Dini İçerikli Konular

menkıbeler

Hasan Hoca Üye
Üyelik: 2007-07-06 Herkese açık mesaj: 1.281
#99787
YA GÖRSELERDİ NE YAPARLARDI Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Allah'ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allahu Teâla'yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini "Aradığınıza gelin!" diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar: "Kullarım ne diyorlar?" "Seni tespih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar. Sana tazim (temcid) ediyorlar" derler. Rabb Teâla sormaya devam eder: "Onlar beni gördüler mi?", "Hayır!" derler. "Ya görselerdi ne yaparlardı?" "Eğer seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta'zim, çok daha fazla tespihde bulunurlardı." derler. Allah, tekrar sorar:"Onlar ne istiyorlar?" "Senden, derler, cennet istiyorlar." "Cenneti gördüler mi?" der. "Hayır ey Rabb'imiz!" derler. "Ya görselerdi ne yaparlardı?" der. "Eğer görselerdi, derler, cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi." Allah Teâla sormaya devam eder: "Neden istiâze ediyorlar?" "Cehennemden istiâze ediyorlar" derler. "Onu gördüler mi?" der. "Hâyır Rabb'imiz, görmediler!" derler. "Ya görselerdi ne yaparlardı?" der. "Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı." derler. Bunun üzerini Rabb Teâla şunu söyler: "Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim! Resülullah (s.a.v.) sözüne devamla şunu anlattı: "Onlardan bir melek der ki: "Bunların arasında falanca günahkâr kul dahi var. Bu onlardan değil. O başka bir maksadla uğramıştı, oturuverdi." Allah Teâla.. "Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki onlarla oturanlar da onlar sayesinde bedbaht olmazlar" buyurur." Buhâri, Daavât 66, Müslim, Zikr 25, (2889); Tırmizi, Daavât 140, (3595). menkıbeler
medinedezaman Üye
Üyelik: 2007-09-07 Herkese açık mesaj: 124
#101279
Allahü teâlâyı inkâr eden zeki bir dehri [ateist] vardı. Hıristiyan din adamları bu dehriye cevap veremeyince, sana ancak İslam âlimleri cevap verebilir diyerek onu Basra’ya gönderirler. Basra’ya gelip, dünyada bana cevap verebilecek bir âlim bulamadım der. Herkese meydan okur. Hammad hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse âlimlerle görüşürsün) der, onun karşısına genç yaştaki Numan bin Sabit’i [imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerini] çıkarır. Dehri, çocuk denilecek yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüye yumruk vurur, “Hani nerede, o meşhur âlimleriniz” der. Genç Numan bin Sabit onu, onun silahı ile vurur. “Ne o der, demek benden korkmaya başladın?” Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar: - Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü? - Mümkündür. - Nasıl olur? - Sayıları bilirsin birden önce hangi sayı vardır? - Bir şey yoktur. - Mecazi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hakiki bir olanın önünde ne olabilir? - Peki hakiki olanın yönü ne tarafadır? - Mumun ışığı ne taraftadır? - Bir tarafta denemez. - Mecazi ışık için böyle denirse ebedi nur olan için ne denebilir? - Her var olanın bir yeri olması gerekmez mi? - Mahluklar için öyledir. - İlah kâinatta ise, bir yerde görünmesi gerekmez mi? - Yaratan ile yaratılan mukayese edilmez ama sütte yağı görebiliyor musun? - Görülmez. - Sütte yağ olduğu bir gerçek iken, göremiyoruz diye nasıl inkâr edilir? Ben de sana bir soru sorayım: Senin aklın var mı? - Elbette var. - Var olan şey görünür dedin. Aklın varsa gösterebilir misin? - Peki O, şu anda ne yapmaktadır? - Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim. - Peki geç kürsüye. İmam-ı a’zam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, “Allahü teâlâ şu anda, senin gibi imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor” der ve ardından Rahman suresinin (Öyle iken Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?) mealindeki 28. âyetini okur. Kalabalık hep bir ağızdan istiğfara başlar. Bu arada dehri çoktan uzaklaşıp gitmiştir.
Hasan Hoca Üye
Üyelik: 2007-07-06 Herkese açık mesaj: 1.281
#101282
İmam-ı Şafii (r.a.): "O'nun (imam-ı azam'ın) beyni yüz adam beyni kadardır" buyurmuştur. imam azam hazretlerinin de kıymeti zamanında bilinmemiş,o nedenle ben bazen hayatını okuduğumda inanın ızdırap çekiyorum. Bu güzel paylaşımınız için Allah razı olsun.
Hasan Hoca Üye
Üyelik: 2007-07-06 Herkese açık mesaj: 1.281
#101290
Güzel Düşünmek insan söz ve davranışlarının temelini oluşturan temel unsur düşüncedir. Düşüncenin güzel ve doğru olması söz ve davranışlarımızın da yönünün belirleyecektir. Bunun için öncelikle güzel düşünmeye kendini alıştırmalıdır insan. Atalarımız "Eğri ağacın doğru gölgesi gölgesi olmaz" derler. Kötü ve yanlış düşünceye sahip bir insandan güzel ve doğru söz, davranış beklemek iyimserlik olur. islam'ın bizlere her daim "Hüsnü zan/güzel düşünmeyi" emretmesinin ardında bu gerçek yatsa gerek. "Güzel düşünen, güzel görür, güzel gören de güzel konuşur" derler. Bu sebeple güzel düşünme yeteneğini geliştirmelidir insan. Peygamberlerden Hz.İsa için anlatılır: Arkadaşları ile yolculuk yaparken yol kenarında bir hayvan leşine rastlarlar. Leşi görenler hayvanın kokusundan tiksinerek burunlarını kapatırken örnek insan şu sözleri söyler: - Güzel hayvanın ne güzel inci gibi dişleri varmış. Evet, iki farklı bakış... Biri,leşin kokusunu görerek ondan tiksinirken ve bundan rahatsızlık,mutsuzluk duyarken diğeri ise,bakınca leşte inci gibi dişlerin güzelliğini görmekte. Tıpkı Peygamberimizin şu hadisi gibi: Bir cenaze esnasında cenazeyi taşıyanlardan biri Peygamberimize dönerek: -Ey Allah'ın elçisi! Bu cenaze çok ağır" der. Allah'ın Elçisi ise: "Sevapları çok tur, bu yüzden ağırdır" der. Bir başka zaman ise taşıdıkları cenazenin çok hafif olduğunu söyleyenlere Peygamberimiz şu muhteşem cevabı verir: "Günahları az olmalıdır, bu yüzden hafiftir." Her baktığımız şeyde güzellikleri görebilmek, güzel ve olumlu düşünmek hem güzel konuşma ve davranmayı sağlar hem de kendi kendimize pozitif enerji üretmemizi ve mutlu olmamızı sağlar. Bu nedenle güzel konuşmanın ilk şartının güzel ve olumlu düşünmek olduğunu belirtelim.
menkıbeler
medinedezaman Üye
Üyelik: 2007-09-07 Herkese açık mesaj: 124
#101295
Her baktığımız şeyde güzellikleri görebilmek, güzel ve olumlu düşünmek hem güzel konuşma ve davranmayı sağlar hem de kendi kendimize pozitif enerji üretmemizi ve mutlu olmamızı sağlar. Allah razı olsun. güzel düşünen, güzel görür değil mi hocam. :)
medinedezaman Üye
Üyelik: 2007-09-07 Herkese açık mesaj: 124
#101522
Bir gün Abdülhâlık Goncdüvânî'nin huzûruna uzak yerden bir misâfir, biraz sonra da yanlarına, güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi. Abdülhâlık hazretlerinden duâ isteyip hemen ayrıldı. Misâfir; "Efendim! Bu gelen genç kimdi acaba? Gelmesi ile gitmesi bir oldu." dedi. O da; "Bizi ziyârete gelip duâ isteyen bir melek idi." buyurdu. Misâfir hayret etti ve; "Efendim! Son nefeste îmân selâmeti ile gidebilmemiz için bize de duâ buyurur musunuz?" diye niyâzda bulundu. Bunun üzerine Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri: "Her kim farzları eda ettikten sonra duâ ederse, duâsı kabûl olur. Sen, farz olan ibâdeti yaptıktan sonra duâ ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. Bu durum hem senin, hem de bizim için duânın kabûl olmasına vesîle olur." buyurdu.
Hasan Hoca Üye
Üyelik: 2007-07-06 Herkese açık mesaj: 1.281
#101593
medinedezaman;101295 wrote: Her baktığımız şeyde güzellikleri görebilmek, güzel ve olumlu düşünmek hem güzel konuşma ve davranmayı sağlar hem de kendi kendimize pozitif enerji üretmemizi ve mutlu olmamızı sağlar. Allah razı olsun. güzel düşünen, güzel görür değil mi hocam. :)
Evet aziz kardeşim. Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür,güzel düşünen hayatından lezzet alır. Güzellik, çoğu zaman kusurları gizleyen bir örtüdür. Güzellik, her yerde hoş karşılanan bir misafirdir. ve Güzellik Allah’ın bazı kullarına bir ihsanıdır.
medinedezaman Üye
Üyelik: 2007-09-07 Herkese açık mesaj: 124
#101962
kalbin tedavi yolları Bilmiş ol ki kalbi korumanın çaresi şeytanın giriş yollarını bilmek, bu huylardan temizlemek Allah'ı anmak. Bu onu kalbe uğramaktan alıkor. Zira gerçek zikir, ancak kalbi takvâ ile tamir ettikten ve kalbi kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalbde yerleşir ve ulaşılmaz bir kal'a olur. Ebû Hüreyre (R.A.) anlatıyor. Bir gün bir mü'minin şeytânı ile bir kâfirin, şeytânı karşılaşırlar. Kâfirin şeytânı yağ' lı, semiz, parlak ve temizdir. Mü'minin şeytânı ise zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytânı, mü'minin şeytânına; - Bu ne hâl? diye sorar. Mü'minin şeytânı; - Ne yapayım, bir adama düştüm ki adam yiyeceği zaman (Besmele'yi) olur, ben aç kalırım, içeceği zaman okur, susuz kalırım. Giyinirken okur, çıplak kalırım. Temizlendiği zaman (Besmele) ile temizlenir, pis kalırım. dedi. -- Ben de öyle birine düştüm ki: Hiç (Besmele) getirmez. Ben de onun yiyeceğine, içeceğine giyeceğine velhâsıl her şeyine ortak olurum, dedi
medinedezaman Üye
Üyelik: 2007-09-07 Herkese açık mesaj: 124
#102775
Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim Hak’dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim. (Şeyh Galip) Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam, anlatıyor: -Hazret-i Allah, beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım… -Ey Cebrail seni kim yarattı? -Sen yarattın yara Rabbi. Her şey senin ve sen her şeyi yaratansın… Bense… ben, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum. Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti… Yüce Allah yine sordu: -Seni kim yarattı? -Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim. Üçüncü onsekizbin yıl da geçti… -Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?… -Allahım sen her şeyin yaratıcası ve sahibi; bense bir kulcağızım. Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim: -Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi? -Karşına bak, buyurdu… Yüce emre uyarak gösterilen yere baktığımda bir nur gördüm. Ama nasıl bir nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur? -Allahım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne? -Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!… O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa’dır “sallallahü aleyhhi ve sellem” Sordum: -Ya çevresindeki nurlar? -Sağındaki Ebu Bekir Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib’dir. “Radıyallahü teala aleyhim”. -Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı! -Bu beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana düşman olmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım. Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed’in Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed’in İlk insan Adem Peygamber, arş üzerinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı. Ancak O’nun ismi sadece göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte, her bucakta okunuyordu. Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere anlatıyor: -Cennette O’nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor. -Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz? Şit aleyhisselamın sualine Adem Peygamber cevap vermek istememiş olacak ki sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli hakikat daha o günden açıklandı. Alemlerin Rabbi buyurdu: -Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti o’nunla ve o’nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine arap dili ile Kur’an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç değişmeyerek dünyanın sonnuna kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O’na uyanlar seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde “Muhammed” göklerde “Ahmed”dir. O’nu dünyanın sonuna yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber O’ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet de O’nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı gibidir. Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem, Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed’in Adem babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el açıp-cennette iken Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği bazı isimleri araya koyarak-dua etti: -Ya Adem, kıyamete kadar gelecek evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdin… Hep erenler geldiler, dergaha yüz sürdüler Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed’in O, müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail’in tenbihi ile her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar yazdı. Devrisi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün tahtalar bomboştu… çok müteessir oldu… bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü. -Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin. Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla konuştu: -Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım? Vahiy meleği suali Hak teala’ya sundu. İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi. -Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İsla dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi. Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali’nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten kurtulması mümkün olmamıştı. Ya mü’minler… mü’minlerin de o dört büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O’nun dostlarını da sevmek gerekiyor… Bu şart yerine gelmeden, O’nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?… Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed’in İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere: -Buralar kime mehsustur? diye sordu. -Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o’nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler. İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda”La ilahe illallah” budaklarında “Muhammedün Resulullah”, meyvelerinde “Sübhanellah”, “Velhamdülillah” cümlelerinin yazılı olduğunu gördü… Uyandığında rüyasını milletine nakletti. -Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve: -Ne düşünüyorsun ey Allah’ın dostu, dedi. -Bir rüya gördüm… girdüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum. Cebrail aleyhisselam: -Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti: Yüce Allah şöyle buyurdu: -Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl evvel yarattım. Kıyamet günü O’nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır. Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak: -İnsanların kalbine baktım. En mütevazi olarak seni gördüm. Bu sebeple seni Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim, dedi ve ilave etti: -Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed Mustafa’nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O’nun muhabbetini yerleştir! -Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O’nu tanımıyorum? -O öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan binlerce sene evvel güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın olmamı ister misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına beyazından daha yıkn olayım!.. -Allahım bundan gayrı ne arzum olabilir?… -Öyleyse Habibime çok selavat oku. Hak teala devam etti: -Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir melek ve peygamberin şefaat etmesine de için vermem!… Bunu yolundakilere bildir. -Ya Rabbi O’nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak isterim. -Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı, güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç bir şeyi yaratmazdım. O’nun Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah bile olsan sana eziyet ederim!… -Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya Rabbi!… Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar, Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed’in Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir nur yükseldiğini; bu nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü… Ve bu hal, her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni Allahü tealaya sordu: -Ya Rabbi bu nur neyin nesidir? -O, habibim Muhammed Mustafa’nın nurudur. Cümle alemi onun hatırına yarattım. Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber, yüksek sesle “Lailahe illallah Muhammedün Resulullah” dedi. Bütün yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve: -Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar. Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle oldu. İmansızlar geldiler, andan iman aldılar Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in O’nu övmeye kalkan erir ve tükenir. O’nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O’ kelimeler üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır. Yunus kim ede medhi, över Kur’an ayeti Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed’in Biz de… kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım, binler, onbinler, milyonlar, milyarlar, O’nu o en sevgili ve en üstün’ün Peygambeliğini kabul ettik ya Rabbi… Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya Rabbi!..
Hasan Hoca Üye
Üyelik: 2007-07-06 Herkese açık mesaj: 1.281
#125677
Bu güzel paylaşımın için Teşekkürler esento.
Hasan Hoca Üye
Üyelik: 2007-07-06 Herkese açık mesaj: 1.281
#125678
mevlandan Bir talebesi evlenmiş, bir müddet sonra ziyaretine geldiğinde talebesinin ihtiyaç içinde olduğunu keşfetti. Fakat onu mahcup etmeden nasıl yardım yapacağını düşünmeye başladı. Nihayet çaresini de buldu. Dedi ki: –Osman! Sen eskiden çok mütevazı biriydin, şimdilerde biraz gurura kapılmış gibi görüyorum seni. Çünkü o zamanlarda gelip elimi öperdin. Osman hemen kalkıp Mevlâna'nın eline sarıldı, öperken de Mevlâna avucu içine sakladığı yardımını Osman'ın avucu içine bırakıverdi ve eğilerek de kulağına fısıldamayı ihmal etmedi: –Bundan böyle ihtiyaç içinde olduğun günler el öpme günlerin olsun. Sakın çekinme hemen gel. Ben el öptürmekten çok memnun olurum! Evet, büyüklerin âdetleri, âdetlerin büyükleridir.
Hasan Hoca Üye
Üyelik: 2007-07-06 Herkese açık mesaj: 1.281
#125681
ÜÇ İHTİYAR Bir kadın evden çıktığında bahçede bembeyaz sakalları olan üç yaşlı adamın oturduğunu gördü. Adamları tanımıyordu, içinden onların fakir ve aç olabilecekleri düşüncesi geçti: ‘Sizi tanımıyorum, ama aç olmalısınız. Lütfen içeri buyurun, size yiyecek bir şeyler ikram edeyim.’ ‘Evin erkeği içerde mi?’diye sordu yaşlılar. ‘Hayır, evde değil.’ ‘O zaman içeri giremeyiz. ‘Bunu söyledikten sonra bahçede oturmaya devam ettiler. Akşam kocası eve geldiğinde, kadın olan biteni ona anlattı. Bunun üzerine, adam eşine ihtiyarları eve davet etmesini söyledi. Kadın bahçeye çıkıp, hala orada bekleyen sevimli ihtiyarlara. ‘Buyurun, içeri gelin. Bakın, eşim de evde’ diye seslendi. Ama ihtiyarların cevabı biraz şaşırtıcıydı: ‘Biz hep birlikte bir eve girmeyiz!’ ‘Neden?’ diye sordu kadın. İhtiyarlardan birisi açıkladı. Arkadaşlarından birine işaret ederek ‘Onun adı Zenginlik’ dedi. Sonra diğerini gösterip ‘Onun ki de Mutluluk’ deyip ekledi: ‘Benimki ise Kanaat. Şimdi içeri girip eşinizle konuşun ve evinizde hangimizi istediğinize karar verin.’Kadın eve girdi ve kendisine söylenenleri eşine aktardı. Adam mutluluktan uçacaktı. ‘Aman ne kadar güzel! Bu ihtiyarları Allah gönderdi bize. Hemen Zenginlik’i içeri buyur edelim. Evimizi hazinelerle doldursun!’ Karısı biraz daha duygusal yaklaşarak ‘Ama efendi’ diye itiraz etti.’Neden mutluluk’u davet etmiyoruz?’ Onlar tatlı tatlı tartışırken, araya aklı başında genç kızları girdi. Bir taraftan pencereden ihtiyarları seyrederken, diğer taraftan ‘Bence ‘ dedi. ‘En iyisi kanaat’i eve almak. Çünkü bu zamanda en az bulunan şeyi getirecek bize o.’ Biraz düşündükten sonra, anne-baba da kızlarının fikrini benimsediler. Ve kadın dışarı çıkıp ihtiyarlara seslendi: ‘Hanginiz kanaat’ti? Lütfen o buyursun ve misafirimiz olsun.’ Kanaat kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. O sırada, diğer iki ihtiyarda ayağa kalkıp onu izlemeye başladılar. Şaşıran kadın mutluluk ve zenginlik’e sordu: ‘Ben sadece kanaat’i davet etmiştim. Siz neden geliyorsunuz?’ Yaşlı adamlar cevap verdiler: ‘Eğer mutluluk ya da zenginlik’i davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz dışarıda bekleyecektik, ama kanaat’i davet ettiğiniz için biz de geliyoruz. Çünkü o nereye giderse biz de oraya gideriz. Nerede kanaat varsa, orada mutluluk ve zenginlik vardır. Kanaat bitmez tükenmez bir hazine olduğu gibi, mutluluğun da ana kaynağıdır.
esento Üye
Üyelik: 2007-05-01 Herkese açık mesaj: 621
#130660
Dört kuş dört arzu Bir gün İbrahim aleyhisselam, kokmuş, parçalanmış bir ceset görüp, Allahü teâlâya der ki: - Ya Rabbi, parçalanmış bu cesedi elbette diriltirsin. Bunun nasıl diriltildiğini bana göster ki, gözümle görüp kalbim mutmain olsun! Cenab-ı Hak buyurdu ki: - Dört ayrı cins kuş bul ve hepsini kes! Her kuşu yedi parçaya böl, her birinden birer parça alarak yedi dağın üzerine koy! Dört kuşun başlarını elinde tut! Sonra, (Allah’ın izni ile gelin!) de! İbrahim aleyhisselam emredileni aynen yaptı. Havada dört tane başsız kuş cesedi meydana geldi. Sonra her biri gelip kendi başıyla birleşti. Bu kuşlar, tavus, horoz, güvercin ve karga idi. Tavus, ziyneti, süsü temsil eder. Nefs tavusunun başını koparan kimse, gözlerini dünya süslerine kapatabilir. Horoz, şehvete düşkünlük timsalidir. Nefs horozunun başını kesebilen kimse, şehvetlerin zararlarından kurtulur. Güvercin, heveslerin sembolüdür. Nefs güvercininin başını kesebilen kimse, heva ve heveslerine uymaktan kurtulur. Karga, ihtiras işaretidir. Nefs kargasının başını kesebilen ihtiraslarına gem vurur. Nefsinin bu dört huyunu terbiye eden kimse, sonsuz kurtuluşa kavuşur.
esento Üye
Üyelik: 2007-05-01 Herkese açık mesaj: 621
#130663
menkıbeler
Mustafa Bilici Üye
Üyelik: 2006-02-18 Herkese açık mesaj: 2.407
#149127
Erzurum'un büyük velîsi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken İsmâil Fakîrullah (k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakîrullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı: - Çekil bakayım önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı hazretleri... Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve: - Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar: - Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi? - Hayır, der, hiçbir şey söylemedim. - Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle, der. İbrahim Hakkı hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da: - Benim testimi niye kırdın zâlim adam?! diyemez. Dönüp geldiğinde hocası Fakîrullah hazretleri sorar: - Ona bir şeyler söyleyebildin mi? - Söyleyemedim efendim; niyetlendim, lâkin bir türlü dilimi çevirip de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır: - Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et! Yoksa sonu felâket!.. İbrahim Hakkı hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak gelip, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerine bu vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hâle üzülür: - Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu! der. Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük velî şöyle îzah eder: 'O atlı adam, İbrahim Hakkı'ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zâlimi Allâh'a havâle etti. Allâh Teâlâ'nın da gayretine dokunup zâlimi cezâlandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim, büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!
Kasım Böler Üye
Üyelik: 2005-06-07 Herkese açık mesaj: 1.365
#156547
Kabağın Sahibi -Dövene Elsiz Gerek Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır. - Vur usturayı berber efendi, der. Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takipetmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak: - Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer. Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur.Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat ****** kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.' Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar: - Biraz ağır olmadı mı derviş efendi? Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: - Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı! Hikâye böyle... Ama hayat da böyle... Ensemize, kafamıza vurup vurup dalga geçen sahte kabadayıların, kabağın da bir sahibi olduğunu, bu sahibinde en affetmeyeceği şeyin kibir ve kul hakkı yemek olduğunu unutmaya başlayanlar, koltuklarına, makamlarına, rantlarına yapışanlar anlayacaklardır ...
nizip sevdalısı Üye
Üyelik: 2008-04-24 Herkese açık mesaj: 309
#157500
cok güzel tekerleme olmuş elline saglık kardeş
Mustafa Bilici Üye
Üyelik: 2006-02-18 Herkese açık mesaj: 2.407
#157793
Bir Ayyaşın Akıbeti İçki düşkünü bir adam kafadarlarını toplamış, hizmetçi kölesine de dört dirhem para vererek, mezelik meyveler alması için çarşıya gitmesini emretmişti. Hizmetçi giderken, Vaiz Mansur ibn Ammar’ın (ö.225/840) bulunduğu yere uğramıştı. Mansur bir fakir için bir şeyler istiyor ve şöyle diyordu: “Kim bana dört dirhem verirse, ona dört dua edivereceğim.” Hizmetçi çocuk da dua almak için elindeki dört dirhemi ona veriverdi. Mansur sordu: “Sana nasıl dua etmemi istersin?” Çocuk dedi ki: “Efendimin köleliğinden kurtulmak istiyorum.” Adam ona dua ettikten sonra: “Öbürü nedir?” dedi. “Sana verdiğim paranın yerine Allah’ın bana para vermesi.” dedi. Onun için de dua etti ve “Öbürü neydi?” dedi. “Allah efendime günahından tevbe nasip etsin.” cevabını alınca bunun için de dua etti. “Dördüncü arzun nedir?” dedi. Hizmetçi: “Allah beni, efendimi, seni ve efendimin yanındaki topluluğu affeylesin.” dedi. Vaiz Mansur bunun için de dua etti. Sonra hizmetçi dönüp efendisine geldi. O da: “Niçin geç kaldın?” diye söylendi. Hizmetçi başından geçenleri anlattı. İçkici adam sordu: “Önce ne diye dua etti?” Hizmetçi dedi ki: “Kendim için kölelikten azat olma duasını istemiştim.” Adam: “Haydi git, bundan sonra sen serbestsin.” dedi. “İkincisi neydi?” deyince: “Dört dirhem para yerine Allah’ın bana para vermesini dilemiştim.” cevabını aldı. Adam: “Sana dört dirhem yerine dört bin para. Ya üçüncü isteğin neydi?” dedi. Hizmetçi de: “Allah’ın şu işlediğin günahtan sana tevbe nasip etmesini diledim.” deyince ayyaş adam: “Ben bu işten artık Allah Tealâ’ya tevbe ettim.” dedi. “Dördüncüsü neydi?” deyince hizmetçi: “Yüce Allah’ın seni, beni, içki arkadaşlarını ve o vaizi bağışlamasını diledim.” dedi. Adam: “İşte bu beni aşar.” dedi. O gece bu adam bir rüya gördü. Bir ses ona şöyle diyordu: “Sen kendine düşeni yaptın. Ben de bana ait olanı yapmam mı zannettin? Ben seni de, hizmetçiyi de, Mansur b. Ammar’ı da, o meclisteki arkadaşlarını da affettim. Ben merhametlilerin en merhametlisiyim.” el-Yafiî, Ravzu’r-Reyâhîn (Beyrut 2000), s.199; er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, s.136
müslüm akpek Üye
Üyelik: 2007-02-08 Herkese açık mesaj: 11.752
#157827
Bu hikayelere inanıyormusunuz????????
akhenaton Üye
Üyelik: 2007-12-29 Herkese açık mesaj: 330
#158043
müslüm akpek;157827 wrote:Bu hikayelere inanıyormusunuz????????
abi sen olgun bir insansın. kişilerin inandıkları şeylere bu yorum sence hoş mu? sen inanmıyor olabilirsin. bu senin sorunun ama böyle alayvari yorum yaparsan bu sorun hepimizin sorunu olur..
Kasım Böler Üye
Üyelik: 2005-06-07 Herkese açık mesaj: 1.365
#158048
Biz daha nelere inanıyoruz Müslüm bey, söylesem inanmazsın..!
rojhelat Üye
Üyelik: 2009-02-11 Herkese açık mesaj: 18
#168844
Müslüm kardaş iananmayabilirsin bu senin en doğal hakkın fakat saygı duymak zorundasın... Ki ben bu siteyi saygı ve sevgi çerçevesi içerisinde toplanmış nizipli kardaşlarım olarak biliyorum.. Lütfen insanları nizp insanı hakkında yanlış düşündürecek şeylere sebep olmayalım...
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#168889
Mevlânâ der ki: Men bende şudem bende şudem, bende şudem Men bende be-haclet ser-efkende şudem Her bende şeved şâd ki âzâd şeved Men şâd ez-ânem ki Tura bende şudem «Ben kul oldum, kul oldum, kul! Kulluk vazifemi hakkıyle ifa edemediğim için mahcubiyetimden başımı önüme eğdim. Bir köle âzâd edilince sevinir. Ben ise sana kul oldum diye seviniyorum ya Rab...»
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#168890
Zunnûn´a, âdi adam kimdir, diye sorulunca, «Allah´a giden yolu bilmeyen ve öğrenmek için de çabalamayandır,» diye cevap vermişti

Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.

WhatsApp iletişim