Nizip.com
Üye ol
Genç Muhabbet

Güzel Bir Yorum (mutlaka Okuyun)

Görüntülenme: …

Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#94918
Sizlerinde yüreklerine sağlık
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#95246
Öğrencinin müthiş sorusu
Üniversite son sınıf öğrencisi yazılı sınavından kalınca doğru hocasına
gider.

-Siz sınıfta bırakarak hayata atılmamı önlüyor ve beni cezalandırıyorsunuz.

İşin bu yanını hiç düşündünüz mü?..

-Tabii düşündüm. Hocanın görevi bilgiyi ölçmek, yeterli olmayanı sınıfta
bırakmak değil mi?.

-İyi.. O zaman size bir teklifim var.

Bir soru da ben size soracağım.

Doğru cevabı verirseniz, ben kötü notumu kabul edip sınıfta kalacağım.

Bilemezseniz, notumu düzeltecek ve sınıfı geçireceksiniz.



Hocanın keyfi yerinde..

Teklifi kabul eder ve öğrenci sorar:

"Yasal olup, mantıklı olmayan nedir? Mantıklı olup, yasal olmayan nedir?
Ve de ne mantıklı ne de yasal olmayan nedir?"

Hoca uzun uzun düşünür ama cevabı bulamaz.

İddia gereği öğrencisine iyi not verip sınıfı geçirir..



Ama aklı soruda kalır..

Sonunda sınıfın en iyi öğrencisini çağırır, olayı anlatır ve sorunun
yanıtını bilip bilmediğini sorar.

Öğrenci hemen cevap verir:

"Siz 65 yaşındasınız ve 25 yaşında bir kadınla evlisiniz.

Bu yasal ama mantıklı değil.

Karınız 25 yaşında bir sevgilisi var.

Bu mantıklı ama yasal değil.

Siz karınızın sevgilisini, zayıf alıp sınıfta kalması gerekirken iyi not
verip mezun ediyorsunuz.

Bu ise ne mantıklı nede yasal..
kepetto? Üye
Üyelik: 2007-03-01 Herkese açık mesaj: 54
#95263
eline emeğine sağlık saolasın
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#95345
Sizlerinde Kardeş ne demek.
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#95494
Sevgi Kaşıkları...
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine:

"Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu
yaşayanlar arasinda ne fark vardir?"

"Bakin göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden
gönüle indirememiş, olanlari çagirarak onlara bir sofra hazirlamiş. Hepsi oturmuşlar yerlerine.
Derken tabaklar içinde sicak çorbalar gelmiş ve
arkasindan da, derviş kaşiklari denilen bir metre boyunda kaşiklar.

Ermiş "Bu kaşiklarin ucundan tutup şöyle yiyeceksiniz"
diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs
etmisler. Fakat o da ne? Kaşiklar uzun geldiginden bir türlü döküp
saçmadan götüremiyorlar agizlarina.


En sonunda bakmişlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmişlar sofradan.
Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş.


"Sevgiyi gerçekten bilenleri çagiralim yemege." Yüzleri aydinlik, gözleri sevgi ile gülümseyen işikli insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince her biri uzun boylu kaşiklarini çorbaya daldirip, sonra karşisindaki kardeşine uzatarak içmisler
çorbalarini. Böylece her biri digerini doyurmuş ve şükrederek kalkmişlar sofradan.


"işte" demiş ermiş:

"Kim ki hayat sofrasinda yalniz kendini görür ve doymayi düşünürse o aç kalacaktir. Ve kim kardeşini düşünür de
doyurursa o da kardeşi tarafindan doyurulacaktir. Şüphesiz şunu da
unutmayin; hayat pazarinda alan degil veren kazançlidir herzaman
..
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#95635
Acı bir hikaye.
Acı bir hikaye... Hayat böyle!
Bir ailenin oğlu savaşa gider 2 yıl sonunda savaş biter ve oğul ailesine telefon açar derki annecim babacım savaş bitti dönüyorum.
Ailesinin telefonda sevinç çığlıklarını duyar ama oğul derki ufak bir sorunumuz var gelirken bir arkadaşımı da yanımda getirmek zorundayım der. Aileside getir ne olacak evladım der ama oğul yine araya girerek ama bu arkadaşımın bir kolu bir bacağı yok der. Aileside olsun oğlum ölene kadar bizimle kalmıyacak ya der. Oğul ses tonunu kısarak ailesine arkadaşımın bakacak kimsesi olmadığı için o hep bizimle kalmak zorunda dır der. Aile karşı çıkarak katiyen olmaz getir onu bir yere yerletiririz orada yaşar gider birde sakatlamı uğraşacaz der ve oğulları telefonu yüzlerine kapatır bir dahada aramaz.
Taki bir zaman kapıya gelen emniyet güçleri aileye bir intihar olayı var teşhis etmeniz gerekiyor diyene kadar. Aile gider bir bakar ki canları ciğerleri evlatlarına aittir bu ceset.
Acı gerçek ise evlatlarının bir kolu bir bacağı yoktur.
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#95636
Affet Babacığım

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.

Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.

Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.

Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu... Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu... "Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."
HakanSahin Üye
Üyelik: 2006-03-13 Herkese açık mesaj: 1.135
#95646
mustafa abi tşkler
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#95766
yilanin dostlugu

zamanin birinde oylesine fakir olan bir adam varmis bu her sabah allaha yalvarirmis allahim beni bu fakirlikten kurtar zaman boyle gecip gitmis her sabah duvasini yapar allaha yalvarir evden oyle cikarmis gel zaman git zaman adamin dualari yalvarislari kabul olmus uyurken ruyasina bir dede girmis oglum bak kismetin senin tarlanin basinda bir buyuk agac var orda o agacin kovugunda hergun bir yilan gunes dogmadan sana agzinda bir altinla gelecek bu sen iyi bir dost oldugun surece olunceye kadar devam edecek hersey sana bagli demis tabi adam ruyadan uyanir uyanmaz sabah isiklarini beklemeden tarlanin yakinda beklemis olur ya gec kalirim diye neyse gercektende hava isilir isilmaz bir yilan kovuktan cikmis agzindada bir altinla yilan adami gormeden altini birakmamis adamda kendini yilana gostermis yilan adami gordukten sonra altini birakmis ve kovuktan iceri girmis bu boylece yillarca surmus gitmis adamin durumu duzelmis eski gunlerinide allaha yalvardigi gunleride unutmamis zaman gecmis adam yaslanmis ama bu aradada yilanla baya bir dost olmuslar bir zaman sonra adam hastalanmis altini almaya oglunu gondermis gonderirkende tembihlemis yilana iyi davran kimselere birsey soyleme cocuk sabah yakini altini almaya gitmis beklemis tarlanin basinda az sonra yilan gorunmus bir bakmis agzinda altin bir yilan ama yilan cocugu gorunce hoslanmamis altini biraktigi gibi gozden kaybolmus bu da boylece surmus bir sure yilanda huylanmaya baslamis bu cocuktan ama adamin hatiri dostlugu icin bir sure katlanmak zorunda hissetmis kendini birgun adamin oglunun aklina ben bu yilani oldurum altinlarin hepsine sahip olurum kazarim burayi altinlari bir seferde alirim neyse bu arada babasi biraz duzelmis ama son bir daha oglunu gondermis altini almaya ondan sonra kendisi altini almaya gidecekmis ogluna bunu soylemis oglu ysa icinde gorursun bugun o altinlarin hepsi benim olacak sabaha dogru elinde bir kazmami kurekmi bilmiyorum tarlanin basinda tam kovugun basinda yilani beklemis yilan kovuktan cikmis altini birakmis donmus gidiyormus cocuk arkadan yilana hamle yapmis yilani oldurmek icin yilanlak kapismislar bu kapisma sirasinda yilanin kuyrugu kopmus can acisiylada yilan cocugu zehirleyip oldurmus altinida alip kovuktan iceri girmis tabi oglu gelmeyince adam birseylerin yolunda gitmediyini anlamis kalkim gidim bakayim demis tarlaya varinca bakmis oglu orda yatiyor yilan tarafindan oldurulmus ve bir yilan kuyrugu az ileride anlamis oglunun yaptiklarini oglunu almis getirmis acisi buyuk adam hem oglunda oldu hemde altinda bir zaman sonra altinda yok fakirlik gunleri tekrar baslamis bir yandan yaslilik birgun sabah erkenden kalkmis gitmis tarlanin basina oglunun yattigi yani oldugu yerde aglamis ogul acisi yuregini daglamis son bir kez yilana seslenmis yilan dostum altinim nerde biz seninle her zaman dost kaldik nerdesin altinimida getir cik ortaya biraz sonra yilan agacin kovugunda cikmis bir hayli bitkinmis tabi kuyruguda yok yarasida gecmemis ne istiyorsun insan oglu adamda gel seninle eskisi gibi dost olalim oglum icinde uzgunum senin icinde ben hata yaptim unutalim herseyi YILAN ADAMA SENDE OGUL ACISI BENDE KUYRUK ACISI OLDUGU SURECE BIZ DOST OLAMAYIZ DEMIS ve agacin kovugundan iceri girmis gozden kaybolmus bir dahada boyle birsey olmamis saygilar
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#95918
Ö L Ü M S Ü Z K I R M I Z I G Ü L L E R
Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da Kocasının sevgili Rose idi...Her Sevgililer Gününde kapısının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmışıtı.Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdigi karta ayni cümleleri yazardı : "Seni bu sene, geçen senekinden daha çok seviyorum." Birden, bunların son gülleri oldugunu düsündü. Önceden ısmarlamış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi.Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine, gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri ve fotografı seyretti. Sessizce... Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayanlız ve hüzün dolu bir yıl...Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi kıpkırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Saşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı.Onu bu kadar üzmeye kimin ne hakkı vardi? Biliyorum dedi, çiçekçi. Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlayıp, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı zaten. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı. Kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istedigi kart. Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı.

Devamı GELECEK
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#96170
İşte Devamı

Parmakları titreyerek zarfı açtı. "Merhaba sevgilim" diye başlıyordu kart. "Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen,kalan ben olsaydim neler çekerdim, kim bilir ? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum, sevgilim, benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.Her zaman da sevecegim. Ama yaşamalısın. Devam etmelişin. Lütfen mutluluğu yeniden yakalamaya çalıp. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdigim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak."
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#110263
SİZ HİÇ BU KADAR SEVDİNİZMİ?

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden
çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf
ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz,bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için yada tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek
eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam: "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı.. Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika
bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam
Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde
kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu
fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu
neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç
beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor" dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl
Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev
tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten
hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla
kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."
nizipli_mehmet Üye
Üyelik: 2005-10-03 Herkese açık mesaj: 8.461
#110379
gerçektende harika bir hikaye mustafa abi çok tskler ne büyük bir aşktır ki birbirlerine karşı bunları yapabiliyor gerçekten süper mustafa tekrar tşkler paylaşımın için...
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#110618
"Bir gelin kaynanasiyla hiç geçinemiyor. Aralari o kadar kotu ki gelin aktara gidip durumu anlatiyor: 'Onu mutlaka zehirlemeliyim ama bana oyle bir zehir ver ki, kimse fark etmesin'

Yasli aktar geline bir toz vermis. 'Bunu her gun yemegine çok az karistir, fakat arani çok duzgun tut, gulumse, iyi davran ki kimse senden suphelenmesin' demis. Kizgin gelin kaynanasinin her yemegine muntazam o beyaz tozdan karistirip, bir ay omru kalan kaynanasina çok iyi davranmaya baslamis.

Aradan bir ay geçince tekrar aktara gelmis gelin: 'Bu zehrin panzehirini istiyorum. Zehirledigimi anlamasin diye kayinvalideme farkli davranmaya, gulumsemeye ve saygi gostermeye basladim. Bu sefer onun da bana tavri degisti, çok iyi bir insan oldu. Simdi benim en iyi dostum. Onun olmesine musaade edemem.' Yasli aktar cevap vermis: 'Panzehire ihtiyaç yok. Sana verdigim zehir sadece tuzdu. O bir parça tuz, bugune kadar kaç insanin arasini duzeltti anlatamam."
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#110628
CESARETİN TÜKENDİĞİ YER

Bir Hint masalina gore, kedi korkusundan devamli endise içinde yasayan bir fare vardir.

Büyücünün biri fareye acir ve onu bir kediye dönüstürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de köpekten korkmaya baslar.

Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüstürür. Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar.

Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür.

Ve der ki,

"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi var. O yüzden ben sana yardim edemem."
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#111606
Çikolata Parası


Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, bir de sinirlenmişti. Alaycı bir ses tonuyla :

- Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

- Hayır çikolata parası lazım!

Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

- Niye, siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız. Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.

Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

-Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir kimlikten başka bir şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım. Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

- Yok mu eşin dostun, borç alacak akraban?

- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Hımmmm. Aşk, hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Ben de altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?

- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim. Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?

- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

- Küçük kızı severek.

- Küçük kız mı? Hangi küçük kız ?

- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutlu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

- Nasıl yani ?

- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?"

diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olur da seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

- Hiç kavga etmez misiniz siz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana
güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

- Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayağa kalktı.

- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sen de git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi. Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa koyup yıkadı, sonra eşinin önüne koydu.

- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi. İnci hiç konuşmadı.

- Sorsana "niye" diye. İnci kızgın kızgın:

- Niye? Diye sordu.

- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın.

Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

- Özür dilerim seni kırdığım için. Sonra Bülent yere diz çöktü.

- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.

Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi. Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.

Bundan sonra her şey daha farklı olacaktı...
Ali Avci Üye
Üyelik: 2007-11-23 Herkese açık mesaj: 16
#115981
Valla uzun ama okumaya değer çok hoş en son hakeye
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#161154
Günlerden bir gün, köylerden birinde, bir adamın eşeği kör kuyulardan
birinin içine düşmüş. Niye düşer, nasıl düşer diye sormayın. Eşek bu,
düşmüş işte.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranmış, anırmış, sesini duyurmaya
çalışmış. Derken eşeğin sahibi gelmiş kuyunun başına.

Bakmış zavallı eşek kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. Üstelik de
yaralı. Bir hal çaresi düşünürken bir koşu gidip köylüleri yardıma
çağırmak gelmiş aklına.

Ne yapsak, ne etsek de şu eşeği kuyudan çıkarsak derken, bakmışlar ki
hayvan zaten yaralı, belki de kırık çıkığı da var, çok acı çektiği de
belli, artık kurtarılsa da işe yaramaz düşüncesiyle çıkarmaktan
vazgeçmişler ve üzerini toprakla doldurmaya karar vermişler. Hep
birlikte başlamışlar kuyuyu toprakla doldurmaya.

Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları her seferinde silkinerek
üzerinden atmış. Onlar yukarıdan atmış, eşek silkelenerek her
defasında toprağı altına almış.

Derken, ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her defasında biraz
daha yükselmiş ve giderek yukarıya çıkmaya başlamış eşek. Köylüler de
şaşırmışlar hayvanın giderek yükselmesine. Onlar atmış eşek yükselmiş
derken neticede hayvan yukarıya çıkmayı başarmış.

Bence bundan şöyle bir sonuç çıkıyor....
"Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Üstümüzü toz toprakla
örtmeye çalışanlar çok olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu sızlanmak
değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmaktır. Aydınlığa bir adım daha
yaklaşmaktır. Kör kuyuda olsak bile!"


nizipli_mehmet Üye
Üyelik: 2005-10-03 Herkese açık mesaj: 8.461
#161157
mustafa abi gerçekten haklı guzel bı paylasım olmus saolasın paylasım için hayatta her zaman zorluklar olacak önemlı olan onların ustesınde tek basına gelebılmek bence...
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#161158
Eğer Hala sizinle iseler...
'Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam
telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti. Telaşlandı, korktu; başlarına bir şey
mi gelmişti?

Annesi 'nasılsın oğlum, iyi misin?' diye sordu.


Oğlu şaşkın bir ifadeyle 'iyiyim anne , hayırdır inşallah bir şey mi
oldu, siz iyi misiniz?' dedi.

Annesi 'biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim' dedi.

Oğlu da 'anne bunun için mi aradın? Aklım başımdan gitti, saat sabahın
üçbuçuğu yarın da
konuşabilirdik...' dedi..

Bunun üzerine annesi de 'rahatsız mı ettim oğlum?' demek suretiyle
karşıladı bu cevabı...


Annesinin bu sorusuna cevaben oğlu '...evet anne, doğrusu biraz
rahatsız ettin...' deyince de bu kez annesi titrek bir sesle ve
betimlenmesi zor değişik fiziksel hisler ve kalbin derinliklerinden
gelen duygular içinde olmayı sürdürerek mırıldandı...

"45 sene önce sen de beni bu saatte 'rahatsız etmiştin' canım oğlum,

doğum günün kutlu olsun...'

EĞER HALA SİZİNLEY ISE/LER, ŞİMDİ ONU/ONLARI HER ZAMANKİNDEN DAHA COK
SEVİN..

SİZİNLE DEĞİLSE, GÖKYÜZÜNE BAKIP ONLARA BİRER SEVGİ ÖPÜCÜĞÜ
YOLLAYIN...

HEM ASLA UNUTMAYIN "HER ÖLÜM ERKEN ÖLÜMDÜR"...

Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#161159
A L I N T I

Eşim bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için
evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da
ısıtırdı...

Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik
beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu
özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım.
Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can
atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlıgı,
evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış,
uzaklaştırmıştı.


Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.
'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal
kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte,
sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne
bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla
değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.
'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi
ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.'
'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği
benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına,
hattâ ölümüne mâlolacak. Bunu benim için yapar mısın?'
Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi.
Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.


Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak
masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
'Sevgilim' diye başlıyordu,
'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam
ettim.

'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip
çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar
düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'

'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve
varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'

'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu
kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'<Sâdık arkadaşın>ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki
krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'

'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını
hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için
ağzıma ihtiyacım var.'

'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması
kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem,
saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem,
merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin -
gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için
gözlerime ihtiyacım var.'

'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o
çiçeği senin için koparırım bir tanem.'


Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.
Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok
sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.'
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu
susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O
çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.


Bu gerçek aşktı.



İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler
sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de
hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik
değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda
bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette
gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi
kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.




Resmi aç
secretgarden Üye
Üyelik: 2008-10-13 Herkese açık mesaj: 2.325
#161163
bundan 3_4 yıl önce bi arkadasım vardı çok samimiydik ve ateistti banada sürekli sey derdi güya bizler bişeye tapmak için bunu kendimiz uyduruyomusuz felan neyse artık görüsmüyoruz:)
secretgarden Üye
Üyelik: 2008-10-13 Herkese açık mesaj: 2.325
#161165
mustafa bey yazdıklarınız cok güzel tesekkürler paylasımlar için
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#161805
secretgarden;161165 wrote:mustafa bey yazdıklarınız cok güzel tesekkürler paylasımlar için

Gerçekten çok çok ibret alınacak yazılar.Benimde ilgimi çekip hoşuma gittiği için sizlerle paylaşmak istedim.Beğendiğinize sevindim

Not:Saygıdeğer Nizipcom üyeleri tüm sayfalardaki yazıları okumanızı rica ederim.Gerçekten çok ibret alınacak yazılar var.Teşekkürler.
Mustafa KANAL Üye
Üyelik: 2007-04-17 Herkese açık mesaj: 1.205
#161819
Akıl ve Para


New York'ta bir bankanin onunde duran son model Rolls Royce otomobilden inen adam, hizli adimlarla bankaya girdi ve onune cikan ilk gorevliye, bireysel kredi icin basvuruda bulunmak istedigini soyledi. Gorevli onu, musteri temsilcisine goturdu. Adam, cok acele bir is icin Avrupa'ya gitmek zorunda oldugunu ve bu nedenle bir hafta vadeli bes bin dolar krediye ereksinim duydugunu soyledi. Musteri temsilcisi kisa bir arastirma yaptiktan sonra dondu.

"Ticari ve mali sicilinizi inceledik. Bu krediyi almaniz icin bir engeliniz yok" dedi ve ekledi:

- Fakat bir konuyu belirtmeliyiz. Bizim bankamizla daha once hic calismamissiniz. Banka olarak sizi resmen tanimiyoruz. Bu nedenle, soz konusu krediyi verebilmemiz icin karsiliginda sizden bir teminat almak zorundayiz.

Adam cebinden Rolls Royce'un anahtarini cikardi, bankanin musteri temsilcisine uzatti:

"Cok acelem var, ucaga yetisecegim, kapidaki Rolls Royce'umu teminat olarak alabilirsiniz" dedi.

Kredi islemleri cok hizli bir bicimde tamamlandi. Rolls Royce otomobili bankanin garajina cektiler, adama da bes bin dolar krediyi verdiler. Musteri temsilcisi, kisisel merakini gidermek icin bir hafta boyunca ozel bir arastirma yapti ve bankalarinin bu yeni musterisinin cok buyuk bir is adami ve cok buyuk bir servet sahibi oldugunu ogrendi. Bir hafta sonra adam yeniden gelip, borcunun anaparasi bes bin dolarla, bir haftalik faizi dokuz bucuk dolari odedikten sonra, musteri temsilcisi bir turlu yenemedigi merakinin durtusuyle sordu:

"Sizin, cok buyuk bir is adami ve cok buyuk bir servetin sahibi oldugunuzu ogrendim" dedi. "Yalnizca kisisel merakimdan soruyorum. Lutfen soyler misiniz, sizin icin cok kucuk bir miktar olan bes bin dolarlik krediye neden gereksinim duydunuz?"

Adam hafifce gulumsedi: "Siz de bana lutfen soyler misiniz?" dedi. "Boyle luks bir otomobili, New York'ta hangi kapali garaja, bir hafta boyunca dokuz bucuk dolara birakabilirsiniz?"

(para kazanmak sadece calisma ve hirsla olmaz,zeka da gerekir..)



Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.

WhatsApp iletişim