Nizip.com
Üye ol
Tez ve Araştırmalarınız

Gur (t) türkleri

Görüntülenme: …

fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254044
Yine Halife Muhtedi’ye karşı savaşan ve bölgenin ileri gelen kişilerinden olan Tarcuh et Türkî’yi biliyoruz[15][15]. Bu zamanda Ahmet bin Tolun adında ünlü bir Türk Mısır’da yerel hükümdarlık yapmıştır[16][16].877 yılında Dımaşk (Suriye) hâkimi Emavur Et Türkî’dir. Yine bu zamanda Suriye, Hatay, Adana illeri Türklerin hâkimiyetindeydi. Adana’da Yazman el Hamdin adında Türk emir bulunmaktaydı.[17][17]
Mesudi, Halife Müttakilillah zamanında, Abbasi devletinin tüm kurumlarının Türklerin elinde olduğunu belirtmektedir. Bu Türklerden Ebul vefa Tüzün en meşhurlarıdır. Abbasi ordusu bu zamanda büyük çoğunlukla Türklerden oluşurken, Deylem, Gilan ve Karmatiler-den de askerler vardı. Bu orduların kumandanlarından biri de Emir Becken adında bir Türk’tür. 941 yılında Kürtlerle çıkan bir savaşta ölmüştür[18][18].Buradaki Türk Beckem adının Kürtlerin ilk ataları olduğu rivayet edilen Becen adı ile aynıdır.
Abbasiler döneminde ancak Türklerin sevgisini kazanan halife ve vezir görev yapabilirdi. Yoksa Türkler bu veziri ve halifeyi hemen tahtan indirirlerdi. Halife Muntasır özellikle her Türk’ü kendine bağlamak için çok çaba sarf etmiştir. Çünkü Türkler o dönem tüm dünyada gücün kaynağı durumundaydılar.
Halife Mutemed, Türk kumandanı Asa-Tigin’i 872 yılında Musul’a vali tayin etmiştir. Asa Tigin kendisi gitmeyip yerine oğlu Edgu-Tigin’i göndermiştir. Şehir halkı, bu kişiyi vali olarak istemeyip kovmuşlardır. Bunun üzerine Asa-Tigin 20 bin kişilik bir kuvveti Musul üzerine sevk etmiş, ordu şehri ele geçirse de kısa bir müddet sonra buradan çıkarılmışlardır[19][19].
Taberi’nin bildirdiğine göre, Abbasi Halifesi Mu’ta-sım (833-842) zamanında Türkler, Abbasi sarayına tamamen nüfuz etmişlerdir. Türk unsurlardan müteşekkil nizami asker çoğalmış ve buna paralel olarak da, askerler ve ailelerine ödenen maaşlar büyük yekûn tutmuştur. Maaş ödemeleri zamanında yapılmayınca askerler ayaklanıp, zorla paralarını almaya kalkmışlardır. Halife Samerra şehrini inşa ettirip başkenti Bağdat’tan buraya taşımıştır. Bunun nedeni ordu teşkilatını yeniden düzenlemek isteyişidir. Zira halife Türklerden müteşekkil bir askeri güç oluşturmak suretiyle, taşrada vuku bulacak isyanları bastırmak istemiştir[20][20].Bu askeri teşkilatta Türk askerlerle birlikte aileleri de bu şehirlere yerleşmiştir. Mevcut rakamlardan yola çıkarak, o dönem Bağdat ve civarında 500 bin civarında Türkün yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
İbn Taberiye göre Halife Vasik babası Mu’tasım’dan kalan Türk askeri sayısını daha da arttırmıştır. Hatta bu sayının artmasından kaynaklı olarak, harcanan paralar neticesinde Abbasi hazinesinin zora girdiği ifade edilmiştir[21][21].
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254045
Abbasiler, İslam-Bizans mücadelelerinde Fırat havzasında bulunan Bizans-Abbasi sınırına yerleştirilmek üzere Kafkasya, İran, Türkistan, Karadeniz’in kuzeyi, Musul, Bağdat ve El Cezire bölgelerinde yaşayan Türkleri akın akın getirmişlerdir. Böylece sınarların güvenliğini Türkler aracılığı ile sağlamışlardır. Arap kaynaklarında Avasım olarak zikredilen coğrafik alan, yine Arap kaynaklarına göre “SU-GUR” olarak ifade edilen Türk kuvvetlerine bırakılmıştır. İslam devletinin uç vilayetlerinin oluşturulduğu Avasım/Sugur bölgesi; Tarsus’tan başlayarak Adana, Misis, Maraş, Malatya, Ahlat hattını takip etmekte ve kuzeyde Erzurum’a kadar uzanmakta, geride ise Mardin-Urfa-Bitlis yörelerine kadar gelmektedir. Bu teşkilat yapısına göre, Türk topluluklarının arkasına yani Siirt, Mardin ve Urfa taraflarına ise başıboş, yağmacı Arap kavimlerini yerleştirmişlerdir. Bölgeye yerleştirilen Türk toplulukları buraları yeni yurt tuttukları gibi, düzenli olarak Bizans, Ermeni ve Gürcü kuvvetlerine akınlar yaparak İslam hudutlarını asırlarca muhafaza etmişlerdir. Hintlilerin, Türkler için Allahın askerleri anlamına gelen “Turkullah” sıfatı da böylece, yeniden Anadolu’da kendini farklı bir boyutta ortaya koymuştur.
”Sugur” adının Türklüğün temel taşlarından birisi olduğunu, Gurmanc adını incelediğimiz konunun içerisinde görmüştük. Bu ad Orta Asya’da kullanılan Türklüğün bir temel sıfatıdır. Harezmli Atsız, Seyhun ırmağı yanındaki Cend şehrini anlatan, 20 Ekim 1145 tarihli vakayinamede, Cend şehri için “Ummehat-ı Buka-ı Dünya Ve Muazzamat-ı Sugur-i İslam” adlandırmasını kullanmıştır[1][22].
Arapların bölgeye hâkim olmaları ile Arap dili ve kültürü de bölgenin Araplaşmasında etkili olmuş, ancak kısa bir zaman sonra Farsça ve Fars kültürü içerisinde gücünü kaybetmiştir. Araplar, İranlılara, Şaman Türklere ve Hıristiyan milletlere karşı, tarihin en savaşçı topluluğu olan Türkleri en azami derece de kullanmışlardır. Türklerin bölgeye gelişi toptan bir göç olup, aileleri ile yeni bir yurt oluşturma çabasıdır.
ÖMER ÖZÜYILMAZ

[1][22]Kafesoğlu, a.g.k., s.60
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254428

GUR (T) BOYLARI


Nuh`un 4 oğlundan biri olan YASEF`ten doğan TÜRK`ten adını alan
TÜRKLERİ; GURANİ ve TURANİ olarak ikiye ayırtmaktayız. Bu iki ismin UR
veya URARTU medeniyeti ile ilişkisini görmekteyiz. UR`un başına G
harfini getirdiğimizde GUR(ani), T harfini getirdiğimizde TUR(ani)
olur. Türk olan SUGURların(Sümerler) baş şehri UR(fa) kentinin de
GURANİ ve TURANİlerle ilişkisi vardır. GURANİLER; Gurmançlar, Lurlar,
Kelgurlar ve Kırtlar(Zaza) olarak ayrılılar. Zazalara
DIMBILİ(Dumbelular) de denilmektedir.

Türkler, Ergenekon`da yol gösteren KURT`un adını 24`lü teşkilatlanmada
kullanmışlar ve kendi boylarının önüne veya arkasına GUR eki alarak
Ergenekon`daki Kurt`un adını yaşatmışlardır. Kürtçe`de GUR; Kurt
demektir. Eski Ana Türkçe`de bir kelimenin sonuna (T) harfi
geldiğinde, onu çoğul yapardı. İşte bu GUR kelimesinin sonuna (T)
harfini koyduğumuzda GUR(T) olur. Yani KURTLAR manasına gelir. Rakımı
yüksek ve soğuk olan bölgelerde bazı harfler sertleşir. Rakımı düşük
olan sıcak yerlerde bazı harfler yumuşar. Bazen "K, G" olur, "T, D"
olur. "Ç, C" olur. Anadolu`daki köylü analarımız, GURT, GURBET, GURBAN
derler. Yani G ile K harfinin yer değiştirmesi kelimenin anlamını
bozmaz. Kürtçe ve Türkçe`de KURT kelimesinin aynı kökten geldiğini
görmekteyiz. Kelimenin kökü GUR veya KUR`un sonuna (T) harfini
eklediğimizde GURT veya KURT olduğunu görürüz.

Milletlerin boylardan oluşan AİLEleri vardır. Slav ırkının ailesine
"Slav Boyları" denildiği gibi, GUR AİLESİnden oluşan boylara da GUR
BOYLARI diyoruz. Türk Boyları, bu defa GUR BOYLARI, bir başka deyişle
GURT-KURT BOYLARI olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu GUR Boyları
incelendiği takdirde, Türk Tarihinin ve Dünya Tarihinin yeniden
yazılması gerektiği ortaya çıkar. Emin Oktay`ın güdük tarihinin yalan
ve yanlışlarla dolu olduğu görülür. Araştırmalarımız GUR`ların 15
değil, sonraları 24`lü kuruluşa göre adlanan 24 boyunu da ortaya
çıkarmıştır ve her boyun mutlaka GUR ünvanı aldığını görmekteyiz:

1-ASGURLAR(Asurlar)(Asuri isimlerle Kürtçülük yapanlar, Asurların Türk
olduklarını bilseler ne yaparlar acaba?), 2-BEŞGURLAR(Bel Gur-Bulgar),
3-BİTİGURLAR, 4-DİĞURLAR(Digorlar), 5-FİNOGURLAR(Finler),
6-GOGURLAR(GOV GURLAR, Gogarlar) 7-ONGURLAR(Hongurlar, Hunlar,
Hungarya, Acarlar, Macarlar), 8-KANGGURLAR(Kangal), 9-KUTRİGURLAR,
10-LİGURLAR(Lekler, Lazlar), 11-OGURLAR(Oğuzlar), 12-SALGURLAR(Salur),
13-SARIGURLAR(Sarıuygur), 14-SÜGURLAR(Sümerler), 15-SİGURLAR,
16-TABGURLAR(Taballar,Taburlar), 17-TUGGURLAR(Tokarlar),
18-TOKUZGURLAR(Dokuz gurlar), 19-ULZİNGURLAR(Ulus), 20-UTİGURLAR(Uti,
Eti, Hiti, Hati, Etiler-Hititler), 21-UYGURLAR, 22-ÜGURLAR(Üçgurlar),
23-VİGURLAR(Vugullar), 24-İGURLAR… GUREYŞİ(Kureyş Kabilesi) ve
GURAN(Kuran) ile GUR ilişkisine daha sonra değineceğiz. Prf. Dr. De
Groot "Die Hunnen" adlı kitabında; Oğuzhan`ın torunlarından birinin
adı "KÜRT" olarak geçer.

Bu 24 GUR BOYUndaki GUR kelimesi zamanla GAR veya AR şeklini almıştır.
MacAR, AcAR, HunGAR, BulGAR gibi anılan boylar da Türk`tür. Tarihte
bir GUR DEVLETİ de vardır. Bunu Saka/İskitler, yani Hunlar
kurmuşlardır. Bu GUR DEVLETİnin dünya hakimiyeti vardır. Bu Devletin
hakanına GURHAN diyorlar ki; bu kişi OGURHANdır. OGURLAR,
İslamlaştıktan sonra Arapça`daki (Ra) ve (Ze) harfinin benzerliğinden
dolayı, (Ra)nın üzerine bir nota konularak (Ze) olarak okunmaya
başlanmış ve OĞUZLAR olmuştur. Bu tarihten sonra da OGURHAN, OGUZHAN
olarak okunmaya başlanmıştır. Yine Cengizhan`a da lakap olarak GURHAN
denilmiştir. Bir başka deyişle KURTHAN denilmiştir.

Gelelim KURT-KÜRT ilişkisine. Kürtler kendi aralarında birbirlerinin
boylarını sorarken "Tuyi Kurda mı?" yani "Sen Kürt müsün?" sorusunu
sormazlar. "Tuyi Kurmonca mı?", yani "Sen Gurmanç mısın?" sorusuna
karşıdaki; "Azi Kurmoncım" "Ben Gurmancım" diyerek cevap verirler.
Kürtçe GUR, KURT manasına gelir demiştik. MEN, MAN adam, kişi,
şahsiyet manalarına gelmektedir. Yani farkında olmadan Kürt, Kürde
"Sen KURT ADAM mısın?" diye sorar, diğeri de farkında olmadan "Evet,
ben KURT ADAMIM" diye cevap verir. Buradaki GUR Türkçe`dir, çünkü
ileride GUR`un GURT ve KURT olduğunu göreceğiz. "Az, Azım; Öz, Özüm"
kelimesi ile aynı kökten olup Türkçe`dir. Men(Azerice), Ben,
Mın(Uygurca,Kürtçe), Man(Latince) da Türkçe`dir. Öyle ise Kürtçe
sanılan bu üç kelime ile sorulan soru ve verilen cevap tamamen
Türkçe`dir.

Dolayısı ile Kürtler kendi aralarında birbirlerini GURMANÇ diye ifade
ederler. GUR+MANç`ların da GUR Boylarından olduğunu anlıyoruz. Çünkü
başına GUR ünvanını almıştır. GURCU-GÜRCÜ`lerde de GUR ünvanı başa
gelmiştir. UyGURlarda da GUR ünvanı sona gelmiştir. UR, GUR, GURT,
KURT, KURTÇA, KÜRTÇE`nin de aynen GUR kökünden geldiğini görmekteyiz.

Gurmanç veya Kurmançların GURANİCE konuştuklarını Marksist Ermeni
PKK`lılar da kabul etmektedirler. Ancak hedefi GUR meselesinden
saptırmak için GURANİCE yerine GORANİCE konuştuklarını ifade ederler.
Kürtçe GUR, KURT demek, GORA, çorap demektir. Kürtler Çorapça
konuşmadıklarına göre, GURANİCE konuşacaklardır elbette. GURANİCE
konuşmak demek KURT DİLİ İLE KONUŞMAK demek olduğuna göre, bunu
kısaltacak olursak; KURTÇA konuşuyorlar demek daha doğru olur. Peki
KURTÇA ile KÜRTÇE arasında yazılış ve mana bakımından ne fark vardır?
Sadece (U,Ü) harflerinin noktalarının yer değiştirmesinden ibarettir.
Bu da manayı değiştirmez. Büyüklerimiz; Biz Kürtler, bundan 80-100 yıl
önce yaylalardan, dağdan inerken, yerleşik olanlar bize; "Kurtlar
geliyor" derlerdi. Gurmançlara daha önceleri KURTLAR denildiğini
anlıyoruz. Daha sonraları KÜRTLER olduğunu düşünüyoruz. Soranice Kürt
lehçesi değildir. Soranice, Süryanicedir. Sami dillerindendir ve
Soraniler Hıristiyan, Gurmançlar Müslümandır. Kürtler Süryanice
diyemedikleri için, telaffuz zorluğundan dolayı Soranice diyorlar.
Böylece Süryanileri, Ermenileri zoraki Kürtlere akraba yapmak
istiyorlar.

GURANİCE(Kurtça-Kürtçe) kelimelerden, Arapça, Farsça, Latince,
Süryanice, İbranice kelimeleri çıkardığımızda Kürtlerin, Hz. İsa`nın
doğumundan 3000 yıl önce konuşulan "Ana Türkçe" yi halen muhafaza edip
konuştuklarını görmekteyiz. Bu kelimelerden örnek verecek olursak;
Kürtçe, yani başka deyişle Kurtça Kurbağa`ya "BAK" diyoruz. Kaşgarlı
Mahmut`un Divanında; "BAKA" diyor. Anadolu Türkleri;
"KURBAKA(kurbağa)" diyorlar. Kürtler derin manasına "KUR" diyorlar,
Türkler sadece ÇU ekleyerek ÇUKUR diyorlar. Sümerler de Cehennem
Çukuruna "KUR" diyorlar. Kürtler çabuk manasına "ZU" diyorlar, Kazak
Türkleri "ZUDLİK" diyorlar. Kürtler Ben yerine "MI, MIN" derken,
Azeriler "MEN", Uygurlar; "MIN" Anadolu`daki Türkler "BEN" diyorlar.
Kürtler Et için "GOŞT" diyorlar, Özbek ve Uygurlar da "GOŞT" diyorlar.
Yine Kürtler ovaya "DAŞT" derken, Özbekler de "DAŞT" diyorlar.
Anadolu`daki köylü Türkler "DEŞT" diyorlar. Kürtler iğneye "DARZİ"
derken, Türkler iğneyi kullanana "TERZİ" diyorlar. Kürtler vatan
yerine "VELAT" derken, Türkler "İL" kökünden hareketle bazı Arapça
ekler ekleyerek; "İL, VİL, VELAT, VİLAYET" demektedirler. Bu
kelimeleri çoğaltmak mümkündür. Böyle Türklerle-Kürtlerin ortak
kullanmış oldukları 5000 den fazla kelimeye ulaşmış durumdayım.

Şerename`de "Kürt Oğuznameleri"nden söz eder. Bizde "Oğuz Kürt
Boylarını" ele alıyoruz. Urfa`da Badıllı(Beydili), Adıyaman`da
Kovi(Kayı), Nizip Barak`ta Bayındır Kürdü ve Kürdülü, Urfa`da Döğer
Kürdü, Siverek`te Karakeçili Kürdü`dür. Tarihçiler, bu boyların
Türkmen olup, sonradan asimile olarak KÜRTÇE`yi öğrendiklerini
yazmaktadırlar. Aslında kimse asimile olup, kimsenin dilini öğrenmedi.
Çünkü Kürtler, Tarihte çok ezici büyük bir medeniyet kurmadılar ki;
başkalarını asimile etsinler. Kürtler zaten KURT BOYLARI oldukları
için "Ana Türkçe`nin" bir Lehçesini koruyan boylardır. Sonradan bir
dil öğrenmiş değillerdir.

Sonuç olarak, Kürtler yani Gurmançlar vardır ve onları inkar
etmiyoruz. Ancak Türklerle aynı soydan, kandan ve candan
gelmektedirler. Kürtçe veya Gurmança vardır, onu da inkar etmiyoruz.
Ancak Gurmançca veya Guranice, başka deyişle Kürtçe veya Kurtça; Eski
"Ana Türkçe`nin" bir LEHÇESİDİR diyoruz. Ne yazık ki, Lehçe ve
Şivelerle eğitim görülemez. Bu nedenle Kürtçe Eğitimde başarılı
olunamamaktadır. Çünkü tarihte Kürtçe`nin bir Alfabesi olmamıştır.
Arapça, Farsça, Latince Alfabelerle eğitim vermeye çalışmaktadırlar.
Ayrıca Aritmetik bir alfabesi de olmamıştır. Sayıların bir kısmı
Latince`den, çoğunluğu Farsça`dan ve bir kısmı Arapça`dan alınmış
rakam isimleridirler. Türk Devleti Nevruz`u sahiplenerek, PKK`nın
elinden bölücülük silahını aldığı gibi, Türk Dil Kurumu da,
Guranice`nin(Gurmançca), yani Kürtçe`nin, yani Kurtça`nın "Ana
Türkçe`nin" bir lehçesi olduğunu ilan etmeli, Tükçe`ye yeni kelimeler
kazandırmalı, dil konusunu da PKK`nın elinden almalıdır.

Mehmet Demir ATMALI.




KAYNAK:

1-Frf. Dr. Faruk SÜMER. "Oğuzlar"
2-Edip Yavuz. "Tarih Boyunca Türk Kavimleri"
3-Dr. Mahmut RİŞVANOĞLU "Saklanan Gerçek"
4-Prf. Muazzez İlmiye ÇIĞ. "Kur`an İncil ve Tevrat`ın Sumer`deki Kökeni."
5-Mehmet Demir ATMALI. "Kurtça Konuşan Kavimler"(yakında çıkacak)
6-(Prf. Dr. De Groot "Die Hunnen" adlı kitabı.
7- Şerefhan. "Şerefname
felsefefe Üye
Üyelik: 2002-09-09 Herkese açık mesaj: 2.592
#254431
Milletlerin boylardan oluşan AİLEleri vardır.
Slav ırkının ailesine "Slav Boyları" denildiği gibi,
GUR AİLESİnden oluşan boylara da GUR BOYLARI diyoruz.
Türk Boyları, bu defa GUR BOYLARI, bir başka deyişle
GURT-KURT BOYLARI olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
Bu GUR Boyları incelendiği takdirde, Türk Tarihinin ve Dünya Tarihinin yeniden
yazılması gerektiği ortaya çıkar.
Emin Oktay`ın güdük tarihinin yalan ve yanlışlarla dolu olduğu görülür.
Araştırmalarımız GUR`ların 15 değil, sonraları 24`lü kuruluşa göre adlanan 24 boyunu da ortaya
çıkarmıştır ve her boyun mutlaka GUR ünvanı aldığını görmekteyiz:
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254433
HAYATI (1961) Gur (t) türkleri __1961 yilinda Gaziantep'in Islahiye(simdi Nurdagi) Ilçesine bagli ATMALI Köyünde dogdu. Atmali Asiretine bagli Karahasanusagi Oymagindan, Malatya/Dogansehir 1750 dogumlu Osman TARGAN'in torunu ve Antep Harbinde Şehit düşen Molla KARAYILAN'in akrabasidir. Ilk Okulu köyde bitirdi. 1970-75 arasinda Gaziantep, Osmaniye Imam Hatip, 76-77 de Osmaniye ve Islahiye Liselerinde okuduktan sonra mezun oldu. Ayni yil Gaziantep Egitim Entitüsüne girdi, siyasi olaylardan okul süresiz kapandi.
1977-78 ve 1985-90 yillari arasinda Güneydogubirlik'te Idarecilik yapti. 1978-80 arasi Askerligini bitirdi. Gaziantep'te diger Türkmen Derneklerini birlestirmek(Kiziklar, Karakeçili Albayramlar, Çepniler, Risvanlar, Karakuzulular, Atmali, Musabeyliler, Çakalli, Berekatli, Ifrazli, Hamadli, Bayindir, Torun, Beydili) için Türkmenler Dernegi'nin Yönetim Kurulunda bulundu. Yaklasik 20 yil ticaretle ugrasti, Insaat Malzemesi satisi, Canli Hayvan Ihracati, Pis Su Borusu ve Deterjan imalati yapti.
1977-2006 yillari arasinda Amatör Gazetecilik yapti, Anadolu Üniversitesi Basin ve Halkla Iliskiler bömünü bitirdi. Ortadogu ve Büyük Kurultay Gazetelerinin Gaziantep Bölge Temsilciliklerini yürüttü. Ulusal ve Mahalli Gazetelerde (Türkiyem, Sancak ve Amerika'da çikan Orhun Dergisi, Ortadogu, Büyük Kurultay, Milliyetçi Çizgi, Mahalli Expres, Kurtulus, Bugün, Yeni, Güney Anadolu, Güneş, Türkiyem ve Günaydin Gazeteleri) arastirma, makale ve siirleri yayinlandi
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254436
Gurmancların Kökeni (Bölüm 4)


Öyle ki Selçuklu Türkleri daha Anadolu’ya gelmeden, Sugur Türkleri Anadolu’da yerleşik hayata çoktan geçmişlerdi. İslam’ın Anadolu’ya girmesiyle birlikte gelen Türk aileleri de ticaretle uğraşmaya başlamıştı. Hatta 900’lü yıllarda Türk halıları Ahlat, Erciş ve Erzurum’dan tüm dünyaya gönderilmekteydi. Bu halılara yabancılar, kali veya kaliçe adını vermişlerdir.[1][1]
Belli bir dönem devam eden Abbasi hâkimiyeti 9. yy.’dan itibaren sarsılmaya başlamış ve dönem dönem yerli sülaleler kendi bölgelerinde yarı bağımsız olarak hareket etmeye başlamışlardır. Makedonya sülalesi imparatorlarından II. Nikphoros Phokas (M.S. 963-969), I. Johannes Tzimiskes (M.S. 969-976) ve II. Basileios (M.S. 976-1025) dönemlerinde ise Bizanslar, bu duraklama döneminden istifade ederek karşı hücuma geçmiş, İslam kuvvetlerini Anadolu’da yenilgiye uğratmış, İslam Sugur vilayetlerini ele geçirmişlerdir.
Bizanslılar ilk iş olarak Anadolu’da yerleşmiş olan Müslüman ahaliyi yok etmeye başlamıştır. Bu savaşlar sırasında yenilen Arap askerleri, kendi topraklarına geri dönerlerken, ana yurtlarından çok uzakta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya aileleri ile gelen ve Anadolu’yu kendilerine yurt tutan “Su-Gur” Türkleri, bu topraklarda kalmak zorunda kalmıştır.
Bu dönemde meydana gelen Bizans-Abbasi savaşlarından en fazla Türkler zarar görmüştür. Bizans ordularının saldırılarından kaçan Türkler özellikle dağlık alanlara yerleşerek öldürülmekten kurtulmuşlardır. Dağlara saklanan bu Türkler bugünkü “Gurmanc” Türklerinin ilk atalarıdır. Dikkat edilirse Anadolu’da Gurmanclar çoğunlukla dağlarda yaşayan yerleşik ve göçebe topluluklardır. Ebûl Farac’ın kitabında da bu bölgede Müslümanların varlığından söz edilirken, bunların şehirler yerine dağlarda göçebe hayatı yaşadıkları vurgulanmıştır. Araplar genelde yerleşik hayatı benimsediklerinden göçebe ve köy hayatı yaşayanlara ekseriyetle rastlanmamaktadır. Dolayısıyla Doğu Anadolu’nun soğuk ikliminde dağlık köylere yerleşmiş olan Müslüman Türklerdir, Araplar değil.
Hıristiyanların 10. asırda hilafet ülkesine karşı müdafaadan taarruza geçtiği ve iki dünya arasında kuvvet muvazenesi bozulduğu zamanda, İslam hududundaki Arapların Gur Türkleri ile oluşturduğu ve Avasım/Su-gur adını verdiği teşkilatı çökmüş, Erzurum, Malatya, Tarsus, Urfa, Mardin, Harput gibi Türk cihat şehirleri işgal edilip, bütün Müslümanlar kılıçtan geçirilmiştir.
Bizanslılar bu nedenle, nüfusu bozulan şehir ve bölgelere, Bizans’tan, günümüz Bulgaristan’ından ve Karadeniz’in kuzeyinden getirdikleri Peçenekler ve Bulgar Türklerini yerleştirmişlerdir. Zira Türklerle temasa geçen her devlet, Türklerden askeri kıtalar teminine çalışırdı. Çünkü, “Türkler mükemmel askerlerdir ve Türklerin hücumlarına ancak Türk kuvvetleri ile karşı konulabilinir” görüşü hâkimdi. Burada önemli hususlardan biri de Ermenileri yerlerinden atan Türkler değil, aksine kendi dindaşları olan Bizanslılardır. Dolayısıyla bu olaylar neticesinde, günümüzün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’sunda bulunan topraklar Ermenilerden arındırılmıştır. Türk grupları Anadolu’ya gelmeye başladıklarında, zaten Anadolu’nun doğusu Ermenilerden ve yaşamdan kısmi olarak arınmış durumdaydı. Ayrıca bu gelişmeler esnasında Kürtlerden ve Kürt varlığından da bahsedilmemektedir.
9. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Abbasi devletinin sarsılmaya başlaması, bölgede yer yer yerli sülalelerin yarı bağımsız bir şekilde hareket etmelerine sebep oldu. Bu yerli sülalelerden birisi de Azerbaycan’a hâkim olan Türk Sac oğulları sülalesidir. Uşrusana menşeli olan bu Türk beyliğinin ilk kurucusu Emiri Ebus Sac Divdad b. Yusuf Divdest’in oğlu Muhammed el-Afşin olup, 889 yılında kurulan ilk yarı bağımsız Türk beyliğidir (889-929)[2][2].Başlangıçta başkenti Maraga, sonraları Ardebil olmuştur. Ermenilerle büyük bir mücadele içerisine giren bu Türk beyliği, Doğu Anadolu’nun büyük bir bölümünde de hâkim olmuştur. Emir Yusuf adına Erdebil’de kesilen altın sikkeler, bu Türk beyliğinin ekonomik gücünü de ortaya koymaktadır. Daha sonraki yıllarda Selçuklulara tabi Oğuz Türklerinin bölgeye gelmesine kadar Sacoğullarını takip eden birçok beylik tarih sahnesine çıkmıştır.
Görüldüğü gibi 11. yüzyıla kadar Anadolu’ya olan Türk göçleri, Kafkasya ve İran üzerinden olmuş ve Türk unsurun yerleşimi öncelikle Azerbaycan’da ve İran’da başlamış, bilahare Araplarca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya Türklerin yerleşimi hızlandırılmıştır. Çeşitli zaman aralıklarında vuku bulan göçler sonunda bölgeye yerleşen Türk unsurları, Selçukluların liderliğindeki Oğuz-Türkmen topluluklarıyla 11. yy.’dan sonra bütünleşeceklerdir. Ortadoğu’ya gelen Selçuklular, bir bakıma bölgenin etnik yapısını şekillendirmişlerdir.
Bizans devleti de Arapların Anadolu’yu ele geçirdikleri dönemde kısmen de olsa Araplara yardım ederek, sözde kendi dindaşlarına ihanet eden Ermenileri cezalandırma yoluna gitmişlerdir. Bizanslılar, Yukarı Fırat havzasını boşaltarak, bölgenin farklı bir Hıristiyan tarikatına mensup Paulicienleri sistemli bir şekilde Trakya’ya, Cezire (Musul ve çevresi) Monofizistlerini Malatya bölgesine göç ettirmiştir. Bizans devleti, Oğuz Türk göçleri öncesinde, Van gölü havzasında ve Kars havalisinde küçük Ermeni krallık ve prensliklerini kaldırıp Orta Anadolu’da yaşamaya zorunlu bırakmıştır. Sınır bölgelerinde yaşayan güvenmediği Ermeni kavmini önce dağıtmış, ardından bölgede kalan diğer Ermeni kitlelerini de Antakya ve Urfa bölgelerine göç ettirmiştir. Bu zamanda Rumlar ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki şehirlerde küçük azınlıklar halinde yaşamaktaydılar[3][3].
Bununla birlikte Ebûl Farac’ın kitabında da anlatıldığı gibi Bizans askerleri artık bu tarihlerde savaş meydanlarına çıkmaz olmuşlardı. Bizans hükümdarları ise Ermeni, Rum ve Süryanilerden teşkil ettikleri askerlere tam olarak güvenmiyorlardı. Süryaniler, bu dönemler için Bizans ordusunun korkaklardan oluştuğunu zikretmişlerdir.
Ermenilerin bölgeden uzaklaştırılması ve Anadolu’da uzun yıllar devam eden savaşlar sonucunda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Hıristiyan nüfus çok azalmıştır. Bizanslılar bu durum karşısında hem ekonomik anlamda hem de güvenlik anlamında buralara yeni halk kitlelerinin aktarılmasını zorunlu görmüştür. Özellikle doğudan gelen tehditlere karşı Anadolu’nun müdafaası için, ikinci kez Balkanlardan getirilen kalabalık bir Hıristiyan ve Şaman Türk topluluğunun Anadolu’ya yerleşmelerini sağlamıştır. Bunlar arasında Peçenek, Kuman, Uz (Oğuz), Bulgar Türk toplulukları oldukça önemlidir. Araplar Bizans sınırını Türklerle korumaya çalışırken, Bizanslılar da aynı yolu seçmişlerdir.
Bizanslılar gibi Gürcü Kralı I. Giorgi de, Gürcü topraklarının tamamen boşalması ve bu topraklarda insanların yaşamamasından dolayı birçok Kıpçak ve Hun Türkünü bu ülkeye davet etmiştir. Yeni göçle bu bölgelere gelen Türklerin askeri kuvvetleri bile 50 bin kadardır. Milyonları bulan Kıpçaklar Kafkasya’yı yurt haline getirip Selçukluları buralardan atarken, Kraliçe Tamara zamanda da ikinci bir Kıpçak daveti üzerine yine yüz binlerce Kıpçak 12. yy.’da Kafkasya, Ermenistan, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya yerleşmiştir.[4][4]
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254438
1100’lü yıllarda Bizanslılar Çukurova bölgesine çok sayıda Peçenek Türkünü yerleştirmiş, daha sonra aynı bölgede Bizanslılar adına görev yapan ve Peçeneklerden oluşan bir askeri garnizon oluşturulmuştur[1][5].
Bizanslıların 1138 yılında Suriye’ye karşı yaptıkları seferde Bizans ordusundaki askerlerin milliyeti tarihçilerce tam olarak ortaya konmuştur. Bu ordu hakkında İbn al Adim, İbn el Esir ve Nikates Khoniates’in verileri bize ilginç bilgiler ortaya çıkarmaktadır. Buna göre Bizans ordusunu teşkil eden ordunun milliyetleri; 1-Makedonyalılar, Slavlar ve Grekler 2-İskitler (Kumanlar) 3-Persler şeklinde sayılmıştır. Üçüncü maddede bahsedilen Persler için, bunların Anadolu’da yaşayan Türkler olduğu ifade edilmiştir[2][6]. Bu bilgi, Selçuklulardan önce Anadolu’da Türklerin olduğunu, bunların muhtemelen Hıristiyanlığı benimsediği ve Bizans tebaası olduğunu göstermektedir. Bahse konu dönemde Bizans ordusunda var olan Türkler, Arapların Anadolu’ya getirdikleri Sugur Türkleri ve Bizanslıların Karadeniz’in kuzeyinden getirip Anadolu’ya yerleştirdikleri Türk zümreleridir.
Abbasiler zamanında Türk Sugurların yerleştirildiği yerler dikkatle incelendiğinde günümüz Gurmanclarının yaşadıkları alanlar olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Maraş, Malatya, Kars, Urfa, Elazığ, Amed (Diyarbakır), Adıyaman, Erzurum, Muş, Bitlis, Erzincan, Ağrı hattı, günümüzde Gurmancların yaşadığı bölge iken, hemen arkasında Urfa-Siirt-Batman-Mardin ise Türkiye’de Arapların Gurmanclarla birlikte ortak yaşadığı alanlardır. Yukarıda anlattığımız şekli ile Araplar, Bizans’ın ön sınırlarına Türkleri, arkasına da Arapları koymuşlardır. Günümüzde halen bölgedeki Gurmanc-Arap yerleşim durumu da bu şekildedir. Hatta birçok Arap zamanla Gurmanclaşmıştır ve bu değişim doğuda günümüzde de devam etmektedir. Gurmancların ataları, Abbasiler tarafında buraya yerleştirilen “Gur” Türkleridir. Bu Türkler içerisinde Özbek, Tatar, Türkmen, Kalaç, Oğuz, Döğer, Kıpçak ve daha birçok Türk boyları olmasına karşın, esasen bu Türk grubunu “Gur Türkleri” oluşturmuştur. Evliya Çelebi seyahatnamelerinde Gurmancları kast ederek bunların fiziki olarak Türkmenlerle aynilik gösterdiğini belirtmiştir[3][7].
Batıya devam eden sürekli göçler ve Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra, dini hayatta yaşanan değişimin yanında, ayrıca dil ve kültür alanında da değişimlerin olduğunu görmekteyiz. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar zamanında mevcut Uygur dili terk edilerek yerine Arapça harfler kullanılmaya başlanmış, Türk teşkilat yapısı yanında Araplara ve İranlılara özgü kurumlarda Türk devlet yaşantısına girmiştir[4][8].Bunun yanında İran’a komşu olan Türk topluluklarının zaten Fars dilinden bir hayli etkilenmiş olduklarını biliyoruz. Türklerin İran ve Mezopotamya’ya doğru devam eden göçleri, Türk toplulukları üzerinde Arap ve zaten var olan Fars dilinin etkilerini daha da arttırmıştır. Dolayısıyla Asya’dan batıya göç eden Türk toplumlarında, bu göçler esnasında değişen en önemli unsur dildeki değişimdir. Ana yurtlarından uzakta, Anadolu’da ve Mezopotamya’da yer tutan Türk zümreleri İslam dininin etkisi ile Arapçayı hemen benimsemiş ve zaten mevcut lisanında var olan Farsça etkilerin daha da artmasıyla, kullandığı Türkçesinde yabancılaşmayı engelleyememiştir.
Sugur Türklerinden sonra da bölgeye Türk göçleri devam etmiştir. Bu göçlerin ana kitlesini Oğuzlar ve Dolayısıyla Türkmenler oluşturmuştur.
Daha önceki metinlerde yer verdiğimiz ve Marr’ın Ermeni vesikasından bize aktardığı bilgiye göre; “10. yy.’da (900’lü yıllar) Arap egemenliği sarsılmaya yüz tutup da çeşitli ülkelerde Ermeniler çoğalmaya başlayınca, Hazar denizinin ötesinde bulunan ve Türk diye adlandırılan İskitler kitle halinde Pers ve Medya ülkesine akın ettiler. Birçok yerleri ele geçirdiler ve buradaki inançları benimseyerek dil ve din yönünden onlara (Pers ve Medlere) benzediler. Bunlar arasından pek çokları Med prensleriyle birleşerek, Karduklarla Moskların sınırları içerisindeki Ermenistan’a akın ettiler, bu ülkeleri ele geçirdiler ve buraya yerleştiler. Daha sonraları birçok Hıristiyan da onlarla git gide kaynaştılar ve onların inançlarını benimsediler. İşte bunlara şimdi Kürt denilmektedir.” [5][9] Bu bilgi

[1][5] Demirkent I., Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, c-1,Ankara, 1990, s.120

[2][6] Demirkent, a.g.k., s.123

[3][7]Seferoğlu, a.g.k., s.56.

[4][8]Saray, a.g.k., s.61.

[5][9]Nikitin, a.g.k., s.48.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254517
Gurmancların Kökeni (Bölüm 5)


Gürcü Kraliçesi Tamara zamanında, Gürcü ve Kıpçakların birleşik ordusu ile Erzurum, Horasan, Irak Türk Atabeklerinin birleştiği ordu Eletz Çayı kıyısındaki meydanda savaşmışlar, savaş öncesine ait Gürcü kayıtlarındaysa şu ifadelere yer verilmiştir: “…Şangor’dan Şato dağına ve Vardanşanat’tan Gence kapısına kadar yayılmış, çekirge sürüleri ve deniz kumu kadar sayılmaz çoklukta, on binlerce kişiyi gözlerimizle gördük. Onları gözle saymak şöyle dursun, bakışlarımızın içine sığdıramıyorduk.”[1][1] Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da varlık göstermiş bu Türk devletinin sadece Türk askerlerinin sayısı bu kadar ise, bölgedeki o dönem Türk nüfusunun ne kadar olduklarını düşünmeliyiz.
Bölgedeki Döğerlerin sayısı 30 bin olup, Akkoyunlu Türkmenleri zamanında, Döğer emirlerinden Dımaşk Hoca’ya sadece 20 bin hane bağlıdır. Ruha (Urfa), Siverek, Suruç, Harran, Cur (Caber), Birecik, Rakka şehirleri, bu Oğuz boyunun yerleşim yeriydi. Ayrıca Araplardan Beni Kilab ve Şadi Ashapta boyları da Döğerlere bağlıydı. Bu zamanda bazı Döğerler Akkoyunlulara bağlandıklarından Beşiriye (Batman-Beşiri) şehrine Akkoyunlulara bağlı Döğerler yerleştirilmiştir. Dolayısıyla günümüz Beşiri ilçesinin halkı Döğer kökenli Türk zümresinin torunlarıdırlar.
Selçuklular döneminde Döğerler ve Araplardan bazıları Türkmenleri yağmalayınca, Muhammed Bey adında Akkoyunlu Türkmen beyi 500 erkekle kaçarak Palu’ya yerleşmiştir. Bu hadisler Akkoyunluların beylik olmaya başladıkları ilk zamanlarda olmuştur[2][2]. Palu’ya kaçarak yerleşen Döğerlerin aileleriyle toplam sayısı 2500 kadardır. Bu rakama daha önce yerleşmiş olan Türkler dahil edilmemiştir. Bu Türklerin şimdilerde nerede olduğu sorusu önemlidir. Bu rakam sadece Döğerlere ait olup, Türkmen, Yörük, Tatar, Kalaç, Gur ve diğer Türk zümreleri bu sayının dışındadır.
Sadece Urfa yöresinde Döğerler tahminen en az 150-200 bin kişilerdi. Ayrıca bunlara Türkmenler de sonradan dahil olmuştur. Bugün Urfa’da bulunan Akkeçili, Karakeçili ve Türkan/Tırkan ve Gerger[3][3] adlı Türkmen aşiretlerinin sonradan aşiretlerin yer değiştirmesi ile yakın zamanda bölgeye yerleştirildikleri bilindiğinden, şimdiki Türkmen aşiretlerinin de bu rakamdan çıkarılması gerekmektedir. Urfa’daki Karakoyunlu ve Sincar aşiretleri ise Türkmenlerden günümüze kalmış bakiyelerdir. Dolayısıyla bu zamanda Urfa ve çevresi tamamen Döğer ve Türkmen Türkleri ile bir kısım Süryani, Ermeni ve Arapların yaşadığı bir şehir durumundadır.
1400’lü yılların başında sadece Urfa ve çevresinde en az 150 bin Döğer ve yine binlerce Türkmen’in yaşadığı ortada olduğuna göre, aradan geçen 600 yıldan sonra, günümüzde Urfa ve çevresinde milyonlarca Döğer ve Türkmen Türkünün yaşadığı ortaya çıkmaktadır.
Türkler akın akın bölgeye gelirken, az sayıda da olsa ırkdaşlarından Kürtler bölgede yaşamaktaydılar. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan Gurmancların dışında, özellikle Türkmenler ve Kürtler bağımsız bir hayat yaşamaya alıştıklarından, otorite tarafından daima eşkıya olarak adlandırılmışlardır. Mevcut yaşam tarzı zaman zaman Türkmen ve Kürtleri de karşı karşıya getirmiştir. Bu nedenle kalabalık sayıdaki Türkmenler, zaten az sayıda olan Kürtlere saldırarak onları asıl toprakları olan İran bölgesine kovmuşlardır.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254518
Başta Arap, Ermeni, Süryani ve Gürcü tarihi olmak üzere tüm kayıtlarda sadece birkaç Kürt aşiretinin İran’dan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya göç ettiği aktarılmıştır. Bunlardan bir bölük aşiret Bitlis’te, bir bölük Mardin’de, 1500–2000 kişi Diyarbakır’a ve bir aşiret de Malatya-Adıyaman bölgesine yerleşmiştir. Bu aşiretler de zamanla Türkler içerisinde eriyerek Gurmanclaş-mıştır. Malatya ve Nusaybin’deki aşiretler ise sonradan Türkmenlerce yurtlarından çıkarılarak bölgeden uzaklaştırılmışlardır.
Ebu Bekr-i Tihrani’ye göre, Emir Osman Karakoyunlularla savaşından sonra Mardin’i almak için hareket etmiştir. Tihrani, Osman Bey’in Mardin’den önce doğuya yönelip Kürdistan’a saldırdığını ve Kürt beylerinin kalplerine korku saldığını ifade etmektedir[4][4]. Yani Kürdistan vilayeti Mardin’den sonra gelen ve Mardin’i içine almayan bir yer durumundadır. Bu zamanda Mardin Emiri Melik İsa adında bir Türk emirdir. Bu sırada Osman Bey Diyarbakır Emiri idi ve Suriye tarafından İnallu ve Bayat boylarından bazıları Suriye’deki Sultan Çekim’in yanından gelerek onun tabiiyetine girmiş, o da bu Türk boylarını kendi memleketi olan Diyarbakır Mardin arasına yerleştirmiştir[5][5].
Bu konudaki diğer bir kayda göre de; Akkoyunlu hükümdarı Osman Bey Mardin’e bağlı Savur kalesini almış ve bu fetihten sonra Savur bölgesinde bulunan Kürtlere saldırarak onları kovmuş, bölgeye Türkmenleri yerleştirmiştir.[6][6]
Bu zamanda Türkmenler, kendileri dışında tüm Türk zümrelerini de dışlamışlardır. Karakoyunlu Türkmen Sultanı Kara Yusuf, Akkoyunlu Türkmen Sultanı Osman Bey’e yazdığı mektupta, “…her birimiz de Türkmen’iz, artık birbirimize saldırmayalım, Rum (Osmanlı) ve Çağatay gibi düşmanlarımızla meşgul olalım…” demiştir[7][7].Hem Akkoyunlular hem de Karakoyunlular Doğu, Güneydoğu Anadolu, Suriye, Irak ve İran’da hüküm sürmüş devletlerdir. Bu coğrafya aynı zamanda bugün Gurmanc bölgesi denilen yere denk gelmektedir. Görüldüğü gibi günümüz Türkiye’sinin atası olan Osmanlılar ve Türkmenler arasında büyük uçurum bulunmaktaydı ve Türkmenler Osmanlıları düşman olarak görüyorlardı. Bu nedenle Osmanlı toplumundaki Türklerle, doğuda yaşayan Türkler birbirinden zamanla farklılaşmışlardır. Günümüzdeki kısmi Doğu-Batı ayrılığın nedenlerinden biri de bu farklılaşmadır.
Maalesef Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Türk devletleri ve beyliklerinin resmi dil olarak çoğunlukla Farsça ve Arapçayı kullandıklarını, yine Türkmen Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmen devletlerinin Türkçelerinin dahi, günümüz Türkçesinden uzak, daha ziyade Gurmanc lehçesine benzediğini görmekteyiz. Bunun yanında günümüz Türkiye Türkçesinin de öz Türkçeden çok uzak ve farklı oluşu ayrı bir gerçektir.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254519
Akkoyunların tarihçisi olan Ebu Bekri Tihrani’nin, Akkoyunlu Türk devletinin tarihini anlatan Kitab-ı Diyarbekiriyye adlı eserde mevcut olan Akkoyunlu vesikalarında fazlaca Arapça ve Farsça kelimelerin varlığına şahit olmaktayız. Hatta bu Türkmenlerin kullandıkları dilde var olan kelimelerin birçoğunun Gurmanc lehçesinde mevcutken, Türkiye Türkçesinde bulunmadığını da görüyoruz[8][8]. Bu Türk devletlerinden başka Selçukluların, Osmanlıların, Eyyubilerin, Memlukların ve Safeviler gibi Türk devletleri, devlet hayatlarında Türkçe yerine Farsça ve Arapça dillerini kullanmıştır.
Bugün Gurmancları oluşturan topluluklar; başta İslamiyet’in zuhuru ile bu dine girerek, batı İran, Irak ve Mezopotamya bölgesine gelen Türklerle, Oğuz, Döğer, Artuk, Halaç, Türkmen, Moğol, Tacik, Tatar, Avşar ve diğer Türk topluluklarının nesilleridir.
Sugurların, Abbasiler zamanında sahip olduğu alanlar, Selçukluların Anadolu’ya gelmesiyle tamamen bu devletin egemenliğine girmiştir. Sugur sınırları, Büyük Selçuklu ile Bizans sınır hattını ve Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevi devletleri ile Osmanlı arasındaki sınır boylarını oluşturmuştur. Abbasiler zamanındaki Türklerin oluşturduğu Sugur sınırları, büyük Selçuklu devletinin ve Türk Safevilerin topraklarının batı sınırlarıdır. Ne gariptir ki bugün Kürtçülerin Kürdistan dedikleri alanlarla bire bir aynıdır. Haritalar yan yana getirildiğinde, benzerlik hayret edici düzeyde görülmektedir. Bugün bu Türk toplulukları ile Batı Anadolu ve Trakya Türkleri arasındaki fark da, Kürt, Zaza ve Gurmancların Selçuklu, batı Türklerinin ise Osmanlı geleneğinden gelmelerinden kaynaklanmaktadır.
Dr. Messoud Fany , “la Nation Kurde et son évolution Sociale” adlı eserinde şu tespitlerde bulunur: “Bugün Kürt denilen topluluklar Batı Asya’nın topraklarında öyle yayılmışlardır ki, bugün Kürtlerin yayıldıkları bölgeleri bir haritada belirtmek gerekirse, aşağı yukarı eski Selçuklu devletinin haritası karşımıza çıkmaktadır. Bu dağınık topluluğu ırki, coğrafi ve siyasi olarak her türlü gruplandırma çabası da boş olacaktır.”[9][9] “Bugün Kürdistan denilen bölgeye baktığımızda, bu toprakların Türk devletlerinin ve iki büyük Türkmen asıllı imparatorluğun toprakları olduğunu görüyoruz.”[10][10] Burada saptanan gerçek günümüz Gurmancların yaşadıkları alanları işaret etmektedir.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254520
Bugün birçok aşirete kökenleri sorulduğunda hemen Musul, Bağdat, Basra, Horasan demektedirler. Aslında buralar, Asya’dan gelen Sugurların ve 2. göç dalgasındaki Türklerin yerleştikleri ilk yurtlardır. Bunu İslam tarihinde de görmekteyiz. Mesela, Celali aşireti köklerini Basra’ya bağlamaktadırlar.
Bu aşiretler Abbasiler zamanında Musul, Bağdat ve El-Cezire dolaylarından bölgeye taşınan Türklerdir. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin 10. cildinde Ekrad’ın kökenini Abbasilere bağlayarak, Devleti Ali Abbasiyan Ekrad adı altındaki aşiretleri sıralar.
Gurmanc ve Kürtlerin Asya kökenli olduklarına dair delillerden biri de, aşiretlerin ve bu aşiretlerin yaşadığı köy adlarının Türkçe oluşudur. Doğu ve Güneydoğu Anadolu şehirlerinden toplam 23 ilin köy adları üzerinde yaptığımız çalışmalarda, bölgedeki köy adlarının % 50 civarının Ermenice, Süryanice, Rumca ve Arapça olduğu, % 40 civarında köy adının Türkçe ve % 10’luk dilimdeki köy adlarının ise özel adlardan oluşmuş köy olduğunu gördük. Türkler ele geçirdikleri ülkelerdeki yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmeyip, o haliyle kullanmışlardır. Bölgedeki Ermeni, Arap ve Süryanice köy adlarının varlığı da bu sebepten karşımıza çıkmaktadır. Erzurum, Bitlis, Hasankeyf, Ahlat, Mardin, Urfa, Adıyaman-Samsat, Tunceli-Hozat, Muş-Malazgirt v.b isimleri Ermeni, Rum ve Süryanilere ait yer adları olup, örnek olarak verilebilir. Bölgedeki köylerin eski adlarının Kürtçede ve Gurmac lehçesinde bir karşılığı yoktur. Bu çerçevede yaptığım yüzlerce görüşmede insanlara köy isimlerinin anlamını sordum ama bir cevap alamadım.
Ayrıca detaylı yapılan araştırmalar, Kürt ve Gurmanc olarak adlandırılan birçok aşiretlerin, Türk boylarına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Türk kökenden gelen bazı aşiretlerin adları şunlardır: Abbas Uşakları (Abbasan), Arslan Uşağı, Abdalanlı, Aşuranlı, Alanlı, Afşar, Akkeçili, Arelli/Arılı, Bütükanlı/Putikanlı, Birim Uşağı, Baban, Badıllı-Badılan-Beğdilli, Bahtiyari Uşakları, Başuşağı, Balaban, Bedalan, Bezgar Uşağı/Bezgavi Uşağı, Beyt Uşakları, Bal Uşağı, Cefa-ran/Cafran, Çaruklu veya Çarıkan, Dutkan, Ferhat Uşağı, Gav Uşağı/Gevanlı, Gülabi Uşağı, Cinenkan, Girdi, Hilani, Haydaran, Hakkâri, Karakeçili, ManGur (İran’da), Şabankara (İran’da), Mukri (İran’da), Lolan (İran’da), Lolanlı, Korucan, Kaksan, Sakan, Kotan, Mamakan, Mamikan, Ruzeği, Şekakan, Mirdasi, Şuhican, Kalenderani, Sumelani, Gurkerani, Mirvan, Kamberani, Zevan, Ezdinan, Kaçali Uşağı, Yarekli/Çarıklı, İksoru/İkisrlu, Koç Uşağı, Demenan, Karabalı Uşağı, Maksud Uşağı, Elhanlı, Karikali Uşağı, Rejik Uşağı, Hadıkan/Hedikuşağı, Kormeşli, Şam Uşağı, Laçin Uşağı, Süleyman Uşağı, Hormekli, Seyit Kemal Uşağı, Topuz Uşağı, İzol, Karsanlı, Kemanlı, Kureyşanlı, Kabanlı, Pilvenkli, Silanlı/Zilanlı, Shükmenlı, Şavalanlı, Yusufhanlı, Zimtekli, Moda, Bahadırlı, Semkanlı, Kıran, Zafran, Ulyan (Irak’ta), Çemişgezek, Dersimli, Şadlu, Şadan, Canbeğ, Zırki, Mekri, Şebek, Abdalan, Artuşi, Antarlı, Atmalı, Banaklu, Bilbas, Bahramki, Bazuki, Beyat, Beritan, Biriman, Becevevi, Bucak, Canbegan, Çekollu, Çarıklı, Çelebilu, Çarıkan, Kalaçan, Karacalu, Keşan, Keçik, Kızkanlı, Kiki, Koçeri, Koçgiri, Kilan, Müküsi, Musikan, Ocakuşağı, Okçuyan, Pornek, Saruyan, Saruhanoğlu, Şadan, Şıhan, Şakaklu, Tatar uşağı, Turkan-Tırkan, Tujik (Kızıl Baş), Torunan-Torini-Torin, Rişvan aşiretleri…
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254521
Bunlara birkaç örnek verecek olursak Karakeçililer ve Akkeçililer aşiretleri birer Türkmen aşireti olup, her yıl Türkmen bayramlarını kutladıkları halde Gurmanc lehçesiyle konuşurlar. Ertuşiler ise, Doğu Türkistan’daki (Çin) Ertuş şehrinden Anadolu’ya gelmiş olup, dünyada sadece Oğuz Türklerine mahsus olan 24 ve 12’li boy teşkilatına göre teşkilatlandıkları halde Türklükleri ile ilgili bir şey bilmemektedirler. Şadili /Şadiyan /Şadan Aşireti ise Türkçe Başbuğ unvanlarından biri olan “Şad” ile ilgilidirler. Şad kelimesi ile ilgili bölge ve kale adları vardır. Kars’ın Arpaçay ilçesi merkezi “Zaru Şad” ve Hakkâri yakınlarındaki eski “Saru-Şad”, Artvin’deki “Şav-Şad” ile Şad-Berd gibi yerler bu aşiretin bakiyelerine aittir. Şadiler, Horasan’dan gelmişlerdir. Osmanlı Tahrir Defteri’nde Yörükan taifesinden gösterilmişlerdir. Ayrıca “Bura-Şad” adında ünlü bir Türk kumandanı vardır. 705 yılında aşağı Tohoristan Yabgusu’nun adı da Şad’dır. Türk toplumundaki Şadabek erkek adı da aynı kökten gelmiş olup meşhurdur.
Büyük Türk Sultanı Emir Timur’un kumandanlarından Emir Hüseyin’in karsının adı “Dilşad”dır. Bu kadın bir Türk olup, adının Türkiye Türkçesinde karşılığı olmasa da, Gurmanc Türkçesinde “mutlu gönül, mutlu kalp” anlamına gelmektedir. Zira Moğollar arasında da “Dılşad” adı meşhurdur. Bu durumda aslında Gurmanc lehçesinin eski Türk kültürünü ne kadar temsil ettiğini gösterir bir belgedir[11][11].
Muş Bulanık’taki Hesanan Aşireti bir Türkmen aşireti olup, alt kollarının adı; Karacık, Karaca, Seyithan, Ağalar ve Meman şeklindedir. Bu aşiretlerin yerleştiği köylerin orijinal köy adları da Türkçedir. Fakat aşiret mensupları günümüzde tamamen Gurmanc lehçesinde konuşmakta olup, kökenleri ile ilgili gerçeklerden habersizdirler. Hatta içlerinden bazıları PKK terör örgütüne katılmıştır.
Günümüzde Diyarbakır’daki Saruhan adlı Türk aşiretinin kökenleri Ege Bölgesi’ne dayanmaktadır. Osmanlılar zamanında isyan ettiklerinden bir bölümü yerinde bırakılırken, diğer mensupları Zonguldak ve Diyarbakır’a sürülmüştür. Bugün bu aşiretten bazıları da PKK’ya katılmışlardır.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254522
Yine 16. yy Osmanlı arşivlerinden derlenerek hazırlanan Mardin sancağındaki aşiret, köy ve kişi adları incelendiğinde, bu zamanda Mardin’deki yer adları ile aşiret adlarının ezici çoğunlukta Türkçe olduğu, ayrıca Kürt adıyla hiçbir topluluğa rastlanmadığı görülmektedir [12][12].
Paris Üniversitesi Hukuk Doktoru olan Messoud Fany’nin Anadolu’daki incelemeleri sonucunda 1933 yılında kaleme aldığı “Kürtler ve Sosyal Gelişimleri” adlı eserinde, bu tarihte özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri içerisinde Diyarbakır, Beyazıt (Ağrı), Mardin, Elaziz, Malatya ve Urfa’da Türklerin çoğunlukta oldukları, diğer iller içerisinde de Hakkâri ve Muş hariç Türkmen, Türk ve diğer Türk grupları ile Kürtlerin nüfuslarının aynı olduklarını belirtilmiştir[13][13].
Kendisi de Hormek Aşireti’nin reislerinden olan M. Şerif Fırat, bugün Kürt denilen unsurların eskiden Kurtbaba denilen grup olduğu ve sonradan bunlara Babakürdi dendiğini, Baba Kürdilerin yani Kürtlerin bugün İran’ın güney hududuyla Kerkük ve Süleymaniye’nin dağlarında, Türkiye’de ise Siirt’e bağlı Pervari ve Cizre, Van’a bağlı Gevaş, Hakkâri’ye bağlı Şemdinan, Bitlis’e bağlı Hizan, Batman’a bağlı Beşiri ve Sason ilçeleri ile Garzan bölgesinin bir kısmı ile Muş’un dağlık alanlarında yaşadıklarını aktarmıştır[14][14]. Cumhuriyet yıllarının ilk dönemlerine şahit olmuş Fırat’ın ifadesi ile Paris Üniversitesi Hukuk Doktoru Mesut Fani’nin beyanlarının birbiri ile ne kadar isabetli olduğu ortadadır.
Günümüz Irak’ında yaşayan Türkmenlerin çoğunluğunun, 19. asırda Abdulhamit tarafından petrol alanlarını korumak için bölgeye yerleştirildikleri bilinmektedir. Türkler bölgeye 9. asırdan beri hâkim olup, 17 devlet kurmuşlardır. Sadece her devletin 30–200 bin arasında ordusu mevcuttur. Ortaçağda Türkmenia olarak adlandırılan bu bölgede şimdi Türk varlığından söz edilmemektedir. Bölgenin tüm türküleri Türkçedir. Eski türkülerimizi yazan ve bu Türkülerde yaşantılarının inceliklerini vurgulayan bölgedeki Türkler nereye kaybolmuştur. Bu tür konular açıklanamayan hususlardır. Urfa ilinin halkının tamamı Türk, Türkmen, Döğer, Arap, Çerkes ve Hıristiyan azınlık olduğu halde şimdi Türk varlığı silinmiştir. İşte bugün Gurmanc dediğimiz halk yukarıda adını saydığımız 17 Türk devletini kuran milletin torunlarıdırlar.
Özellikle yabancı araştırmacıların ve devletlerin yönlendirmesiyle ilk etapta Gurmanclar, sonra Türkmenler ve bugün de Zazalar Kürtleştirilmekte ve bölgenin tüm grupları siyasal bölücü amaçlar için Kürt adı altında toplanmaya çalışılmaktadır.
Burada önemli bir nokta da Kürt adının ne anlama geldiği meselesidir. Şu an Türkiye Türklerince kullanılan biçimiyle “Kürt” şekli, sadece Türkiye Türkçesinde var olup Kürt şivelerinde, dünya dillerinde ve diğer Türk dillerinde bu ifade “Kurt/Kurd” şeklinde olup, coğrafi yer adlandırması olarak da “Kurdistan” kelimesi kullanılmaktadır.
Türkiye Türkçesinde ise aslen Turkman adının Türkmen, Gurkan adının Gürkan olarak zikredildiği gibi Kurd ve Kurdistan adı Kürt ve Kürdistan olarak zikredilmektedir. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi bu ad, ne Kart-Kurt seslerinden ne de Ağaç kütüğü anlamına gelen, Türkçe Kürüt-Kürt kelimelerinden kaynaklanmaktadır. Kürt adı Türklerin sembolü olan ve Hunların özellikle kendi sembolleri yaptıkları “Kurt” kelimesinden gelmekte olup, Türk inanç sisteminin bir ürünüdür. Günümüzde Rusya’da bir Türk özerk devletinin adı Başkurdistan oluşu da bunun için delil durumundadır.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254523
Ahlat, Van ve Muş bölgesinde Sökmeli veya Ahlatşahlar devleti diye bilinen devleti kuran Sökmen Bey’in gerçek adı aslen “Sokman” olup, Türkçede yiğit, kahraman anlamlarına gelmektedir. Bu isim ortaçağ Türkçesindeki değişimlerden dolayı “Sökmen” şeklini almıştır. Türkçedeki “Kaf” sesi Türkçenin Arapçadan etkilenmesi ile “Kef” sesi şeklini almıştır[15][15].




Kürtler bayraklarında sarı, kırmızı ve yeşil renkleri kullanarak, bunların milli renkleri olduğunu ifade etmişlerdir. Büyük Selçuklu devletinin bayrak ve sancaklarının tamamı sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşmuştur. Orta Asya’daki Türk köylü kıyafetleri de ağırlıklı olarak bu üç renk üzerine oluşturulmuştur. Dolayısıyla Kürtlere ait ne varsa Türklerde de vardır. TDAV düzenlediği Türk çocukları etkinliklerine katılan Başkurt Türklerinin milli kıyafetlerinin sarı, kırmızı ve yeşil renklerden ibaret olması dikkatimi bu ilişkiye çekmişti.
Kürtlerin günümüzde Sivas’tan Basra’ya kadar uzandığı iddia edilen coğrafya içerisinde yaşadıkları söylenmektedir. Fakat bu coğrafya içersinde bulunan yerlerdeki geçmiş tarihlerde inşa edilen kale, cami, kervansaray, bimaristan (hastane), hamam, çeşme gibi tarihi eserlerin incelenmesi yapıldığında, bu eserleri yapanların ve yaptıranların Türkler, Bizanslılar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar oldukları ortaya çıkmaktadır. Geçmiş tarihin gerçek vesikası olan bu abideleri yapanlar arasında Kürt adının geçmemesi çok ilginç ve önemlidir. Eğer bu coğrafyada yaşayan halka Kürt denilmiş olsaydı, bu eserleri yapanları anlatan ve eserler üzerinde kazılı olan yazıtlarda Kürt adına rastlanılması gerekmez miydi?
Hıristiyanlık dini günümüz Ortadoğu’sunda ortaya çıkıp gelişmiştir. Hz. İsa’nın peygamber olarak ortaya çıktığı dönemden sonra, Doğu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyasında yaşayan Ermenilerin, Gürcülerin, Süryanilerin, Rumların ilk Hıristiyanlarla münasebetleri anlatıldığı halde, hiçbir Hıristiyan kaynağında Sivas’tan Basra’ya kadar olan yerlerde yaşadığı söylenen Kürtlerden ve onlara gönderilen Hıristiyan propagandistlerden bahsedilmemektedir.
Hz. İsa’nın peygamberliği duyulduğunda dünyanın her yerinden özellikle de Ön Asya’daki tüm milletler, bu daveti duymuş ve bu peygamberi araştırmaya gelmişlerdir. Hıristiyanlığın ilk yayıldığı yerler de öncelikle Ön Asya’dadır. Anadolu’daki Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Araplar ve Türklerin bir bölümü Hıristiyan olurken Kürtlerin Hıristiyanlığı seçmemeleri imkânsızdır. Eğer Kürtler, gerçekten Hıristiyanlığın ortaya çıktığı ve yayıldığı ilk 3. ve 4. yüzyılda Ortadoğu’da yaşıyor olsalardı kendileri ile alakalı mutlaka kayıtlar da var olmalıydı. Bu durum bize Kürtlerin, Gürcü ve İran vesikalarında bahsedildiği gibi 5. asırdan sonra bu bölgeye geldiklerini ve İranlıların etkisi ile İran’da yaşayan Kürtlerden bazılarının Zerdüştlüğü benimsediklerini göstermektedir.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254529
Siyasal Kürtçülerce, Kürtlerin İslamiyet’ten önceki dinlerinin Yezidi dini olduğu ve Kürtlerin ateş ile güneşe taptıkları ifade edilmiştir. Ama yine Anadolu coğrafyasında hiçbir Yezidi ve Ateşgede tapınağına rastlanılmamıştır. Mardin ve Hakkâri de var olan birkaç Yezidi tapınak kalıntılarının da İranlılardan kaldığı bilinmektedir. Eğer iddialar gerçek olsaydı, Anadolu’da bir tane de olsa Zerdüşt tapınağı kalıntısının bulunması gerekirdi.
Kur’an’da da Ortadoğu’da yaşayan birçok halktan ve kavimlerden bahsedilmiştir. O dönemin İslam eserlerinde de birçok milletin adı zikredilmiştir. Fakat ne Kur’an’da ne de İslam eserlerinde Kürt olan bir sahabeden, tabiinden ve tabe-i tabiinden bahsedilmektedir. Bunun gibi Anadolu’nun ortasından Arabistan topraklarına kadar var olduğu söylenen Kürt milletinden de bahsedilmemiştir. Bu da Kürtlerin o dönem bir millet değil küçük bir grup olarak var olduğunu göstermektedir. Gurmanclardan ise hiç söz edilmemiştir. Dolayısıyla bu durumda Gurmancların 9. yy.’dan sonra bölgeye geldiklerinin ispatıdır.
İslam eserlerinde 7. yy.’dan sonra İran bölgesindeki Ekrad adı verilen ve şimdilerde Kürt toplumunu karşıladığı vurgulanan topluluklardan bahsedilmektedir. Buda Gürcü tarihinde Kürtlerin bölgeye getirilişinin anlatıldığı tarihin sonrasına denk gelmektedir ki, bu veriler Kürtlerin M.S. 5. yy .’da Ortadoğu’ya geldiğinin ispatıdır.
Osmanlı arşiv kayıtlarında birçok Yörük ve Türkmen aşireti içinde Ekrad Türkmeni ve Ekrad Yörükanı tabiri kullanılmıştır. Türklüğü kesin olarak bilinen aşiretlere Ekrad denildiği gibi, şimdilerde Kürt olarak sayılan aşiretler o gün için Türkmen ve Yörük olarak ifade edilmiştir. Bu konuda Cevdet Türkay’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatler adlı eseri tetkik edildiğinde; Kürt, Türkmen ve Yörük aşiretleri içinde Ekrad adının aynı anda kullanıldığı görülecektir[16][16].
Kürt, Gurmanc ve Zazalarda var olan nevruz, doğum, evlilik, ölüm, düğün, sünnet gelenekleri, tarım, hayvancılık, kilimcilikle ilgili kültürel unsurlar, halk inançları, deyimler, türküler, maniler, destanların tamamı, Türk toplulukları ile aynılık göstermektedir. Sevinç ve hüzünlendiren unsurlar, hayata bakış tarzı bile aynılık göstermektedir. Sadece Balkan kökenli olup da batı toplumunu ile etkileşmiş bazı Türk topluluklarının kültürel unsurlarında değişmeler az da olsa yaşanmıştır. Ama Türkmenler, Yörükler, Gurmaclar ve Kürtler arasında hem fiziki hem de kültürel fark yoktur. Hatta birçok Balkan göçmeni Türk ile Gurmanc ve Kürtlerin örf ve adetlerinde de birebir aynılık görülmektedir.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254530
Kürt, Gurmanc, Zaza ve Türkiye Türklerinin örf ve adetleri birebir aynılık gösterirken, Arap, İran, Süryani, Ermeni, Keldani ve Rumların örf ve adetlerinin çok farklı olduğu ortadadır. Örf ve adetler paralelindeki yaşantı milletlerin kökenlerini belirlemekte tek başına olmasa da çok önemli bir kriterdir.
ÖMER ÖZÜYILMAZ
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254531
Orta Asya’da Kürt Adının Ortaya Çıkışı


Orta Asya’da Kürt Adının Ortaya Çıkışı

Kürtlerin kökenleriyle ilgili bir diğer önemli bulgu da, Asya’nın Sibirya bölgesine yakın, Moğolistan’ın kuzey batısında Baykal gölü ve Altay dağları civarındaki Yenisey ırmağı yakınında bulunan bir anıttır. Günümüzde Tannu-Tuva Özerk Muhtar Türk Cumhuriyeti içinde kalan bu alanda, Kürtler tarafından bir İlhanlık veya bilinen ilk Kürt beyliğinin izleri vardır[1][1].
Bu anıt Rus Radloff tarafından Elegeş ırmağının doğu yakasında bulunmuş ve Danimarkalı Thomsen tarafından okunmuştur. M.S. 650 yılı öncesine ait olduğu tespit edilen anıta, bulunduğu yerden dolayı Elegeş yazıtları adı verilmiştir. Çok büyük bir bitevi taş yontularak üzeri yazılmış olup; yere gömülü bulunan bu taşın, topraktan yukarısı 320 cm, en geniş yeri 60 cm enindedir. Bu koca taşı, Yenisey Kürtleri, kendi hükümdarları için mezar anıtı olarak dikmiştir. “Elegeş Yazıtı”nın 8. satırında şu sözler yazılıdır:
“(Men) Kürt El-Kan Alp-Urangu, altunlug keşigim bantım belde; El’im, Tokuz-kırk yaşım.” 14. yüzyıllık bu Türkçe cümleleri, bugünkü dilimize şöylece aktarabiliriz: “(Ben) Kürt İl-hanı (hükümdarı) Alp-Urungu’yum, altından yapılmış okluğumu bağladım belim; El’im (Devletim ve Milletim) ben 39 yaşımda öldüm.”[2][2].Bu kayıt bize Kürtlerin bu dönemde Türkistan’da yaşayıp, bir devlet kurduklarını, dillerinin Türkçe olduğunu ve devletin yapısının Türk mefkûresine göre şekillenmiş olduğunu göstermektedir. Kürtlerin varlığını gösteren bilgiler sadece anıtla sınırlı değildir. O çevrede çok sayıda Kürt adlı bölgelere ve Kürtlerden kalan hatıralara rastlanılmıştır.


Afganistan’daki Herat şehrinin 20 km kuzeyinde, Herirud nehrinin sol sahilinde, Timur devleti zamanında çok meşhur olan “Ulenknişin” yaylasının batısında bir köy vardır ki adı “Kürtnişin”dir[3][3]. Bu adla bir köyün varlığı, buralarda halen Alp Urungun’un neslinden gelen Türk kökenli olan Kürt ailelerin yaşadıklarını göstermektedir. Bugün Rusya sınırları içerisinde Başkurdistan adında bir özerk cumhuriyetin varlığı da çok ilginçtir. Bu özerk cumhuriyetin adının günümüzde Kuzey Irak’ta oluşturulmaya çalışılan Kürdistan devleti adıyla da birebir aynilik göstermektedir.
Fahrettin Kırzıoğlu Kürtlerin Türklüğü adlı eserinde, Rusya sınırları içerisinde kalan Tannu-Tuva muhtar Türk Cumhuriyetinde Kürt adlı göçebe bir Türk topluluğun yaşadığını belirtmektedir.Ahlat Kitabeleri adlı esere göre de “Cengiz Han bir kabileyi himayesi altına aldığı zaman ona bir bey tayin ederdi ki buna Kürt denirdi” şeklinde kayıt vardır ki[4][4],bu son derece önemlidir.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254532
Ebul Gazi Bahadırhan’ın, Secere-i Terakime isimli eserinde Ceyhun nehri kenarında “Kürtiş” isminde bir yerden bahsetmekte, burada yaşayan uruğun adının da Kürdler olduğunu ifade etmektedir[5][5].
Akkoyunlular ve Karakoyunlular savaşında esir alınan Karakoyunlular arsında Sultan Ahmet, Halil Bey’in kardeşi İbrahim, Kürt Osman, Hamza-i Emirlü, Mansur Beğ-i Afşar, Kara Khükmek, Kör Ümmet, Topal Abbas gibi beyler vardır [6][6].
Kürtlerin yaşadıkları coğrafya olan bölgenin en doğusundaki bu Yenisey Kürtlerinden yerlerinde kalanlar, sonradan doğudan gelen yeni göçlerin baskısı ile batıya göçmüşler ve İrtiş ırmağı ile Tobol suyu boylarına yerleşmişlerdir. Bu yeni yurtlarındayken, batıdan Don Kazaklarından Hatamanı Yermakı’nın, 1581–1582’de İrtiş boylarını birlikleri ile Ruslar hesabına istilası ve Ortodoksluğu zorla yaymak istemesi üzerine, Türk Mollaları bunları 16. yy sonlarında İslam dinine kazandırmış ve Kam (Şaman) dinini bıraktırmışlardır. Son 400 yıldan beri bu eski Yenisey Kürtlerinin Batı Sibir’de oturanlarına “Kürtak” denilmektedir. Çarlık döneminde bunlara resmi olarak “Tara Tatarları, Tobol Tatarları” ve yurtlarına da “Kürtak Heskaya Volost” denilmiştir. Kürtak-ların dilleri Türkçedir. Kazım Mirşan’ın tespitlerine göre, Türkiye Türkçesinde olmayan fakat proto Türkçe olup Gurmancede, Kürtçede ve diğer Türk dillerinde varlığını sürdüren kelimelerin birçoğunun Tatar Türkçesinde bulunmaktadır. Bu da Kürt boyları ile Tatarlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyması açısından önemli bir noktadır[7][7]. Günümüzde Şırnak ilinde Tatarlar adında bir aşiret var olup, aşiret mensupları Gurmanc lehçesi konuştukları halde kendilerinin Türk soyundan geldiklerini bilmektedirler.
ÖMER ÖZÜYILMAZ
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254533
[1] Kırzıoğlu, a.g.k., s.21.

[2] Orkun H. N., Eski Türk Yazıtları, İstanbul, 1940, s.180,81.

[3] Arvasi, a.g.k., s.46.

[4] San, a.g.k.s ,21

[5] Taneri A.Türkistanlı Bir Türk Boyu Türkler, Ankara,1976, s.160.

[6] Ebu Bekr-i Tihrani, a.g.k., s.135.

[7] Kırzıoğlu, a.g.k., s.23.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254595
Şark Sorunu’nun Ortaya Çıkışı

Şimdilerde Kürt sorunu olarak bildiğimiz konu, ilk defa 1815 yılında Viyana Kongresi sırasında Rus delegasyonu tarafından Şark Meselesi olarak ortaya atılmıştır. Şark Meselesi başlığı daha sonra, İngilizler ve Fransızlar tarafından da sık sık gündeme getirilerek Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir baskı unsuru olarak kullanılmıştır.
Fransız tarihçisi Albert Sorel, “Aslında Türkler Avrupa’ya ayak bastığı günden beri Şark Meselesi zuhur etmiştir” demektedir. Bu sorunun kaynağını Hilal-Salip kavgasından ziyade İslam’ı temsil eden Türk ve Avrupalı kavgası olarak görmek daha akıllıcadır392.
Şark meselesinin ana ayağını Ermeni ve Kürtlerin (aslında Gurmanc) Osmanlıdan koparılması oluşturmaktadır. Bu çalışmanın ilk ayağı Ermenilere karşı uygulanmış olup, Ermenilerin Katolikleştirilmesi amaçlanmıştır. Gaziantep Şeriyya Sicil defterindeki bir kayıtta; ”Ayıntab naibine Ermeni taifesinden Çukur mahallesinde oturan bazı Ermenilerin eski ayinlerini bırakıp, kiliselere gelmedikleri ve Millet-i Efranciyanın (Batılı Misyonerlerin) onlara menfi telkinatta bulundukları için bazı Ermenilerin Kadı naibine şikâyette bulundukları…” vurgulanmaktadır. Bu nedenle daha 1700’lü yıllarda bazı Ermeniler mezhep değiştirerek Katolik olmuşlardır. 1830 yılında ise Osmanlı ülkesindeki Katolik Ermeniler ayrı bir millet olarak kabul edilmiş ve bu zamandan sonra Fransa’nın Osmanlı Devletinin iç işlerine müdahalesi ortaya çıkmıştır393.
Robert Koleji vasıtasıyla Ermeniler için özellikle oluşturulan Ermeni tarihi ve kültürü çalışmalarının akabinde, Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan Gurmanc, Soran, Goran ve Kürt lehçeleri ile konuşan tüm aşiretler, Kürt adı altında toplanmaya çalışılarak, yeni bir millet oluşturulma faaliyetleri başlamıştır. Aynı çalışma yine Anadolu’nun doğusunda yaşayan Azeriler için de uygulanarak, Azerilerin de Türk toplumundan koparılmasına çalışılmıştır. Daha öncede zikrettiğimiz gibi Kürt olarak toplanmaya çalışılan bu gruplara bir tarih ve edebiyat oluşturma gayretleri de hız kazanmıştır. Gurmanc, Soran, Goran ve Kürtlerin en önemli özellikleri Ortadoğu’da su ve petrol yataklarının tam da üstünde yaşıyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu öz Türk halkları, kendi milletinin bağrından koparılarak küçük oluşumlar şeklinde organize edilip sömürülmeye hazır hale getirilmek istenmiştir.
Ruslar sıcak denizlere inme hayaliyle daima Anadolu toprakları ve Mezopotamya üzerinde hak iddia edip, bu bölgeleri sömürgeleştirerek, Balkan ülkeleri örneğinde olduğu gibi kendi nüfuz alanı içerisine almak istemiştir. Dolayısıyla Ruslar Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda ayrılıkçı bir yapı oluşturmak amacıyla 1700’lü yılların sonunda faaliyetlere başlamışlardır. İlk Kürtçe sözlük denemeleri ve akabinde de eski uygarlıkları Kürtlerle akraba yaparak, Kürtlere yalancı bir tarih yazımı faaliyetleri Rusların bu çalışmalarıyla oluşturulmaya başlamıştır. 1919 yılındaki Bolşevik ihtilali Rusların bu çalışmalarını sekteye uğratmış, akabinde de İngilizler ve Amerikalılar petrol bölgelerini ele geçirmek ve bölgede güçlü bir Müslüman devletin varlığını engellemek için Kürdistan ve Ermenistan devletlerini oluşturma gayretlerine hız vermişlerdir. 1898–1940 yılları arasındaki İngiliz arşiv belgelerinden alınan raporlar batı dünyasının Ortadoğu ve Anadolu hakkındaki emellerini net bir biçimde ortaya koymaktadır.
25 Ocak 1898 tarihli Markiz Salisbury’den Sir N. O’Conner’a yazılan rapor: “…Türkiye’nin Karadeniz’e çıkan Boğazları ve Bağdat’a kadar olan Fırat vadisi Rusları ilgilendirir. Diğer taraftan Türkiye’nin Afrika toprakları ve Bağdat’tan aşağı kalan bölümleri bizi ilgilendirir. Buralarda İngiliz çıkarları vardır” 394.
28 Mayıs 1906 tarihli Sir E. Grey’den Sir C. Macdonald’a ait raporda “…Japon heyetine Ruslarla yaptığımız anlaşmayı bugün söyledim. Biz Girit, Makedonya ve Türk-İran sınırı için Ruslarla anlaşmaya vardık. Türkiye konusunda yıllarca önce Ruslarla yaptığımız haritada olduğu gibi her ikimizin çıkarlarına uygun hareket ediyoruz…” demektedir.
25 Ağustos 1908 tarihli Mr. C.H. Fitzmaurice’den Mr. Tyrell’e “…benim o zamanlar Urfa-Birecik’te Ermeniler için çalıştığım zamanlarda, kendisini Ermeni milli örgütünden tanıdığım ve hükümetimize çalışan bir Ermeni’ye Sir Willcock’un Mezopotamya hakkındaki planlarını aktardım ve Sir Willcock’un planlarını ona verdim. Şayet Mezopotamya demir yollarından sonra sulama tesisini de yaparsak, Musul’da her istediğimiz elde etme şansına sahip olacağız…”396.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254596
3 Eylül 1912 tarihli Mr. Marling’den Sir e. Grey’e “…örgütün üyesi olmayan (Genç Türkler) Kamil Paşa’nın idaresinde bir kabine kurulabilir. Diğer taraftan Kamil Paşa’ya hükümet ve harp bakanı baskı yapabilir. Şimdilik seçim hazırlıkları ile meşguller. Tanin gazetesinden anladığımıza göre örgütün politikası Avrupa’ya karşı olacaktır. Şimdi durum yalnız Balkanları ve Avrupa’yı değil fakat Arapları, Ermenileri, Kürtleri ve diğerlerini de imparatorluktan ayırmaya çalışmak olmalıdır. Türkiye’de yapacağımız propaganda örgütün Türkiye’yi uçuruma sürüklediği ve mutlak ortadan kalkması gerektiği şeklinde olacaktır…”397 .
8 Haziran 1913 tarihli Sir G. Buchanon’dan Sir E. Grey’e “…Ruslar Türkiye sınırında bir ayaklanmaya katlanamayacaklarını bildirdiler. Majestenin hükümeti (İngiliz) Türk sınırında yaşayan Kürtler arasında huzursuzluklar çıkartıyorlar. Zayıf Türk idaresi bunu bastıramaz ve biz buna katlanamayız dediler…”
Belge 567’ye Mr. Fitzmaurice’nin eki “…Osmanlının eski süvari birliklerinde Ermeni ve Kürt subaylar vardı. Biz bunları Ermeni ve Kürt bölgelerinde kullanabiliriz…” 399.
31 Ağustos 1919 tarihli Mr. Kerr’in 241. sayfadaki notlarına baktığımızda şunları görüyoruz: “1918’in Ekim ayında General Allenby Emir Faysal’a garanti verdi. Ayrıca Fransız büyükelçisi ile Rus dışişleri arasında 13-16 Nisan 1916’da Sykes-Picot anlaşması yapıldı. Buna göre;
1-Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis Ruslara bırakılıyor.
2-Van (Hakkâri kastediliyor), Bitlis, Siirt, Aladağ, Akdağ, Yıldızdağ, Zara ve Harput bölgesinde birer Kürt devleti kuruluyor…”400.
Burada Rusların gözetiminde bir büyük Ermeni devleti ve küçük ölçekte birkaç tane Kürt devletçiği düşünülmüştür. Böylece güçlü bir Kürt birliği engellenip, istenildiğinde rahatça ezilecektir.
26 Haziran 1919 tarihli Lloyd George’den Memorandum “… 2- Fransızlar Suriye mandasını, İngilizler Mezopotamya’yı, Amerika ya da İngilizler Ermenistan’ı, Boğazlar ve İstanbul’u, İtalyanlar belki Kafkasya’yı alacaklardır…”401 .
Yine İngiliz belgelerindeki ilginç bir veri Irak kökenli Kral Faysal içindir. İngilizler Kral Faysal’a vaatlerde bulunarak, Arapların Türk askerlerini arkadan vurmasını ve Türklerin savaşı kaybetmesini sağlamışlardır. Ama yine aynı İngilizlerin daha sonraki yıllarda Faysal için yazdıkları notlar ibret vericidir.
20 Aralık 1919 tarihli Earl Derby’den Lord Curzon’a “…Fransa’nın, Suriye, Ermenistan, Anadolu ve İstanbul üstündeki isteklerine İngiltere artık engel olmalıdır. Faysal komedisi çok ileri gitmiştir. Faysal bize ve Suriyelilere göre bir hiçtir. İngiltere tarafından yaratılmış çöpten bir adamdır. Bir sıfatı ve etkisi yoktur. Eğer İngiltere bu adama bir krallık vermek istiyorsa Bağdat’ı versin…”402 .
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254597
19 Ağustos 1919 tarihli Amiral Webb’den Lord Curzon’a “…Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ile de bir Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor. Ben Amerikan misyonerlerinin tehlikeli hareketlerinden korkuyorum. Din etkisinde kalıp halkın büyük çoğunluğu Müslümanlara kötü davranacaklardır…”
27 Ağustos 1919 tarihli Mr. Hohler’den Mr. C. Kerr’e “…Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Diğer taraftan Wilson beni korkutuyor, ajanları daima hatalar yapıyorlar. Noel’e gelince, fanatiğin biri. Ermenistan’ın ve Kürdistan’ın sınırlarının kesin olmadığı konusunda sizinle aynı fikirdeyim…”
İngiliz Yüksek Komisyonunun belge numarası 498 olan rapora göre, “…Kürt sorunu Mezopotamya’da tatminkâr bir sınır oluşturmak içindir. Şerif Paşa’nın konferansa gelip Kürtleri temsil etmek arzusu ciddiye alınmaz…”405.
4 Aralık 1919 tarihli Mr. Ryan’nın raporu şöyle: “…gerçi Majeste hükümetinin Kürt meselesinde büyük çıkarı olduğu doğrudur, bu sadece Mezopotamya ile ilgilidir ve sırf orayı korumak içindir dedim…” 406.
26 Aralık 1919 tarihli Türk meselesinde üçüncü toplantında şunlar deniyor: “…Kürt kabileleri İngiliz ve Fransız hâkimiyetine konacak, Kürdistan’da hiçbir şekilde Türk bırakılmayacak. Bir tek Kürt devleti mi yoksa birçok küçük Kürt devletleri mi kurulacağı düşünülecek. Ermenilere Amerikalılar vasıtasıyla silah sağlanacak…”407.
25 Aralık 1919 tarihli Mr. Ryan’nın raporuna göre, “…Panislamizm’i ezmeliyiz, bu tıpkı batıdaki milliyetçilik gibidir. Bizim şimdiki amacımız bölmek, arkadaş gibi davranıp kazanmak ve sonra da hükmetmek olmalıdır…”
11 Ocak 1920 tarihli Mr. Vansittart’tan Lord Curzon’a, “…Erzurum yeni kurulacak Ermeni devletinin başşehri olacaktır… Gerçek ve mantık Trabzon’dan Adana’ya kadar uzanan Ermenistan’ın inşasının çok zor güç olacağıdır…” 409 .
16 Şubat 1920 Londra Konferansı’nın 258. sayfasındaki belgeye göre, “…İngiltere Kürt devleti kurmak istedikleri bölgede çok fazla maden olduğundan eminler…” Sayfa 280’deyse şunlar deniyor: “…Lord Curzon Erzincan’ın da Ermenilere verilmesini, Karadeniz’de de bir Lazistan kurup Ermenilerin mandasına vermek istiyor, bu teklifi diğer delegeler tarafından kabul edilmiyor.”410

10 Mart 1920 tarihli İngiliz Dışişleri Banlığındaki toplantıda şu karar alınıyordu: “…1-İstanbul resmen işgal edilecek ve buna bahane olarak Türkiye’deki azınlıklara kötü davranıldığı ileri sürülecek…” 411
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254598
14 Şubat 1920 Patrik l. Doretheos’tan Lloyd George’a, “…Türkiye’nin akıbetinin tayin edildiği şu günlerde, doğu sorunuyla çok yakından ilgileri ve çıkarları olan Patrik, İstanbul ile ilgili olan ve milli arzuları açıklayan bir beyanname verdi…”412.
26 Mart 1920 Amiral Sir F. De Robeck’ten Lord Curzon’a, “…Kürdistan Türkiye’den tamamen ayrılıp özerk olmalıdır. Ermenilerle Kürtlerin çıkarlarını bağdaştırabiliriz. İstanbul’daki Kürt Kulübü Başkanı Said Abdulkadir ve Paris’teki Kürt delegesi Şerif Paşa emrimizdedir…”413 .
20 Eylül 1920 tarihli Mr. Ryan’nın Anadolu milli hareketi hakkındaki notu, “…İtalyanlar politik ve ekonomik bakımdan Türkiye’yi emmek istiyorlar. Kürtlerin Türklerden ayrılmaları çok güç. Böyle olmakla beraber Majestenin hükümeti onları Kemalistlerle Bolşeviklere karşı kullanabilirler…” 414.
27 Kasım 1920 Sir H. Rumbold’dan Lord Curzon’a, “…eğer çok şiddetle askeri harekete geçmezsek milliyetçiler üstünlüğü ele geçirecekler, üstelik korkumuz, halkın çoğunluğu tatmin edici Bolşevik prensiplerin Türkiye’ye sızmasıdır. Biz kendimizi Bolşevizm’e karşı İslam’ın koruyucusu gibi göstermeliyiz. (…)Ayrıca şimdiye kadar Rusları İslam’ın düşmanı zanneden İslam dünyası yavaş yavaş uyanıp gerçek düşmanlarının İngiltere olduğunu anlamaya başladı…”415.
Zaza, Gurmanc ve Kürtlerin, Türklerden koparılması için ortaya konan İngiliz oyunlardan birisi de 1920 yılındaki Paris Barış Konferansı’nda, Ermeni Bogos Nobar Paşa ile Şerif Paşa’nın ilan ettikleri Kürt-Ermeni işbirliğidir. Bu işbirliği bizzat Kürtler tarafından şiddetle kabul edilmemiştir. Bu anlaşmaya göre Türkiye toprakları üzerinde Ermenistan ve Kürdistan devletleri kurulması amaçlanıyordu. Bu oyuna Gurmanc, Zaza ve Kürd halkı büyük bir tepki vererek karşı çıkmış, bu isyanlarını mektup ve telgraflarla başta Paris, İstanbul ve Ankara’ya göndermişleridir. İlk kurulan mecliste, Doğu kökenli milletvekillerinin açıklaması, bize bu insanların ne denli kahraman ve vatanperver olduklarını göstermektedir. Bu açıklamalardan bazıları şu şekildedir;
Millet Meclisi’nde Dersim mebusluğu yapan Diyap Ağa; “…hepimiz biliyoruz ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslımız ve neslimiz birdir. Ne Türklük ne de Kürtlük davası vardır. Hepimiz biriz, kardeşiz, isimlerimiz bile aynıdır. Hepimiz bir ananın bir babanın çocuklarıyız, dinleri, diyanetleri, kabileleri birdir. Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırmak için tuzaklar kuruyorlar… Tanrı birdir. Muhammed onun elçisidir ve Tanrı doğruların yanındadır…”
Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey; “…İngilizler Kürd arkadaşlarımıza cahil diyorlar, Kürtleri temsil edemez diyorlar. Cahilliğin anlamı İngiliz politikalarına uymamak ise, itiraf ediyorum biz cahiliz… Millet Meclisi toplantıya çağrılmış, halka mebuslarını seçmesi gerektiği bildirilmişti. Kürtler serbest alanda bir baskı altında olmayarak seçime katıldılar. Eğer Kürtler ayrılık gayrılık gütselerdi, bu seçime katılmaz, arkasını döner, kendi düşüncesini gerçekleştirmeye çalışırlardı… Musul’u istiyoruz ve alacağız, İngiliz siyasetinin yanı başında kanlı kuyular hazırlayacak olanlar yine Kürtlerdir.”
Hakkâri Mebusu Mazhar Müfit Bey; “Lord Curzon Kürtlerin aslında Turanlı yani Türklerin amcaoğlu olduklarını ve bugüne kadar Türklerle beraber yaşadıklarını, memleketin felaketlerine birlikte katlandıklarını bilmiyor mu? Curson bilsin ki, bu yüksek meclisin kurulmasından çok önce, ben Bitlis’te bulunduğum zaman İngiltere’nin etkisindeki kötü Sadrazam Ferit Paşa, Kürdistan’ı Ermenistan’a ****** çekmek isterken Kürtler hemen yurtseverlik davranışına geçmişlerdir. Bitlis’in Zağo Bucağına girmek isteyen ve Musul’dan gelmiş olan İngiliz müfrezelerini Kürtler ne yapmışlardır. Bir avuç Kürt onların askerleriyle, toplarıyla savaşmışlar, İngilizleri içeri sokmamışlardır. İngilizler dikkat etsinler de, bizim olan Musul’u almak isterlerken Irak’ı elden kaçırmasınlar, çünkü bu insanlarla aramızda öyle bağlar vardır ki, dünyanın sonuna kadar kopmayacaktır. O bağ İslamlıktır. Basra’da bir şiir bestelenmiştir. Deniyor ki; Türkler Basra’dan gideli, ben oğlu Şad’a düşmüş garip bir ana gibiyim. Ey Şat yürü, onlar bize gelmezlerse, bizi Türklere götür… Kürtlerin Türklerden ayrılmak imkânı yoktur. Çünkü ikisi bir tek toplumun çocuklarıdır…”
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254600
Kürt sorunu adı altında sömürü ve bölme planlarının ana konusunu, yeniden bir millet oluşturma gayreti oluşturur. Batılılar ilk bölümde de ifade ettiğimiz gibi yeni bir millet oluşturma gayreti ile birbirine yakın şiveleri konuşan Ortadoğu’daki Türk bakiyelerini Kürt adı altında toplayarak onlara yeni bir tarih ve edebiyat kazandırmayı amaçlamaktadırlar.
Görüldüğü gibi Kürt sorunu adı verilen konu tamamen batı dünyasının sömürü emellerinden kaynaklanmaktadır. Ortadoğu’nun zengin su, maden ve petrol havzalarına sahip olmak amacıyla tertiplenmiş, bu bölgede küçük ve güçsüz devletçiklerin meydana getirilerek kontrol edilmesi hedeflenmektedir. Kürtler, Gurmanclar ve Zazalar Selçukluların Anadolu’ya geldikleri dönemde Sultan Alparslan’ın ordusunda, Haçlı Seferleri sırasında İslam dünyasının korunmasında, Kurtuluş savaşında ve Kıbrıs Barış Hareketi döneminde daima Türk kardeşleriyle birlikte aynı milletin bakiyeleri olarak mücadele etmişlerdir. Kıbrıs Barış Hareketi sırasında Batman askerlik şubesi önünde kilometrelerce kuyruk oluşmuş, yaşlı insanlar dahi askere gitmek için hükümet temsilcisine yalvarmıştır.
Sonuç olarak Kürtler, İranlı Sasaniler tarafından M.S. 466 yılında Hindistan ve Pakistan’ın kuzeyinden İran’a göç ettirilen Hun kökenli veya Hunlar içerisinde yaşamış Asya kökenli bir topluluktur.
Gurmanclar ise Türkistan, Afganistan ve Doğu İran’da yaşayıp, 700’lü yıllardan sonra asırlarca devam edecek Türk göçleriyle gelip, Anadolu’da ve Irak’ta yurt tutmuş, çoğunluğunu Oğuz kökenli Türklerin oluşturduğu topluluklardır. Gurmanclar, bazı yönleri ile Türkiye’nin batısında yaşayan Türklerden de daha fazla Türk dil, örf adet ve kültürünü yapılarında barındırmaktadırlar. Bu nedenle ülkemizin resmi ve sosyal yönetim unsurları Gurmancları, Kürtleri ve Zazaları, tıpkı Kırgız, Azeri, Kazak, Çuvaş, Gagavuz, Türkmen v.b. Türk toplulukları gibi kendi ırkının bir bölümü olarak kabul etmeli ve bunu ders kitaplarında işlemelidirler.
Azteklerin İspanyolca konuşması, Afrika’daki birçok ülkenin resmi dilinin İngilizce olması, Amerikan ve İngiliz siyahîlerinin İngilizceden başka bir dil bilmemesi bunların kökenlerinin İspanyol, İngiliz ve ABD’li olduğunu göstermediği gibi Kürtlerin ve Gurmancların Türkiye Türkçesinden farklı bir dil kullanmaları da onların ayrı bir millet olduğunu göstermez.
Kaldı ki Türkiye Türkleri diğer Türk cumhuriyetleriyle lisan itibari ile anlaşamamaktadırlar. Eğer sadece lisan mevzusundan yola çıkacak olursak Türkiye Türklerini, dünya Türk varlığından ayrı bir konuma sokmamız gerekir.
Türklerin yaşadığı her coğrafyada Kürtler, Gurmanclar ve Zazalar yaşamaktadır. Doğu Anadolu’daki Türk büyüklerinin kabirleri ve Türk kültür eserleri Batı Anadolu’dan daha fazladır. Bölgedeki yaşanan kültür tamamen Orta Asya Türk kültürünün kalıntısıdır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun her karışı Türk kokmaktadır.
Kürt ve Gurmanc kültürü üzerine ülkemizde daha fazla araştırma yapılmalıdır. Ülkemizde İran ve Irak Kürtleri üzerine yapılmış akademik çalışma yok denecek kadar azdır. Bu konudaki verilerimiz dahi yabancı kaynaklardan aldığımız bilgilerden ibarettir.
Türk toplumu Hindistan’da, Çin’de, Rusya’da, Avrupa’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da asimile edilerek yok olan Türklerin varlıklarını hatırlamalı ve birer büyük Türk unsurları olan Kürt, Gurmanc ve Zazaların da bünyesinden kopartılmasına müsaade etmemelidir.
ÖMER ÖZÜYILMAZ


392 Çay, a.g.k., s.13.

393 Çay, a.g.k., s.17.

394 Ulubelen E., İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye , İstanbul, 2006, 12

396 Ulubelen, a.g.k., s.65.

397 Ulubelen, a.g.k., s.113.

399 Ulubelen, a.g.k., s.160, 162.

400 Ulubelen, a.g.k., s.176.

401 Ulubelen, a.g.k., s.177.

402 Ulubelen, a.g.k., s.180.

405 Ulubelen, a.g.k., s.188, 189.

406 Ulubelen, a.g.k., s.198.

407 Ulubelen, a.g.k., s.199.

409 Ulubelen, a.g.k., s.201, 202.

410 Ulubelen, a.g.k., s.208.

411 Ulubelen, a.g.k., s.212.

412 Ulubelen, a.g.k., s.215.

413 Ulubelen, a.g.k., s.247.

414 Ulubelen, a.g.k., s.256.

415 Ulubelen, a.g.k., s.260
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#254601
Kürt sorunu adı altında sömürü ve bölme planlarının ana konusunu, yeniden bir millet oluşturma gayreti oluşturur. Batılılar ilk bölümde de ifade ettiğimiz gibi yeni bir millet oluşturma gayreti ile birbirine yakın şiveleri konuşan Ortadoğu’daki Türk bakiyelerini Kürt adı altında toplayarak onlara yeni bir tarih ve edebiyat kazandırmayı amaçlamaktadırlar.
Görüldüğü gibi Kürt sorunu adı verilen konu tamamen batı dünyasının sömürü emellerinden kaynaklanmaktadır. Ortadoğu’nun zengin su, maden ve petrol havzalarına sahip olmak amacıyla tertiplenmiş, bu bölgede küçük ve güçsüz devletçiklerin meydana getirilerek kontrol edilmesi hedeflenmektedir. Kürtler, Gurmanclar ve Zazalar Selçukluların Anadolu’ya geldikleri dönemde Sultan Alparslan’ın ordusunda, Haçlı Seferleri sırasında İslam dünyasının korunmasında, Kurtuluş savaşında ve Kıbrıs Barış Hareketi döneminde daima Türk kardeşleriyle birlikte aynı milletin bakiyeleri olarak mücadele etmişlerdir. Kıbrıs Barış Hareketi sırasında Batman askerlik şubesi önünde kilometrelerce kuyruk oluşmuş, yaşlı insanlar dahi askere gitmek için hükümet temsilcisine yalvarmıştır.
Sonuç olarak Kürtler, İranlı Sasaniler tarafından M.S. 466 yılında Hindistan ve Pakistan’ın kuzeyinden İran’a göç ettirilen Hun kökenli veya Hunlar içerisinde yaşamış Asya kökenli bir topluluktur.
Gurmanclar ise Türkistan, Afganistan ve Doğu İran’da yaşayıp, 700’lü yıllardan sonra asırlarca devam edecek Türk göçleriyle gelip, Anadolu’da ve Irak’ta yurt tutmuş, çoğunluğunu Oğuz kökenli Türklerin oluşturduğu topluluklardır. Gurmanclar, bazı yönleri ile Türkiye’nin batısında yaşayan Türklerden de daha fazla Türk dil, örf adet ve kültürünü yapılarında barındırmaktadırlar. Bu nedenle ülkemizin resmi ve sosyal yönetim unsurları Gurmancları, Kürtleri ve Zazaları, tıpkı Kırgız, Azeri, Kazak, Çuvaş, Gagavuz, Türkmen v.b. Türk toplulukları gibi kendi ırkının bir bölümü olarak kabul etmeli ve bunu ders kitaplarında işlemelidirler.
Azteklerin İspanyolca konuşması, Afrika’daki birçok ülkenin resmi dilinin İngilizce olması, Amerikan ve İngiliz siyahîlerinin İngilizceden başka bir dil bilmemesi bunların kökenlerinin İspanyol, İngiliz ve ABD’li olduğunu göstermediği gibi Kürtlerin ve Gurmancların Türkiye Türkçesinden farklı bir dil kullanmaları da onların ayrı bir millet olduğunu göstermez.
Kaldı ki Türkiye Türkleri diğer Türk cumhuriyetleriyle lisan itibari ile anlaşamamaktadırlar. Eğer sadece lisan mevzusundan yola çıkacak olursak Türkiye Türklerini, dünya Türk varlığından ayrı bir konuma sokmamız gerekir.
Türklerin yaşadığı her coğrafyada Kürtler, Gurmanclar ve Zazalar yaşamaktadır. Doğu Anadolu’daki Türk büyüklerinin kabirleri ve Türk kültür eserleri Batı Anadolu’dan daha fazladır. Bölgedeki yaşanan kültür tamamen Orta Asya Türk kültürünün kalıntısıdır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun her karışı Türk kokmaktadır.
Kürt ve Gurmanc kültürü üzerine ülkemizde daha fazla araştırma yapılmalıdır. Ülkemizde İran ve Irak Kürtleri üzerine yapılmış akademik çalışma yok denecek kadar azdır. Bu konudaki verilerimiz dahi yabancı kaynaklardan aldığımız bilgilerden ibarettir.
Türk toplumu Hindistan’da, Çin’de, Rusya’da, Avrupa’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da asimile edilerek yok olan Türklerin varlıklarını hatırlamalı ve birer büyük Türk unsurları olan Kürt, Gurmanc ve Zazaların da bünyesinden kopartılmasına müsaade etmemelidir.
ÖMER ÖZÜYILMAZ




392Çay, a.g.k., s.13.

393Çay, a.g.k., s.17.

394 Ulubelen E., İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye , İstanbul, 2006, 12

396 Ulubelen, a.g.k., s.65.

397 Ulubelen, a.g.k., s.113.

399 Ulubelen, a.g.k., s.160, 162.

400 Ulubelen, a.g.k., s.176.

401 Ulubelen, a.g.k., s.177.

402 Ulubelen, a.g.k., s.180.

405 Ulubelen, a.g.k., s.188, 189.

406 Ulubelen, a.g.k., s.198.

407 Ulubelen, a.g.k., s.199.

409 Ulubelen, a.g.k., s.201, 202.

410 Ulubelen, a.g.k., s.208.

411 Ulubelen, a.g.k., s.212.

412 Ulubelen, a.g.k., s.215.

413 Ulubelen, a.g.k., s.247.

414 Ulubelen, a.g.k., s.256.

415 Ulubelen, a.g.k., s.260

Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.

WhatsApp iletişim