Nizip.com
Üye ol
Genç Muhabbet

Sessiz geminin hikayesi

Görüntülenme: …

fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#236203


Sessiz geminin hiayesinin aşagıda anladıtldıgı gibi oldugunu sessiz gazetelerden aldıgımız duyumu paylaşmak istedim ancak ne kadar dogru oldugunu şahitlerin isbat etmesi vya anlatması gerekecek amma olay kahramalarının çogu hayatta degil





Nazım Hikmet'in annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an...

Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı... İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...

1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi...
Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı...

1916’ya gelindiğinde Celile Hanım‘la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı...


***



O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı...
Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanım’ın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı...

Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu...
O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi...
Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celile’nin yeğeni Oktay Rıfat’ın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o...


***


Heybeliada’da okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi...
Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi...
Yahya Kemal hafta sonları “Genç Nazım Hikmet’e Türkçe ile şiir dersleri” verirken, İstanbul’un en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanım’la yakınlaştı...

Nazım’a verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı...
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazım’ın ve Necip Fazıl’ın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu...


***
Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi...
Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı...
Hocası olan Yahya Kemal’e şöyle dedi:
“Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim...”
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı...

Necip Fazıl “Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden” sözleri nedeniyle “Kodes” adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda...








***

Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemal’in aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu...

“HOCAM OLARAK GİRDİĞİNİZ BU EVE BABAM OLARAK...”
Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti...
Necip Fazıl’dan sonra bir gün Yahya Kemal’in siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı...
Kâğıtta Yahya Kemal’e hitaben şöyle yazıyordu:
“Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz...”
Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu...
Bir süre Celile Hanım’ın evine gelmedi...
Genç Nazım’la karşılaşmaktan çekindi...
Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbul’un kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka “evet” demişti...
Artık evlenmek istiyordu...

Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu eviliğe yanaşmıyordu...

***

Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:
“1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum...
Bu kadın yazın adada otururdu...
Ben de orada idim...
Deli divane olmuştum...
Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi...
1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu...
Ben müthiş muzdariptim...
Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi...
Gider gitmez benim için boşalıverirdi...

Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı...
Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı...
Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu...
Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim...
Gitmeyeceğine yemin etmişti...

Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum...
***
Müthiş bir acıyla yerimden kalktım...
İskeleye doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı...
Sert bir lodos esiyordu... Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim...
Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı...
Çok para verince biri ikna oldu...
Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı...
Denizde çalkalanıp duruyorduk... Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı...
Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum...
Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik...

Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım...
Yoktu...
Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim...
Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım...
Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim...”
***
“Kan ter içinde Bostancı’ya geldim...
Vakit hayli geçti...
Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim...
Aradılar taradılar birini buldular..
Yine bir sürü para verdim...
Arabayla yola koyuldum...
Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım...
Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım...
Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş... Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu...
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim...
Sabahleyin, doğru eve çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaşdolaş olduk...”
***

Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu...
Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmet’ten ve etraf ne der diye ürkmekten?..

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemal’e bir mektup yazdı, şöyle diyordu:
“Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim...
Gelmedin mahzun oldum...
Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi...
Çok çok göreceğim geldi...
Beni niye aramadın...
Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum...”

Hiçbir zaman o evlilik olmadı...
Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten...

NAZIM HİKMET’E YARDIM ETMEDİ...
Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden...
Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu...
Sosyalistti...
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu...
Celile artık yaşlanmıştı...
O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu...
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsü’nde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği...
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsü’nden geçiyordu...
Büyük aşkını gördü...
Ama yanına gitmedi...
Bir zamanlar “Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum” diyen genç Nazım Hikmet’in kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celile’ye destek imzasını vermedi...
Hızla uzaklaştı oradan...
***

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemal’in...
Şöyle yazıyordu:
“Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930’da Sirkeci garında gece saat 10’da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...”
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Paris’e giderken, Sirkeci Garı’nda vermişti Yahya Kemal’e göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği...

SESSİZ GEMİ...

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir...
Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri...
Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır...
Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu...
Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir...
***
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan...
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol...
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli...
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli...
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu...
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu...
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler...
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden...
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden...”
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#236205
Sessiz  geminin  hikayesi
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#236206
Sessiz  geminin  hikayesi
Celile Hanım
Celile Hanımın baba tarafından dedesi, Polonya ihtilali sırasında ülkesinden kaçarak Türkiye’ye sığınan(1848),sonrasında Müslüman olup Türk ordusunda kahramanca hizmetleri sırasında şehit olan Constantin Borzenski ( Mustafa Celalettin Paşa) dir-ona adını veren dönemin sadrazamı Ali paşadır. Mustafa Celalettin Paşa ortaöğreniminden sonra Mühendishane-i Humayun’a girer ve Mühendishane müdürü Ömer Paşa gayet beğendiği, takdir ettiği bu genci kızı Sıdıka ile evlendirir. Bu evlilikten Celile Hanımın babası, ileride Abdülhamid’in yaveri olacak Enver Paşa doğar. Celile Hanımın annesi ise, yine Türkiye’ye iltica eden Alman kökenli Müşir Mehmet Ali Paşa’nın kızı Leyla Hanım’dır. Neticede ailede Alman ve Polonyalı kanı vardır.
Celile hanım özel mürebbiyeler tarafından yetiştirilir, hatta Enver Paşa’nın yaverlik döneminde saray ressamı olarak İstanbul’a yerleşmiş olan İtalyan ressam Fausto Zonaro’dan özel dersler alır.
1900’lü yılların başında güzelliğiyle nam salar Celile Hanım.
Zamanın valilerinden ve tasavvuf edebiyatıyla uğraşmış şairlerinden olan Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey’le evlenir. Bu evlilikten iki çocuğu olur. Samiye Yaltırım ve Nazım Hikmet
Bu evlilik 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru boşanmayla neticelenir. Bunun arkasından resim çalışmaları için Berlin’e gider.

https://www.hafif.org/imaj/Racine/thumbs/spm-a1862.jpg Sessiz  geminin  hikayesi
Samih Rifat Bey (kızkardeşinin eşi)1922

Yahya Kemal ona aşıktır. Dedikodular neticesinde ilişki 1917’de biter. Oğlu Nazım bu ayrılığa karşı çıkmıştır. Hatta Yahya Kemal’in zehir içerek intihar etmeye kalkıştığı bile söylenir bu aşk için. O dönemde de Paris’e gider Celile Hanım resim çalışmak için ve dedikodular biter.
Mehmet Fuat onun için şiirler yazar. Mehmet Fuat’ın annesi Piraye, Celile Hanım’ın oğlu Nazım Hikmet’le evlenir. İki ailede bu evliliğe karşı çıkar. Celile Hanım, Piraye’nin iki çocuklu dul bir kadın olmasından dolayı, Piraye’nin babası ise Nazım Hikmet’in komünist olmasından ötürü ömrünü cezaevlerinde geçirmeye aday bir adamla evlenmesini istemez. Ancak sonunda aşkla sarmalanan bu iki insan evlenir.
Dönemin öteki kadın ressamları gibi, Celile Hanım’ın da portre türünde resimler yapmaktan hoşlandığı ve daha çok da aileden kişilerin portrelerini çalışmaya ağırlık verdiği görülür.
Portrenin yanında, ilgi alanına giren ikinci konu, çıplak etüdleridir.
Çağdaş resmimizde çıplak konusunun, Çallı kuşağı ressamlarıyla 1910’lu yıllarda başlayarak, belirli standartlar düzeyinde işlendiği dikkate alınırsa, Celile Hanım’ın genç yaşında bu konuya ilgisini yöneltme cesareti çıplakların önemini daha iyi anlataiblir.
Celile hanım portrelere özellikle ağırlık vermiş, önemsemiştir. Kızının, oğlunun, damadının, annesinin ve kendi portrelerinin oluşturduğu bu portreler dizisi , genel olarak bir portre ressamı olan hocası Zonaro’dan, onunla çalışan diğer sanatçılar gibi, onunda bu konudan esinlendiğini gösteriyor
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#236207
Sessiz  geminin  hikayesi
Nazım Hikmet, annesi Celile Hanım ve kız kardeşi Samiye ile


Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım'dır.
Annesi Celile Hanım, piyano çalan, ressam denilebilecek ölçüde iyi resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa'nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya'dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu'na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki'nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 - ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu'nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et modernes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım'ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa'nın (Karl Detroit) kızı olan Leyla Hanım'dır. Leyla Hanım'ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat'ın annesidir.
Babası Hikmet Bey, Selanik'te, Hariciye Nezareti'nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nazım Paşa'nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nazım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik'in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nazım'ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep'e, Nazım'ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul'a gelirler. Hikmet Bey'in İstanbul'daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye'ye atanır.
bay x Üye
Üyelik: 2010-05-14 Herkese açık mesaj: 69
#236209
aşk......
her ne varsa bu alemde aşka dair.....
her hali güzel(mi)?
yahya kemal ve celile için bakınca ,büyük aşk,romantizm,sevda,mutluluk vs.
ya genç nazım için?
ben bu olayı ilk duyduğumda palavra gibi gelmişti...sağ cenahın büyük üstadlarından yahya kemal tasvib edilemez bir ilişkinin baş aktörü olarak ,hem de nazım hikmet'in annesi ile? inanamamıştım.ama..doğruydu..hatta Nazım'ın dindarlara karşı olmasının psikolojik altyapısı bu olaya bağlanırdı.Doğru olabilir.
soruyu tekrarlayalım ;aşkın her hali güzel (mi)?
cevabını ise edebiyattan madem konuşuyoruz,din ve siyaset yollu değil ,edebiyat yollu vermeye çalışalım;
iki romanı peşi sıra okumak lazım: Balzac'ın VADİDEKİ ZAMBAK ve Stendhal'in KIRMIZI VE SİYAH
her iki romanda -bütün romanlarda olduğu gibi-yasak aşk üzerine
Vadideki zambak;adı gibi temizlik ve saflık sembolü madam Mortsauf'un herşeye rağmen beyaz zambak gibi aşkın yanısıra nezaheti bir arada yaşayacak ve anneliği herşeyin üstünde tutarak ,onuru ve saygınlğı hakkedecektir..
Kırmızı ve Siyah'ta ise;yasak aşk,cesaret ,sevginin sınır tanımazlığı gibi kavramlarla Madam Renal'i göreceksiniz.
konuyu dağıtmayalım;aşkın her hali güzelmidir?

"öyle bir geçer zaman ki " diye bir dizi var..şu an popüler ..konusu tam da bu konuştuğumuz olaylarla ilgili..osman karakteri,çocuk bakış açısı ile verilince ,baba ve caroline ne itici oluyor?halbuki o dizideki kaptan yerine yahya kemal'i koy ,caroline yerine ise cemile'yi(burda cemile ile celile'nin benzerliği tevafuk oldu)
yılar geçsede insan hep aynı insan..
habil ile kabil arasındaki ilk çatışma bile,eş seçiminde yaşanmış...
coskun Üye
Üyelik: 2005-08-18 Herkese açık mesaj: 1.551
#236219
ilk etapta gayrı meşru bir ilişki hatıra geliyor.
Varsa veballeri ahirete göç etmişler hesabı bize düşmez.

Asıl önemli olan ise ölüm hakikatını hatıra getiren bu şiirin yazılış maksadının farklı olması.
Gerçi bu farklılık benim için çok şey ifade etmiyor.
Yahya Kemal aşkmı celile mi ne anlarsa anlasın ben ölüm anlıyorum.
Güzel bir sözün tecellesi zuhur etti nazarım.
"müzik aşıkın aşkını fasıkın fıskını arttırır" diye demiş....

Dolayısıyle şiirden ilahi bir ikaz alanlar oldugu gibi, ciğerleri kavrulan maşuğa müştak bir aşıkın hisleri de anlaşılabir.
Nerden bakarsan misali.
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#236220
AŞK HİKAYESİ (67294 Hit)

Başımdan bir kova sevda döküldü
Islanmadım, üşümedim, yandım oy!
İplik iplik damarlarım söküldü
Kurşun yemiş güvercine döndüm oy!

Yağmur yorgan oldu, döşek kar bana
Anladım ki kendi gönlüm dar bana
Alev dolu bardakları yâr bana
Sunuverdi içtim içtim kandım oy!

Sevgi ektim, naz biçmeye çalıştım
Ne zamana, ne kendime alıştım
Kırk senede yedi hasret bölüştüm
Yedi dünya bana düştü sandım oy!

Gönül şahinimi yordum gerçeğe
Sonsuzda yüzümü sürdüm gerçeğe
Teselliden kanat kırdım gerçeğe
Tecellinin sinesine kondum oy!

üstad abdurrahim karakoçdan sanırım şiir çok şeyi anlatıyor
fsoyarik Üye
Üyelik: 2005-05-06 Herkese açık mesaj: 5.099
#236221
Aslında ben burada olayın tarzından çok osmanlı ne kadar demokrat olduguna ışık tutmak için bu konuyu açtım iki insan bir birine aşık olmuş bundan daha güzel ne olablir nasip olsaydıda evlenselerdi zira Nazım HİKMETİNDE akibeti belki daha farklı olabilirdi (Tabi insan iradesine baglı olarak demek istedim ) görüyormusunuz en kudretli paşası olan ENVER PAŞA nın atalarının kim oldugu işte bu osnamlını gerçek manada ırkçı ve emperyalist olmadıgının en güzel bir örnegi
Selamlar
müslüm bozkurt Üye
Üyelik: 2006-03-24 Herkese açık mesaj: 128
#236225
Fatih Bey! gerçekten güzel bir paylaşım ellerinize sağlık.

Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.

WhatsApp iletişim