Hep hikmetli konusan Lokman Hekim'in derisi siyah, dudaklari da kalinmis.
Degerli sozlerini duyan birisi, bir gun bakmis ki, hayalinde buyuttugu Lokman, siyah yuzlu, kalin dudakli biri.
Saskinlikla yuzune bakarken Lokman Hekim, adamin icinden gecenleri Allah'in izniyle anlamis olacak ki, sunlari soylemis:
- Neden oyle saskin bakiyorsun? Boyayi mi begenemedin (!), yoksa boyaciyi mi (!)
Sonra da ilave etmis:
– Bak, demis, benim ne yuzumun siyahliginda, ne de dudaklarimin kalinliginda bir tesirim vardir.
Onlari Yaratan oyle yaratmis, oylesini uygun gormus.
Benim tercihim degil...
Evet, insanlarin yuz guzelligi, yahut da cirkinligiyle kendilerine bir pay cikarmalari son derece yanlistir.
Ne guzellikte bir etkisi vardir, ne de cirkinlikte.
Her ikisini de yaratan ve layik goren Yuce Allah'tir.
Insan ise kendi iradesiyle yaptiklarindan sorumludur.
Millî sairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii'ne her gittiginde
orada iki gozu iki cesme aglayan yasli bir zata rastlamaktadir. Bu yasli
zat, basindan gecen cok ilginc bir olayi kendisine anlatinca, Mehmet Akif
Ersoy bundan cok etkilenmis, bu yasli zatla aralarinda gecen konusmayi
bizlere soyle nakletmistir:
Sabah namazlarini kilmak icin Sultan Ahmet Camii'ne gidiyorum. Her sabah
ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabin bir kenarina oturmus olan, saci
sakali bembeyaz olmus ihtiyar bir adami, umitsizce bedbin bir sekilde
durmadan aglarken goruyorum.
O kadar agliyor ki, aglamadigi tek bir dakikaya rastlayamadim. Bunun
sebebini cok merak ediyordum. Nihayet bir gun o yasli zatin yanina
sokuldum ve 'Muhterem' dedim,
"Niye bu kadar agliyorsun? Allah'in rahmetinden bir insan bu kadar umitsiz
olur mu?" Yasli gozlerle bana bakti ve:
"Beni konusturma! Neredeyse kalbim duracak," dedi. Ben anlatmasi icin cok
israr edince basindan gecen olayi aglaya aglaya soyle anlatti:
"Efendim, ben Abdulhamid Han cennet mekânin devrinde orduda bir
binbasiydim. Emrim altinda olan bir birligim vardi. Bu askerî gorevime
annemin ve babamin vefatina kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince
istifa etmek istedim. Cunku bir hayli servetimiz vardi. Bu mal ve mulkun
basinda durmak, onlarin carcur olmamasi icin gerektigi sekilde ilgilenmek
gayesiyle, bir istifa dilekcesi yazip Sadâret makamina gonderdim.
Dilekcemde dedim ki: "Annem de babam da vefat etti. Falan yerde
magazalarimiz, filan yerde gayrimenkullerimiz vardir. Netice itibariyla
bunlarla ilgilenecek, ticarî islerin yurumesi icin magazalarin basinda
duracak bir nezaretciye ihtiyac vardir. Bu vesileyle sayet kabul
buyurulursa, gorevimden istifa etmek istiyorum."
Bu dilekceyi yazdiktan bir muddet sonra, dogrudan dogruya hunkârdan bana
bir yazi geldi. Heyecanla gelen mektubu actim ve okudum. Orada istifamin
kabul edilmedigi yazilmisti. Oyle anlasiliyordu ki, istifa dilekcem bizzat
padisaha gonderilmisti. Ben istifa dilekcemi yenileyip, bir daha verdim.
Fakat bana yine ayni cevap geldi. Bunun uzerine bizzat sultanin huzuruna
cikip, kendisiyle sifâhî olarak gorusup istifami vereyim diye dusundum.
Abdulhamid Han gercekten cok celâdetli bir padisahti. Ben yaveriyle gorev
icabi uzun zaman bir yerde kalmistim. O, sultanin hâllerini bize
anlatirken 'Abdulhamid faytonda giderken faytonun saginda ve solunda
bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardi' derdi. Efendim Allah
ona rahmet eylesin, Abdulhamid Han evliyaullahtan bir zatti. Iste ben
durumumu anlatmak icin bizzat o celâdetli ve hasmetli padisahin huzuruna
ciktim ve:
"Hunkârim, sizden istifamin kabulunu rica edecegim, durumum ise boyleyken
boyle" diyerek istifa sebebimi anlattim. Bunun uzerine bir muddet derin
derin dusundu. Yuzundeki ifadeden istifa etmemi istemedigini anliyordum.
Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha israrci oldum. Abdulhamid Han
cennet mekan, benim boyle israr ettigimi gorunce, bakislarini bana
cevirip, ofkeli bir tavirla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi
hareket yaparak, "Haydi seni istifa ettirdik!" dedi. Tabiî ben istifamin
kabul edilmesi sebebiyle cok sevindim. Ve hic vakit kaybetmeden
memleketime donup islerimin basina gectim. Derken bir gece muthis bir ruya
gordum. "Âlemi mânada, butun ordular bir araya toplanmis teftis
ediliyordu. Son savasi vermek uzere, memleketin sarkinda ve garbinda
savasan tum ordulari bizzat Peygamber Efendimiz teftis ediyordu.
Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm, Yildiz Sarayi'nin onunde duruyor, butun
Turk ordusu Efendimizin huzurundan gecerek buyuk bir disiplin icerisinde
teftis veriyordu. O esnada orada Osmanli padisahlarinin ileri gelenleri de
vardi. Sultan Abdulhamid Han cennet mekân ise, edebi hurmetle, kemerbestei
ubûdiyetle Kâinatin Efendisi'nin hemen arkasinda duruyordu. Butun ordular
huzurdan tek tek geciyordu. Derken sira, benim istifa etmeden once komutam
altinda bulunan birlige geldi. Fakat birligin basinda kumandani olmadigi
icin askerler darma daginikti.
Bu hâli goren Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm, Abdulhamid'e donup:
"Ey Abdulhamid! Bu ordunun kumandani nerde?!" buyurdu. Bunun uzerine
Sultan Abdulhamid, mahcup bir hâlde basini onune egmis olarak, hurmeti
edeple Efendimize:
"Ya Resûlallah! Bu ordunun kumandani istifa etti. Bu konuda cok israr
ettigi icin biz de onu istifa ettirdik.." dedi.
Bunun uzerine Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm "Senin istifa ettirdigini,
biz de istifa ettirdik." buyurdu.
ALLAH MUHAFAZA.RABBIM HEPIMIZI O'NUN (SAV) SEFAATINE NAIL EYLESIN INSAALLAH.
Dine pek inanmayan bir sabun imalatçısı bir gün konuşmakta olduğu bir hocaya, “sizin anlattığınız dinin dünyaya bir faydası olsaydı, insanlara bir iyilik getirseydi, aradan geçen bunca zamana rağmen hala kötülük ve kötü insanlar kalır mıydı?”der.
Hoca efendi adamın yüzüne şöyle bir baktıktan sonra:
“ – Senin yaptığın sabunlar da bir işe yaramıyor anlaşılan. Zira bir işe yarasaydı, ortalıkta hâlâ kir ve pislik kalır mıydı? der.
Sabuncu itiraz eder: “ Adamlar sabun kullanmıyorlarsa benim suçum ne?”
Hoca efendi hemen taşı gediğine koyuverir: “ Peki insanlar dinin getirdiklerine uymuyorlarsa bunda dinin suçu ne?
Yıllar önce,bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacıyla çok
uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı
gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu
tutmuş. Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.
Yolda yürürken köşe başında birisi"Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin
akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: "Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye
satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim". Bu işe
pek aklı ermemiş ama merak işte. Duramamış ve adama bin akçe vererek o
nasihati satın almış.
Nasihat şöyleymiş: "KADERDE NE VARSA O ÇIKAR".
Ve yoluna devam etmiş..İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş
"bir nasihat bin akçe" diye.
Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış.
İkinci nasihat da şöyleymiş: "GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR"
Son kalan bin akçesi ile yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe
başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyormuş. Adam bir parasına
bakmış, bir de nasihatı satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o
nasihatı satın almış.
Son nasihat ise şöyleymiş: "HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".
Parasız yoluna devam etmiş. Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile
karşılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine
neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki:
Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde
de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir
türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye".
Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne varsa o çıkar".
Aşağı inmeye karar vermiş. İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş.
Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler.
Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım.
"Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın,
diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş.
Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar,
kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala
götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.
Adam yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış. Evinin camından içeri
bakmış. Bir de ne görsün; karısı genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen
kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş : "Hiç
bir iş aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten
sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "Bey, sen gittiğinde ben
hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.
Ülkenin birinde, kurda kuşa hükmeden bir padişah varmış....
Günlerden bir gün halkının arasında halk gibi dolaşırken kuşçular çarşısına uğramış. Bir ara gözü kekliklere ilişmiş. Bir gurup kekliğin üzerindeki varakta,
"Tane işi: fiyatı 1 altın" yazıyormuş. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha varmış. Onun yaftasında da 300 altın yazmaktaymış.
Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılmış ve sormuş:
"Hayırdır, bunun diğerlerinden farkı nedir ki, diğerleri 1 iken, bu 300 altın?"
Satıcı, "Beyim bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor. Tüm keklikler bir araya gelince avcılar da toplanan keklikleri rahatça avlıyorlar" demiş.
"Satın alıyorum" demiş Padişah.
Vermiş 300 altını ve hemen oracıkta vurduruvermiş kekliğin kafasını.
Satıcının gözleri faltaşı gibi ve de şaşkın:
"Ne yaptınız mirim, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken;
Hıristiyan din adamlarından biri,ülkemize gelerek küçük bir çocuktan kendisine o şehirdeki kiliseyi göstermesini ister.
Çocuk kilisenin kapısına kadar papaza rehberlik eder.Ardından Kiliseye ulaştıklarında, papaz;
Aferin çocuğum,Yarın buraya gel de,sana cennetin yolunu göstereyim oldu mu?
Bunun üzerine Çocuk,papazın niyetini sezerek:
Efendi efendi! siz daha kilisenin yolunu bilmiyorsunuz,doğrusu merak ediyorum,cennetin yolunu nasıl gösterebilirsiniz ki?
Server Baba namında bir velinin yaşadığı zamanda devlet maliyesi çok sıkışık duruma düşer.
Padişah şöhretini duyduğu veliye haber gönderir.
Veli de bir miktar iksir tozu gönderir,
bakır eritilen kazanlara atılmasını söyler.
Yalnız aynı kazandan bir kepçe kendisine verilmesini ister.
Kendisine verileni de fakirlikten şikayet eden dervişine aynen verir.
Bir müddet sonra padişah bu sırrın kendisine öğretilmesini Server Baba'dan ister
ve ısrar eder. Server Baba:
-Bu mümkün değil, lakin bir kolayı var.
Ben bu sırrı yazar dilimin altına koyarım. siz de beni idam eder alırsınız.
Başka çare yok." der. idam edilir.
Dilinin altından alınan kağıtta sade şu söz yazılıdır:
Ser verip sır vermeyen Server Baba.
Eyvah ser de gitti sır da gitti.
Huzur bulmak için Bir gün bilge bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya
büyük bir ödül vereceğini ilan eder.Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır.
Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar.
Sonunda eserleri saraya teslim ederler.
Tablolara bakan kral,sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için
karar vermesi gereklidir.
Resimlerden birisinde sakin bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında
yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı
bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı. Resme kim baktı ise,onun mükemmel
bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.
Diğer resimde de dağlar vardı.. Ama engebeli ve çıplak dağlar.Üst tarafta
öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın
eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de
huzurlu gözükmüyordu.
Fakat kral resme bakınca,şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü.
Çalılığın üstünde ise,anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu.
Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyor...
Harika bir huzur ve sükûn örneği. Ödülü kim kazandı dersiniz.Tabii ki ikinci resim.
Kralın açıklaması şöyle idi:
"Huzur, hiçbir gürültünün, sıkıntının yada zorluğun bulunmadığı yer demek
değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir."
hocam döktürmüşsünüz yine.gerçekten birbirinden güzel hikayeler,ders çıkartmamız lazım.özellikle 3 nasihat çok hoşuma gitti.yüreğine sağlık hocam.teşekkürler
Yaaa ne demezsiniz efendim"hayat aceleye gelmez"değil mi?Asıl ben sizlere teşekkür ederim.sizlerin bu güzel sözleri,bizi daha ziyade araştırma yapmaya,yeni yeni paylaşımlar yapmaya sevk ediyor.selametle...
Günlerden bir gün,bir padişahın ganimet malından eline çok güzel ve tarif edilmez bir kumaş geçer. Terzi başını çağırtıp o kumaşı eline verir. Terzi başı kumaşı görünce aklı başından gider. Ve sanki hasta olur. Padişaha kaftan kesmek için yaklaşıp evvela tahmin için eline arşın alır:
- Sultanım, üstadlar, "bin ölç bir kes, ölçmeden kumaşa el vurmasın hiç kes (kimse) demişler", der.
- Sultanım, bu kumaş kaftan olmaya el vermez, diye söyler. Dörtte bir, çeyrek daha gerekir ki, hazret-i sultana layık bir kaftan olsun.
Padişah çaresiz:
- Biraz dursun, der ve buna uygun parça bulunması için şehir ve vilayet aransın, diye emreder. Her ne kadar şehir baştan başa aranır ve memleket boydan boya taranırsa da ona münasip kumaş ve o beze uyar bir yoldaş bulunamaz. Padişah çaresiz kalıp bir başka terziyi davet eder:
- Şu güzel kumaştan bana iyi bir elbise yapıver, diye söyler.
Usta terzi de :" Bismillah" deyip iki dizi üstüne gelir. Kumaşı söyle bir tahmin edip sındısını eline alır, Padişahın nasıl gönlünden geçerse işte tam öyle, mükemmel bir elbise biçer. Padişah överek ihsanlar eder. Terzi ihsanları alıp elbiseyi dikmeye gider.
Nice zaman sonra, bir gün padişah gezmeye çıkar. Şehri dolaşırken bir oğlan çocuğunu o eşsiz kumaştan bir elbise ile görür. Padişah hayret ederek elbisenin aslını teftiş edip araştırır. Çocuğun, o elbisesini diken adamın oğlu olduğunu öğrenir. Terziyi getirtip:
- Usta, bu elbisenin parçasını nerede buldun?
Terzi:
- Sultanım size dikilen elbisenin artan parçasıdır.
Padişah:
- Ya bizim terzibaşı "Bu kumaştan bir kaftan çıkmaz" derdi. Sen hem tam çıkardın hem de oğluna kaftan yaptın, nasıl oldu? der.
Terzi:
- Sultanım onun oğlu büyüktü; kaftan çıkmaz demesi onun içindi, der.
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır'ı fethe çıkmıştı. Ordu saatlerce Kocaeli'nin bağlık ve bahçelikleri arasında yürüdükten sonra mola verilmişti. Yavuz, Yeniçeri Ağasını çağırdı:
- Canım bir elma istedi, bul, bana getir, dedi.
Yeniçeri Ağası Yeniçerilerin dağarcıklarını araştırdı. Hiçbirinden elma çıkmadı, huzura döndü.
- Askerlerin dağarcıklarını arattım, yok Efendimiz, dedi. Yavuz'un yüzü tatlı bir renk aldı:
- Eğer bir askerimin üzerinde halkın bahçesinden koparılmış bir tek elma çıkmış olsaydı, Mısır seferinden vazgeçerdim.
SABAHIN ERKEN SAATLERİNDE. AÇARSINIZ. SÜTCÜNÜZDÜR GELEN.
SUTCUNUN LITRELIGINDEN KABINIZA DOKULEN BEYAZLIKTA SABAHIN GUZELLIGINE KAVUSURSUNUZ.
GOZUNUZDE PIRIL PIRIL BIR SABAH KAHVALTISI CANLANIR.
ICINIZDEN "BUGUN KAHVALTIYI BAHCEDE YAPALIM" DIYE GECIRIRSINIZ.
KAPI ÇALAR...
GELEN POSTACIDIR. KUCAGINDA BUYUKCE BIR PAKET.
UZATTIGI KAGIDA IMZA ATARSINIZ.
DAHA ONCEDEN ISMARLADIGINIZ KITAPLARA KAVUSMANIN SEVINCINI YASARSINIZ.
ZATEN TATILDE OLDUGUNUZDAN BU KITAPLARA COK IHTIYACINIZ VARDIR.
"ARTIK CANIM SIKILMAYACAK " DEYIP KEYIFLENIRSINIZ. EN COK MERAK ETTIGINIZI ALIP SEZLONGA UZANIRSINIZ.
KAPI ÇALAR...
KAPIYA KOSARSINIZ. YILLARDIR GORMEDIGINIZ BIR DOST GELMISTIR.
SEVINIRSINIZ.
SOHBETLERINIZ SAATLER BOYU HATTA BUTUN GUN SURER.
"YASAMAK NE GUZEL" DERSINIZ ICINIZDEN.
HELE BOYLE DOSTLAR VARKEN.
KAPI ÇALAR...
DURBUNDEN BAKARSINIZ.
KIMSEYI GOREMEZSINIZ.
DONUP YENIDEN KOLTUGA GOMULURSUNUZ.
BIR DAHA CALAR.
BAKARSINIZ, YINE KIMSE YOK.
TAM O SIRADA BIR DAHA CALINCA KAPIYI ACARSINIZ.
KOMSUNUZUN OGLU, ELINDEKI SOPAYLA ZILE UZANMAKTA.
MEGER TUZLARI BITMIS.
ICERIDEN TUZ GETIRIRKEN KENDI KENDINIZE SOYLENIRSINIZ.
"ELBETTE GOREMEM. KERATANIN BOYU BIR METRE."
BU KUCUK HADISE NESELENDIRIVERIR ORTALIGI.
KAPI ÇALAR...
DUSUP BAYILACAK KADAR SASIRIRSINIZ.
ASKERDEKI OGLUNUZ HABER VERMEDEN IZNE CIKMISTIR.
"OGLUM BENIM" DIYE HASRETLE KUCAKLARKEN GOZ YASLARINIZI ZAPTEDEMEZSINIZ.
MUTLULUGUNUZ OGLUNUZUN IZNI KADAR UZAR...
KAPININ HER CALISINDA SANKI MUTLULUGA KOSMAKTASINIZ.
HUZUR TUTER GOZLERINIZDEN. HER SESSIZLIKTE KULAKLARINIZ ZIL SESI ARAR...
VE KAPI ÇALMAZ...
O GUN EN BUYUK MISAFIRINIZ GELIR.
ADETA KAPIYI KIRMISTIR.
ALIP GIDER SIZI, SASIRIRSINIZ.
"NIYE HABER VERMEDI?" DIYE ICINIZDEN GECIRIRKEN;
"DOGDUGUNDAN BERI ZILE BASMAKTAYIM" DER. BIR SEYLER SOYLEMEK ISTERSINIZ O AN. AMA O ANDAN SONRA DILINIZ DONMEZ.
Devrin zalim insanlarından birisi hayatının sonunu geldiğini düşünerek büyük islam alimi İbrahim Etem Hazretlerinin huzuruna gider.
-Senden nefsimi aydınlatacak bazı öğütler vermeni rica ediyorum, der
Hiç Hiç bir manevi inanışı olmadığını bildiği ziyaretçisine, ibrahim Etem şu cevabı verir:
-Peki... sana nasihat edeceğim. Şu dört öğüdümü aklından çıkarma. Birincisi şu ki, İçinden Allah'a c.c. isyan etmek fikri geldikçe Allahın lütfu olan yeryüzü rızıklarını da yememeye karar ver.
adam irkilmiştir.
- Peki nasıl yaşayacağım.
-O halde yaşamana vesile olan rızkları ihsan edene isyan etmek reva mıdır?
Adam
-ikinci öğüdün nedir?
-Allah'a isyan edeceksen onun mülkünde oturma.
-Bu birincisinden de kötü... Çünkü bütün dünya onun. Nereye gideyim.
-O halde rızkını yediğin yurdunda barındığın kudrete isyan reva mıdır. Üçüncüsünü dinle, Allah'a isyan edeceksen seni görmesin.
Adam irkilmiş
-Ne mümkün... Her şeyi görüyor, içyüzünü biliyor.
-O halde rızkını yediğin yurdunda barındığın kudrete göz göre göre isyan reva mı? Dördüncüsü
bak dinle Ömrünün sonuna yaklaştığını anladın. Son nefesini vereceğin zaman Azrailden tevbe etmek için mühlet iste.
Adam şaşırır.
-Kabul etmez ki, madem ki vakit geldi çattı elden ne gelir...
-Bunu bildiğin halde neden nefsini nedametlerle tevbe etmeyecek kadar gafletkar günahlarla geçiriyorsun?
Ö K S Ü R Ü K Adamın biri çok kuvvetli öksürüyormuş, doktora gitmiş derdini anlatmış. Doktorda adama yanlışlıkla öksürük ilacı yerine müshil ilacı vermiş ve demiş ki: — Bir hafta boyunca yemeklerden sonra iç ve yanıma gel. Adam bir hafta sonra gelince doktor: — Öksürüğün nasıl oldu? Adamda: — Cesaret edipte öksüremiyorum ki!
YESIL ELBISE Yolda karsılastıgımızda ezan okunuyordu.
-"Gel seni camiye götureyim" dedim. "Bugün cuma biliyorsun."
-"Sende benim camiye gitmedigimi biliyorsun."dedi.
-"Biliyorum ama sebebini gerçekten merak ediyorum."
-"Ne bileyim,olmuyor iste. Hem pantolonumun ütüsü bozulup,dizleri cıkar diye endise ediyorum."dedi.
Gayri ihtiyari gülmeye basladım.
-"Herhalde saka yapıyorsun. Bunun icin cami terk edilir mi?
-"Ciddi söylüyorum. Giyimime ve özellikle yesile düskün oldugumu bilirsin."dedi.
Gerçekten de öyleydi. Giydigi birbirinden güzel elbiseleri; mutlaka yesilin bir bska tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-"Peki" dedim. "Hayatında hiç camiye gitmedin mi?"
-"Çocukken dedemle birkaç kere gitmistim. Hem o yaslarda dizlerimin asınacak diye herhalde endise etmiyordum. Fakat artık camiye gidebilece imi zannetmiyorum."
Söyledikleri beni son derece sasırtmıs ve bu konuyu açtıgıma pisman etmisti. Daha sonra tokalasııp ayrıldık. Onunla konusmamızdan iki ay sonra; kendisinin camide oldugunu söylediler.Hemen gittim. Bahcedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve yine yesiller vardı üzerinde . Yavasca yanına yaklastım ve Kısık bir sesle:
"Hani camiye gelmiyecektin ?" dedim
Hiç sesini çıkartmadı. Çünkü musalla tasının üzerinde, yesil örtülü bir tabut içinde yatıyordu..
нαуαℓ;111831 wrote:Gercekten Herkesin Ders Almasi Gerekn Bir Konu
Olumun Ne Zamn Gelecegi Belli Olmaz...... Allah Dogru Yoldan Sasirtmasin
Amiiiin amin.hayal kardeşim.ölüme hazırlıklı olmaktan başka da çaremiz yoktur zaten.Ahirette ilk hesaba çekileceğimiz konu da namaz ibadeti olacaktır.ifade edildiği gibi daha hayattayken taat ve ibadeti yapmaya gayret etmelidir.zira ahirette artık ibadet diye bir meşguliyetimiz olmayacaktır.mümkün mertebe 5 vakit namazlarımızı kılmaya,kazaya bırakmamaya gayret etmeliyiz.şairin ifadesiyle:
Unutmaki namaz Allahla bir buluşmadır,
okunan ayet ve süreler mevla ile buluşmadır.
Yani Rabbimizle başbaşa kalmayı kim dilemez ki.öyleyse bu vasıta namazdır.ve biz onu ihmal etmemeliyiz.
Ellerinize Saglik Hocam Gercekten Namaz Hayatimizdaki Yapacagimiz En Dogru Islerimizden Biri Allah Sonuna Kadar Onunla Birlikte Bizi Yaşlandirmak Nasip Eglesin
BAYKUSLAR VE NUSIREVAN Adaletiyle meshur Iran hükümdarlarindan Nusirevan tahta gectigi ilk yillarda, halka karsi o kadar zalim ve gaddarca davranmis, o kadar zevk-ü sefasina düskünmüs ki, millet artik canindan bikar hale gelmis, en ufak ses cikaran olsa kellesi gidermis. Iste bu zalim hükümdar Nusirevan, bir gün maiyetiyle beraber ava cikmisti. Yaninda gayet zeki bir de veziri vardi. Avlanirken bir ara digerlerinden ayrilan hükümdar, yaninda veziri oldugu halde bir suyun basina varip atindan indi ve bir müddet istirahata cekildi. Yesillikler üzerinde otururlarken, iki baykus gelip yakinlarina kondu ve ötmeye basladilar.
Baykuslarin o nagmeleri Nusirevan'in hosuna gitmis olacak ki, vezirine:
-Insan su kuslarin dilinden anlasa da ne dediklerini bilse... Kimbilir bu kuslar simdi neler söylüyorlardir? dedi.
Vezirin, derdini anlatmasi icin büyük firsat dogmustu:
-Sultanim ben bu kuslarin ne dediklerini biliyorum. Eger müsaade eder ve beni bagislarsaniz, bu kuslarin ne söylediklerini size bildireyim, dedi.
Nusirevan, hayretle:
-Gazabimdan emin olabilirsin, anlat, dedi.
Vezir:
-Sultanim affiniza siginarak arzediyorum. Bu kuslarin birisi, digerinin kizini ogluna istiyor. Öbürü de; tabiiyeti icabi kizimi sana veririm, yalniz baslik parasi olarak bir harabe isterim, diyor. Oglanin babasi ise bu halinden memnun vaziyette; deliye bak, Nusirevan hükümdar oldugu müddetce, ben sana bir degil on harabe veririm. Yeter ki sen kizi ogluma ver diyor. Iste padisahim kuslarin konustuklari bundan ibarettir, dedi.
Nusirevan vezirinden memnun olmustu, ne demek istedigini anladi ve dogruca avdan sarayina dönerek, o andan itibaren hal ve vaziyetini tamamen degistirdi. Öyle adil, öyle halkini gözetir oldu ki ölecegi zaman Nusirevan'in memleketinde bir tane harabe kalmamis, her yer mâmur ve müreffeh olmustu. Nerede o suurlu idareciler, nerede o hükümdarlar?
YAPILAN IYILIK KONUSULMAMALIDIR
Vaktiyle bulundugu küçük yerde geçim sikintisi çeken dürüst ve temiz yaratilisli genç bir adam, bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir sehir merkezine giderek is bulup çalismaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi.Bu niyetle vakit kaybetmeden hazirlanip yola koyuldu. Genç adam bu yolculugu sirasinda yorum ve açiklamasi kendisi için imkânsiz olan bir takim olaylarla karsilasti. Bunlardan biri suydu: Bazi kimseler bir tarlaya bugday ekiyorlar, ekilen bugdaylar hemen yetisip olgunlasiyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar, sonra bunlari atese verip yakiyorlardi. Ikinci olarak suna sahit olmustu: Bir adam büyük bir tasi kaldirmaya çalisiyor, kaldiramiyor; ama bu tasa bir tane daha ekleyince kaldirabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince daha da rahat kaldirabiliyordu. Sahit oldugu bir baska olay da su idi: Bir adam bir koyuna binmis, onun üzerine birkaç kisi daha binmis kosturuyorlar, arkalarindan birileri de onlara yetismek için çabaliyor ama yetisemiyorlardi. Adam bunlarla kafasi Karismis birhalde uzun yolculugun nasil geçtigini anlamadan sehrin kapisina geldi.Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden geldigini, niçin geldigini yolculugun nasil geçtigini sordu.Adam herseyi anlatti ve yolda karsilastigi alisilmamis hadiseleri de serüvenine eklemeyi unutmadi Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladigi olaylari bir bir açikladi:
"Senin yolda ilk rastladigin bugday ekip hemen hasat eden ve sonra atese verip yakan insanlar, iyilik edip de onu sagda solda konusarak degerini sifira indiren insanlari simgeler.Tas kaldirmaya çalisan kimse de sunu anlatir: Insana ilk isledigi günah agir gelir, onun altinda ezilir.Ama ona tevbe etmeden baska günahlar islemeye devam ederse artik o günahlar ona hafif gelmeye baslar.Koyun ve ona binenlere gelince, koyun cennet hayvanidir.Sirtindakileri cennete tasimaktadir Koyuna ilk defa binen alimlerdir.Ondan sonra binenler her siniftan müminlerdir Bunlara yetismek için kosanlar ise inançsizlardir...
Bu Hikayeden Cook Etkilendim Yasanan Herseyi Bir Anlami Var Gercekten Gosterilen Bi Olay Bi Hareket Belkide Bize Verilcek Bir Ders Ve Gelecege Isaret.....