teşekkürler
Genç Muhabbet
#199127
#199150
#199284
#199307
#199319
#199320
#199535
#199655
#199668
#199674
#199863
#199865
#199941
#199942
#200020
#200021
#200047
#200048
#200050
#200104
#200130
#200131
#200376
#200377
#200383
inş. hocam kitabınız azda olsa okuduk ama tekrar okumaktan zevk duyarız...
Bosna’ya bir Yolcu
Görüntülenme: …
Itiraf edeyim 'kiskirtici, cekici bir o kadar tahrik' edici uslubunuz heralde kadin olmaniz hasebiyle icimizi gicikliyor. Ve sunu da eklemeliyimki 'resimde daha basarilisiniz'.
Bu 'eserin turu' sanirim uslup=romantizm ile dogalci kirmasi, konu=gotik ile tore arasi bir havada. Hayaldunyaniz klasik ancak curetiniz takdire sayan diyebilirim.
Daha once 'deneme' calismalariniz oldu mu acaba?
Bu 'eserin turu' sanirim uslup=romantizm ile dogalci kirmasi, konu=gotik ile tore arasi bir havada. Hayaldunyaniz klasik ancak curetiniz takdire sayan diyebilirim.
Daha once 'deneme' calismalariniz oldu mu acaba?
121-122-123
titriyordu. O kadar yorgun düşmüştü ki, titreye titreye uykuya daldı.
Aradan aylar geçmişti. Sevgi okulu sevmiyor, orada hırçınlıklar yapıyor, hiç ders çalışmıyordu. Hem yuvada, hem okulda dayak yiyor, yedikçe daha da hırçınlaşıyordu.
Artık eski sevgi gitmiş, yerini yaramaz, tembel, söz dinlemeyen bir kız gelmişti. yuvada çalışanlar ve öğretmenler ondan şikayetçiydi. sorumsuz, duyarsız biri olup çıkmıştı.
Sevginin tek arkadaşı Hacer'di. bir tek onunla anlaşıyor, derdini sadece ona açıyordu.
Günlerden bir gün Hacer’i kandırdı:
“Gel seninle kaçalım. biraz gezer, eğlenir geri geliriz. Nasıl olsa dayak yiyoruz. gelir yine yeriz.
Hacer gitmek istemiyor, ama Sevgi’nin arkadaşlığını da kaybetmekten korkuyordu. kabul etti onun teklifini.
İlk önce güle oynaya mağazaları gezdiler. akşama kadar aç susuz dolaştılar. Hava çok soğuktu. Üşümüş ve yorulmuşlardı. Sevgi, “gel şu otele girelim. hem yemek yiyelim, hem de geceleyelim. çalışıp öderiz. cam siler temizlik yaparız.”
“Hacer’in aklı yatmasa da “olur” dedi.
Otele girdiler. Vakit akşam olmuştu. lüks otele girdikten sonra sağa sola bakınırlarken bir görevli yaklaştı onlara. “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
“Biz temizlik yaparız. çalışmak istiyoruz. silinecek camınız falan varsa silelim. Karşılığında para istemiyoruz. Burada yatalım yeter.”
Görevli onlara salonun loş bir köşesini işaret etti. “Bir dakika bekleyin şurada oturup. Ben gelirim şimdi” diyerek yanlarından uzaklaştı.
Bir arkadaşını çağırdı dışarı çıkıp. Kızların olduğu köşeye arkadaşını getirirken, “Görüyor musun piliçleri Ali! Daha ellenmemiş. Yatacak yerleri yokmuş. İş karşılığı burada yatmak istiyorlar. İster misin, çıkışta götürelim.”
Ali uzaktan yetişkin kızlara doğru dikkatlice süzdü ve “bakarız” dedi ona.
“Adınız ne sizin, kaç yaşındasınız?” sorusuna Ali’nin, Sevgi’nin “ben onüç, Hacer de ondört” diye cevap vermesi Ali’nin hevesini kırdı ve sordu.
“Nereden geliyorsunuz?”
“Yuvadan kaçtık. Bizi dövüyorlardı.”
Bu sözler üzerine biraz kenara çekti Ali arkadaşını ve kulağına fısıltıyla, “bak oğlum bunlar daha çok küçükler. Polisle başımız belaya girer. Bırakalım gitsinler.” Dedikten sonra kızlara döndü:
“Bakın kızlar. Açsınızdır. Gelin sizlere yiyecek bir şeyler vereyim... mutfak bu tarafta” diyerek onları peşine takarak mutfağa götürdü.
İçerde masanın üzerinde yiyecekler duruyordu. “Hadi atıştırın bakalım masadakilerden” dedi Ali.
Hemen oturdu ve yemeye başladılar. Diğer arkadaşı da geldi bir iki dakika sonra ve Sevgi’ye yaklaşarak, “kız sen ne güzelsin!? Gözlerin ne kadar güzel... bana bir öpücük verir misin?” deyince, Sevgi adama ters ters baktı:
“Vermem!” derken adamın ayağına bir tekme savurdu ve devam etti konuşmasına:
“Beni ne zannettin sen!”
Adam ağrıyan ayağını ovuştururken bir yandan da düşünüyordu.
“Ürkütmemek lazım bu piliçleri. Biraz daha sevimli gözükmeliyim”
“Pekala! Ben şaka yaptım zaten” Bu arada Ali girdi içeri:
“Fazıl buraya bak, konuşalım biraz” diyerek onu mutfağın bir köşesine çekti:
“Ben polisi çağırdım. Sakın bir densizlik edeyim deme. Başımız belaya girsin istemiyorum. Yemeklerini yesinler, dışarı gönder onları. Polis neredeyse gelir!”
Fazlı’nın hevesi kursağında kalmıştı. Sızlanır gibi konuştu:
“Abi, biraz eğlenseydik!!”
“Çok konuşma lan... bela istemiyorum!”
Kızlar yemeklerini yediler ve lobiye çıktılar. Ali bir köşeye oturttu onları ve bekletmeye başladı. Televizyonu açarak onları oyaladı biraz. Polisler gelmeden kaçarlar diye korkuyordu.
Kapıdan giren polislere bir köşede televizyon seyreden kızları gösteren Ali rahatlamıştı nihayet.
Polisler kızlara yaklaşıp, “hadi bakalım kızlar!” deyince irkilerek dönen Sevgi’yi tanımıştı polis.
“Yine mi sen kız!? Ben sana bir daha kaçma demedim mi!” diyerek onu azarladı.
Sevgi, utandı, yanakları kızardı. Arkadaşı Hacer’e baktı. Hacer’in benzi sapsarı geçmişti.
“Kalkın bakalım, gidiyoruz! Ayıp değil mi bu yaptığınız! Hiç sizin gibi güzel kızlar kaçıp da böyle zamanda sokaklarda rasgele gezer mi?”
Polisin son sözleri biraz rahatlatmıştı Hacer’i. Çünkü sesin tonu sevecen bir nasihate dönüşmüştü.
Ama sevgi hiç aldırmıyor, hazır kaçmışken mümkün olduğu kadar sağını solunu izleyip, işin keyfini çıkarmaya çalışıyordu.
Çok sürmedi bu duygusu. Yuva’ya yaklaşmışlardı ve artık Hafize Hanım ve sopasını düşünmeye başlamışlardı. Birazdan sopa yemekten canları çıkacaktı.
Polis onları doğru müdürün odasına götürdü.
“Kızlarınızı getirdik müdür bey. Biz arada bir böyle çocuk bakıcılığı yapıyoruz. Allah size yardım etsin” diyerek yarı esprili onları müdürün masası yanına itelediler. Müdür, “Sağ olun efendim. Başa çıkamıyoruz. Çok sorumsuzlar gerçekten. Allah yardımcımız olmuş ki, onları başlarına bir iş gelmeden bulup getirebilmişsiniz.”
Polisler odadan çıkmaya yeltenirken, kızlara doğru dönüp, “Bakın, bir daha görürsem, bu sefer hapse atarım bilmiş olun! Sizlere yakışmıyor... tamam mı kızlar diyerek son nasihatini vermeyi ihmal etmedi. Müdürle bir kez daha tokalaşarak odadan ayrıldılar.
Müdür neredeyse yarım saat süren nasihat faslından sonra, “hadi bu gün ucuz kurtuldunuz, Hafize hanım izinli” demedimi... dünyalar onların oldu sanki.
Tekrar okul başlamıştı. Dünkü kaçışın ve korkulu özgürlüğün yorgunluğu hala üzerindeydi Sevgi’nin. Okul dönüşü, etüt odasında düşündü: Kafasında yine kaçmak mı, yoksa okula devam mı düşüncesi olduğundan okuduklarından hiç bir şey anlamıyordu. Bir çıkış yolu
titriyordu. O kadar yorgun düşmüştü ki, titreye titreye uykuya daldı.
Aradan aylar geçmişti. Sevgi okulu sevmiyor, orada hırçınlıklar yapıyor, hiç ders çalışmıyordu. Hem yuvada, hem okulda dayak yiyor, yedikçe daha da hırçınlaşıyordu.
Artık eski sevgi gitmiş, yerini yaramaz, tembel, söz dinlemeyen bir kız gelmişti. yuvada çalışanlar ve öğretmenler ondan şikayetçiydi. sorumsuz, duyarsız biri olup çıkmıştı.
Sevginin tek arkadaşı Hacer'di. bir tek onunla anlaşıyor, derdini sadece ona açıyordu.
Günlerden bir gün Hacer’i kandırdı:
“Gel seninle kaçalım. biraz gezer, eğlenir geri geliriz. Nasıl olsa dayak yiyoruz. gelir yine yeriz.
Hacer gitmek istemiyor, ama Sevgi’nin arkadaşlığını da kaybetmekten korkuyordu. kabul etti onun teklifini.
İlk önce güle oynaya mağazaları gezdiler. akşama kadar aç susuz dolaştılar. Hava çok soğuktu. Üşümüş ve yorulmuşlardı. Sevgi, “gel şu otele girelim. hem yemek yiyelim, hem de geceleyelim. çalışıp öderiz. cam siler temizlik yaparız.”
“Hacer’in aklı yatmasa da “olur” dedi.
Otele girdiler. Vakit akşam olmuştu. lüks otele girdikten sonra sağa sola bakınırlarken bir görevli yaklaştı onlara. “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
“Biz temizlik yaparız. çalışmak istiyoruz. silinecek camınız falan varsa silelim. Karşılığında para istemiyoruz. Burada yatalım yeter.”
Görevli onlara salonun loş bir köşesini işaret etti. “Bir dakika bekleyin şurada oturup. Ben gelirim şimdi” diyerek yanlarından uzaklaştı.
Bir arkadaşını çağırdı dışarı çıkıp. Kızların olduğu köşeye arkadaşını getirirken, “Görüyor musun piliçleri Ali! Daha ellenmemiş. Yatacak yerleri yokmuş. İş karşılığı burada yatmak istiyorlar. İster misin, çıkışta götürelim.”
Ali uzaktan yetişkin kızlara doğru dikkatlice süzdü ve “bakarız” dedi ona.
“Adınız ne sizin, kaç yaşındasınız?” sorusuna Ali’nin, Sevgi’nin “ben onüç, Hacer de ondört” diye cevap vermesi Ali’nin hevesini kırdı ve sordu.
“Nereden geliyorsunuz?”
“Yuvadan kaçtık. Bizi dövüyorlardı.”
Bu sözler üzerine biraz kenara çekti Ali arkadaşını ve kulağına fısıltıyla, “bak oğlum bunlar daha çok küçükler. Polisle başımız belaya girer. Bırakalım gitsinler.” Dedikten sonra kızlara döndü:
“Bakın kızlar. Açsınızdır. Gelin sizlere yiyecek bir şeyler vereyim... mutfak bu tarafta” diyerek onları peşine takarak mutfağa götürdü.
İçerde masanın üzerinde yiyecekler duruyordu. “Hadi atıştırın bakalım masadakilerden” dedi Ali.
Hemen oturdu ve yemeye başladılar. Diğer arkadaşı da geldi bir iki dakika sonra ve Sevgi’ye yaklaşarak, “kız sen ne güzelsin!? Gözlerin ne kadar güzel... bana bir öpücük verir misin?” deyince, Sevgi adama ters ters baktı:
“Vermem!” derken adamın ayağına bir tekme savurdu ve devam etti konuşmasına:
“Beni ne zannettin sen!”
Adam ağrıyan ayağını ovuştururken bir yandan da düşünüyordu.
“Ürkütmemek lazım bu piliçleri. Biraz daha sevimli gözükmeliyim”
“Pekala! Ben şaka yaptım zaten” Bu arada Ali girdi içeri:
“Fazıl buraya bak, konuşalım biraz” diyerek onu mutfağın bir köşesine çekti:
“Ben polisi çağırdım. Sakın bir densizlik edeyim deme. Başımız belaya girsin istemiyorum. Yemeklerini yesinler, dışarı gönder onları. Polis neredeyse gelir!”
Fazlı’nın hevesi kursağında kalmıştı. Sızlanır gibi konuştu:
“Abi, biraz eğlenseydik!!”
“Çok konuşma lan... bela istemiyorum!”
Kızlar yemeklerini yediler ve lobiye çıktılar. Ali bir köşeye oturttu onları ve bekletmeye başladı. Televizyonu açarak onları oyaladı biraz. Polisler gelmeden kaçarlar diye korkuyordu.
Kapıdan giren polislere bir köşede televizyon seyreden kızları gösteren Ali rahatlamıştı nihayet.
Polisler kızlara yaklaşıp, “hadi bakalım kızlar!” deyince irkilerek dönen Sevgi’yi tanımıştı polis.
“Yine mi sen kız!? Ben sana bir daha kaçma demedim mi!” diyerek onu azarladı.
Sevgi, utandı, yanakları kızardı. Arkadaşı Hacer’e baktı. Hacer’in benzi sapsarı geçmişti.
“Kalkın bakalım, gidiyoruz! Ayıp değil mi bu yaptığınız! Hiç sizin gibi güzel kızlar kaçıp da böyle zamanda sokaklarda rasgele gezer mi?”
Polisin son sözleri biraz rahatlatmıştı Hacer’i. Çünkü sesin tonu sevecen bir nasihate dönüşmüştü.
Ama sevgi hiç aldırmıyor, hazır kaçmışken mümkün olduğu kadar sağını solunu izleyip, işin keyfini çıkarmaya çalışıyordu.
Çok sürmedi bu duygusu. Yuva’ya yaklaşmışlardı ve artık Hafize Hanım ve sopasını düşünmeye başlamışlardı. Birazdan sopa yemekten canları çıkacaktı.
Polis onları doğru müdürün odasına götürdü.
“Kızlarınızı getirdik müdür bey. Biz arada bir böyle çocuk bakıcılığı yapıyoruz. Allah size yardım etsin” diyerek yarı esprili onları müdürün masası yanına itelediler. Müdür, “Sağ olun efendim. Başa çıkamıyoruz. Çok sorumsuzlar gerçekten. Allah yardımcımız olmuş ki, onları başlarına bir iş gelmeden bulup getirebilmişsiniz.”
Polisler odadan çıkmaya yeltenirken, kızlara doğru dönüp, “Bakın, bir daha görürsem, bu sefer hapse atarım bilmiş olun! Sizlere yakışmıyor... tamam mı kızlar diyerek son nasihatini vermeyi ihmal etmedi. Müdürle bir kez daha tokalaşarak odadan ayrıldılar.
Müdür neredeyse yarım saat süren nasihat faslından sonra, “hadi bu gün ucuz kurtuldunuz, Hafize hanım izinli” demedimi... dünyalar onların oldu sanki.
Tekrar okul başlamıştı. Dünkü kaçışın ve korkulu özgürlüğün yorgunluğu hala üzerindeydi Sevgi’nin. Okul dönüşü, etüt odasında düşündü: Kafasında yine kaçmak mı, yoksa okula devam mı düşüncesi olduğundan okuduklarından hiç bir şey anlamıyordu. Bir çıkış yolu
hocam yazınız çok guzel her gun takıp etmeye calısıyorum sayenızde sanalda da kıtap okuyabiliyoruz sizi ve yazılarını hep burada gormeyi arzu ederiz...
125-126-129
bulması gerekirdi mutlaka. Ama, hiç kimseye güveni kalmamıştı. Hangi dala tutunacağını bilemiyordu. Daha doğrusu, kendisine sadece yemek ve yatak sağlamaktan öteye bir anlam taşımayan yuva’dan başka bir tutunacak dal yoktu.
O bunları düşünürken, bir öğrenci onu müdürün odasına çağırdığını haber verdi. Sevgi’nin kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Acaba müdür dün yumuşak davrandığına pişman olmuş da onu Hafize hanımın eline mi teslim edecekti yine!?
Girer girmez donup kaldı. Ahmet gelmiş, müdürün odasında onu bekliyordu. Hemen boynuna atıldı.
“Canım Ahmet abi nerelerdesin!” diyerek ona sıkı sıkı sarıldı. Sevgi ona sarılırken annesinin kokusunu almıştı sanki. Sonra annesi hakkında bilgi alıp alamadığını sordu merakla.
Hiçbir haber yoktu annesi hakkında. Bir yandan üzüldü bir yandan da sevindi. Çünkü ölmüş olsa mutlaka bir haber çıkardı...
“hadi, bir yerde oturup dertleşelim biraz” diyen Ahmet’in peşine takıldı. Sessiz, ıssız bir köşeye çekildiler beraber. Çocuklar etütte olduklarından çıt yoktu koca binada.
Eski mutlu günlerden, annesinden konuşup hasret giderdikten sonra, Ahmet gelişinin asıl nedenini açıkladı.
“Müdürle konuştum. Senden çok şikayetçiler. Seni çok özlememe rağmen uzun süre gelmedim yuvaya ki, biraz alışasın arkadaşlarına diye. Sen ortama uymak bir yana, iki sefer kaçmışsın yuvadan. Annen senin çok iyi yetişmeni isterdi. Böyle ikide bir kaçarsan başına bir felaket gelir. Bir daha da kurtulamazsın. Burası senin son umudun. Gel bana söz ver, kaçmayı aklından geçirme bir daha!” diyerek ona yalvarır gibi baktı. Sevgi, “Ama Ahmet abi... bilmiyorsun sen burada benim başıma gelenleri. Hele kızların bana yaptıklarını... sıkıldım buradan. Hep insanlar mı bana kötü davranacak!? Ben de kötü olup onlardan intikam alamazsam nasıl dayanabilirim ki!?”
Ahmet, ona acıdığını belli etmeyerek baktı ve “hayır sevgi, yanlış düşünüyorsun. Kötülüğe kötülükle değil, iyilikle karşılık verilir. Sen dediğimi bir yap hele. Göreceksin... utanacak, mahcup olacaklar sana yaptıklarından dolayı. Belki yıllar sonra anneni bulursan annenin yüzüne nasıl bakarsın. Annen çok iyi bir insandı. Sevgi’sinin kötü biri olduğunu görmek onu ne kadar üzer, bir düşünsene. Bu söylediklerimi sakın unutma!”
Ahmet anlatıyor, Sevgi ağlayarak onu dinliyordu. O da biliyordu yaptıklarının yanlış olduğunu.. ama kendine yapılanları da bir türlü hazmedemiyordu.
Ahmet’i yolcu ederken, karşılıklı, “seni seviyorum” sözleri gözlerini dolu dolu yapmıştı ikisinin de. Dış kapıya vardıklarında Sevgi daha fazla kendini tutamayarak, “Beni de götür! Beni bırakma!” diyerek boynuna bir daha atıldı Ahmet’in.
Boşuna olduğunu biliyordu yalvarmasının. Sevgi, çaresiz onu bırakırken hiç arkasına dönmeden kapıdan çıkan Ahmet’e, “Annemden haber getir bana. Bul onu!” diye bağırdı.
Ahmet, hiç cevap vermeden ve ağlamaklı yüzünü Sevgi’ye hiç dönmeden yürüyüp gitti.
Sevgi’ye nasihat kâr etmemişti. O yine aynı yaşantısına devam etti. Aradan aylar geçmişti. Sevgi hala yuvanın ve okulun, “şunun elinden bir kurtulabilsek!” dedikleri türden birisiydi. Sınıfta kaldı o yıl.
Günlerden bir gün, yine müdürün odasına çağırıldı. Hep nasihat ve bazen de azar işitmeye alışık odaya girdiğinde, müdürün yüzünde bir tebessüm vardı. “Annemden bir haber almışlardır mutlaka!?” diye içinden geçirdi. Birden bir heyecan dalgası kalbine vurup geçti. Müdürün yanında arkası kapıya dönük bir adam oturuyordu. Bir an onu Ahmet olarak düşünmüştü. Adam yüzünü döndüğünde, sevinç dalgası sönen bir balon gibi kaybolup gitti. Adam ona dikkatlice ve ilgiyle bakmaya başladı. Müdüre dönüp, yavaş sesle, “bu mu?” dedi. Sevgi duymuştu adamın dediklerini, müdür “evet” diyerek adama sevgi’ye döndü ve onun meraklı bakışlarına cevap verdi:
“Sevgi, bak kızım bu beyefendi sık sık seyahate giden birisi. Yalnız bırakıp gitmek sorunda kaldığı annesine bir arkadaş arıyormuş. Bize baş vurdu. Gel otur bakalım karşısına, biraz konuşalım üçümüz.”
Oturdu konuştular. Müdür iyi bir insandı. Sevgi’yi anlıyordu. Ama, müdür okulda olmadığı zamanlardı Sevgi’nin çektiği eziyet. Ahmet’ten sonra, Sevgi’nin abi olarak içinden geçirdiği, ama ona “nasihatçi abi” dediği müdür, adama, “Sevgi’yi size verebiliriz, ama bilesiniz ki çok yaramaz, demeyi ihmal etmedi.
Adam bu, eli yüzü düzgün, güzel kıza hemen ısınmıştı.
“Olsun. Annem emekli öğretmen. Onunla ilgilenmekten ve onu yetiştirmekten daha çok mutlu olur. Hem onu okutacak... belki gelin de eder, eğer yaramazlığından vazgeçerse” diyerek ona gülümsedi.
Sevgi’nin içinden garip duygular geçti, adam okumak ve evlendirilmekten söz edince.
Sevgi odadan çıkartıldı ve uzun konuşmalardan sonra karar verildi hakkında.
Evraklar düzenlendi ve adamın müdüre, bu inci tanesi gibi görünen kızı annem gerçek bir inci yapacak göreceksiniz” dedikten sonra Sevgi tekrar çağırıldı odaya ve “nasihatçi abi” son nasihatini vererek Sevgi’yi adama teslim etti onu.
Sevgi, kurtuluyordu nihayet. Üç yanlı bir sevinç yaşanıyordu Sevgi yuvanın koridorundan son kez geçerken. O yuvadan yuva ve okul ondan kurtuluyordu.
Ama yine de bir burukluk hissetti içinde, iyi ya da kötü alışmıştı arkadaşlarına. Hele Hacer’den ayrılmak epeyce zorladı onu.
Kapıdan çıkmadan bütün arkadaşlarıyla vedalaştı. Öğretmenlerinin ve müdürün ellerini öptü. Kapıdan çıktığı anda, “Aslı ve Arzu” ne kadar sevinmişlerdir” diye düşünürken, bir yandan da, gitmeyip, onlara bu sevinci yaşatmamak hırsı hala içini gıcıklıyordu.
Melek Anne
Yeni bir hayat başlıyordu artık Sevgi’nin önünde. Kapı önünde onu bekleyen arabaya bindi ve el salladı arkadaşlarına. Araba yuvanın kıvrılan yolunu hızla döndü. “Dönüş” diye geçirdi aklından Sevgi. Mutluluktan mutsuzluğa dönüş, umuttan umutsuzluğa dönüş, iyilikten kötülüğe dönüş...
Uzunca bir yol kat etmişlerdi ve yol boyu Sevgi’nin aklından hep “dönüş” sözü geçmişti. Acaba neye dönüştü yeni hayatı!? Daha iyiye mi, yoksa daha kötüye mi... İçindeki en büyük “dönüş isteği” ise bir gün ona annesinin dönüşüydü tabii...
bulması gerekirdi mutlaka. Ama, hiç kimseye güveni kalmamıştı. Hangi dala tutunacağını bilemiyordu. Daha doğrusu, kendisine sadece yemek ve yatak sağlamaktan öteye bir anlam taşımayan yuva’dan başka bir tutunacak dal yoktu.
O bunları düşünürken, bir öğrenci onu müdürün odasına çağırdığını haber verdi. Sevgi’nin kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Acaba müdür dün yumuşak davrandığına pişman olmuş da onu Hafize hanımın eline mi teslim edecekti yine!?
Girer girmez donup kaldı. Ahmet gelmiş, müdürün odasında onu bekliyordu. Hemen boynuna atıldı.
“Canım Ahmet abi nerelerdesin!” diyerek ona sıkı sıkı sarıldı. Sevgi ona sarılırken annesinin kokusunu almıştı sanki. Sonra annesi hakkında bilgi alıp alamadığını sordu merakla.
Hiçbir haber yoktu annesi hakkında. Bir yandan üzüldü bir yandan da sevindi. Çünkü ölmüş olsa mutlaka bir haber çıkardı...
“hadi, bir yerde oturup dertleşelim biraz” diyen Ahmet’in peşine takıldı. Sessiz, ıssız bir köşeye çekildiler beraber. Çocuklar etütte olduklarından çıt yoktu koca binada.
Eski mutlu günlerden, annesinden konuşup hasret giderdikten sonra, Ahmet gelişinin asıl nedenini açıkladı.
“Müdürle konuştum. Senden çok şikayetçiler. Seni çok özlememe rağmen uzun süre gelmedim yuvaya ki, biraz alışasın arkadaşlarına diye. Sen ortama uymak bir yana, iki sefer kaçmışsın yuvadan. Annen senin çok iyi yetişmeni isterdi. Böyle ikide bir kaçarsan başına bir felaket gelir. Bir daha da kurtulamazsın. Burası senin son umudun. Gel bana söz ver, kaçmayı aklından geçirme bir daha!” diyerek ona yalvarır gibi baktı. Sevgi, “Ama Ahmet abi... bilmiyorsun sen burada benim başıma gelenleri. Hele kızların bana yaptıklarını... sıkıldım buradan. Hep insanlar mı bana kötü davranacak!? Ben de kötü olup onlardan intikam alamazsam nasıl dayanabilirim ki!?”
Ahmet, ona acıdığını belli etmeyerek baktı ve “hayır sevgi, yanlış düşünüyorsun. Kötülüğe kötülükle değil, iyilikle karşılık verilir. Sen dediğimi bir yap hele. Göreceksin... utanacak, mahcup olacaklar sana yaptıklarından dolayı. Belki yıllar sonra anneni bulursan annenin yüzüne nasıl bakarsın. Annen çok iyi bir insandı. Sevgi’sinin kötü biri olduğunu görmek onu ne kadar üzer, bir düşünsene. Bu söylediklerimi sakın unutma!”
Ahmet anlatıyor, Sevgi ağlayarak onu dinliyordu. O da biliyordu yaptıklarının yanlış olduğunu.. ama kendine yapılanları da bir türlü hazmedemiyordu.
Ahmet’i yolcu ederken, karşılıklı, “seni seviyorum” sözleri gözlerini dolu dolu yapmıştı ikisinin de. Dış kapıya vardıklarında Sevgi daha fazla kendini tutamayarak, “Beni de götür! Beni bırakma!” diyerek boynuna bir daha atıldı Ahmet’in.
Boşuna olduğunu biliyordu yalvarmasının. Sevgi, çaresiz onu bırakırken hiç arkasına dönmeden kapıdan çıkan Ahmet’e, “Annemden haber getir bana. Bul onu!” diye bağırdı.
Ahmet, hiç cevap vermeden ve ağlamaklı yüzünü Sevgi’ye hiç dönmeden yürüyüp gitti.
Sevgi’ye nasihat kâr etmemişti. O yine aynı yaşantısına devam etti. Aradan aylar geçmişti. Sevgi hala yuvanın ve okulun, “şunun elinden bir kurtulabilsek!” dedikleri türden birisiydi. Sınıfta kaldı o yıl.
Günlerden bir gün, yine müdürün odasına çağırıldı. Hep nasihat ve bazen de azar işitmeye alışık odaya girdiğinde, müdürün yüzünde bir tebessüm vardı. “Annemden bir haber almışlardır mutlaka!?” diye içinden geçirdi. Birden bir heyecan dalgası kalbine vurup geçti. Müdürün yanında arkası kapıya dönük bir adam oturuyordu. Bir an onu Ahmet olarak düşünmüştü. Adam yüzünü döndüğünde, sevinç dalgası sönen bir balon gibi kaybolup gitti. Adam ona dikkatlice ve ilgiyle bakmaya başladı. Müdüre dönüp, yavaş sesle, “bu mu?” dedi. Sevgi duymuştu adamın dediklerini, müdür “evet” diyerek adama sevgi’ye döndü ve onun meraklı bakışlarına cevap verdi:
“Sevgi, bak kızım bu beyefendi sık sık seyahate giden birisi. Yalnız bırakıp gitmek sorunda kaldığı annesine bir arkadaş arıyormuş. Bize baş vurdu. Gel otur bakalım karşısına, biraz konuşalım üçümüz.”
Oturdu konuştular. Müdür iyi bir insandı. Sevgi’yi anlıyordu. Ama, müdür okulda olmadığı zamanlardı Sevgi’nin çektiği eziyet. Ahmet’ten sonra, Sevgi’nin abi olarak içinden geçirdiği, ama ona “nasihatçi abi” dediği müdür, adama, “Sevgi’yi size verebiliriz, ama bilesiniz ki çok yaramaz, demeyi ihmal etmedi.
Adam bu, eli yüzü düzgün, güzel kıza hemen ısınmıştı.
“Olsun. Annem emekli öğretmen. Onunla ilgilenmekten ve onu yetiştirmekten daha çok mutlu olur. Hem onu okutacak... belki gelin de eder, eğer yaramazlığından vazgeçerse” diyerek ona gülümsedi.
Sevgi’nin içinden garip duygular geçti, adam okumak ve evlendirilmekten söz edince.
Sevgi odadan çıkartıldı ve uzun konuşmalardan sonra karar verildi hakkında.
Evraklar düzenlendi ve adamın müdüre, bu inci tanesi gibi görünen kızı annem gerçek bir inci yapacak göreceksiniz” dedikten sonra Sevgi tekrar çağırıldı odaya ve “nasihatçi abi” son nasihatini vererek Sevgi’yi adama teslim etti onu.
Sevgi, kurtuluyordu nihayet. Üç yanlı bir sevinç yaşanıyordu Sevgi yuvanın koridorundan son kez geçerken. O yuvadan yuva ve okul ondan kurtuluyordu.
Ama yine de bir burukluk hissetti içinde, iyi ya da kötü alışmıştı arkadaşlarına. Hele Hacer’den ayrılmak epeyce zorladı onu.
Kapıdan çıkmadan bütün arkadaşlarıyla vedalaştı. Öğretmenlerinin ve müdürün ellerini öptü. Kapıdan çıktığı anda, “Aslı ve Arzu” ne kadar sevinmişlerdir” diye düşünürken, bir yandan da, gitmeyip, onlara bu sevinci yaşatmamak hırsı hala içini gıcıklıyordu.
Melek Anne
Yeni bir hayat başlıyordu artık Sevgi’nin önünde. Kapı önünde onu bekleyen arabaya bindi ve el salladı arkadaşlarına. Araba yuvanın kıvrılan yolunu hızla döndü. “Dönüş” diye geçirdi aklından Sevgi. Mutluluktan mutsuzluğa dönüş, umuttan umutsuzluğa dönüş, iyilikten kötülüğe dönüş...
Uzunca bir yol kat etmişlerdi ve yol boyu Sevgi’nin aklından hep “dönüş” sözü geçmişti. Acaba neye dönüştü yeni hayatı!? Daha iyiye mi, yoksa daha kötüye mi... İçindeki en büyük “dönüş isteği” ise bir gün ona annesinin dönüşüydü tabii...
işallah...beğendiğinize sevindim
130-131-132-
Araba büyük bir bahçe içinde olan evin önünde durdu.
Büyük demir kapı gıcırdadı. Sevgi kapıdan girip, içinde her türden ağacın bulunduğu ön bahçeden geçerken, yüreğinde oluşan cızırtı kapının gıcırtısından daha beterdi. Evin giriş kapısının önünde büyük bir çardak vardı. Çardağın üzerini sarmış bulunan dallar ilk filizlerini vermiş, tabana döşeli renkli mermer zemini gölgelemeye başlamıştı. Yemyeşil, yeni doğmuş taze yapraklara takıldı Sevgi’nin gözü. Yeşil yaprakların hafif esen rüzgarla kıpır kıpır sallanışı ona el eder gibiydi.
Yaprakların kıpırtısına dalıp, adımlarını yavaşlatmış olan Sevgi’ye seslendi Selim bey:
“Hadi Sevgi, acele edelim. Annem bizi bekliyor.”
Adımlarını hızlandırdı Sevgi ve içinden, “acaba beni ne bekliyor!?” diye geçirdi.
Elinde hazırladığı anahtarla kapıyı açtıktan sonra, “anne, anne, bak sana kimi getirdim!?” diyen Selim beyin arkasında elinde çantası içeri girdi Sevgi. Kalbi küt küt atıyordu.
Geniş bir antre ve sağlı sollu açılan kapıları olan ev oldukça geniş, eski konaklara benziyordu.
Kapılardan birini açtılar. Burası tek kişilik düzenlenmiş bir yatak odasıydı. Odada, kırk yaşlarında, oldukça bakımlı bir kadın yatağının içinde oturmuş onları bekliyordu.
“Bak Sevgi, bak bu annem. Nasılsın anneciğim?” diyerek onun elini öptü. Sonra, “bu cici kızın adı da Sevgi” diyerek ona tanıttı.
Sevgi çekinerek kadının elini öptü. “nasılsınız efendim?” dedi. Kadın ona dikkatle bakarak “sağ ol kızım” deyip başını okşadı.
O an Sevgi içinden tarif edemeyeceği bir kıpırtı hissetti. Annesini kaybedeli beri bir kadın tarafından saçı okşanmamıştı bu güne kadar. Başını kaldırdı ve kadının gözlerinin içine baktı. “ne güzel bir kadın” diye geçirdi içinden. Yatağının içinde hiç hareket etmeden duran kadın sağ eliyle yatağın kenarını işaret etti. Sevgi oturdu işaret edilen yere.
Selim bey annesine heyecanla anlatıyor, anlatıyordu. Sevgi ise, onlar konuşurken kadının yüzüne dalmış, hiçbirini duymuyordu sanki Selim beyin anlattıklarından. Oğlunun heyecanlı konuşmaları sırasında kadın arada bir Sevgi’ye bakıp gülümseyerek oğlunu dinlemeye devam ediyordu. Bir ara düşünceye dalmış, “annesi olsa da o da böyle heyecanla başından geçenleri anlatsa” hayalinden kadının kendisine dönüp konuşmaya başlamasıyla ayrılabildi:
“Benim adım Melek kızım. Emekli öğretmenim. Gördüğün gibi yatağa bağlıyım. Bir kaza işte... ne oldum dememeli, ne olacağım demeli. Bu kocaman konakta tek başıma canım sıkılıyor. Bana arkadaşlık eder misin? Seninle ders çalışır, oyunlar oynarız. Ne dersin?”
Sevgi başını salladı. Bir iki yutkundu, sesinin çıkabileceğine hükmettikten sonra “olur efendim” diyebildi sadece.
“Bana yıllardır efendim der dururlar. Bana anne demen hoşuma gider. Eğer içinden gelmezse Melek teyze de diyebilirsin. Çünkü bilirim, anne sözcüğü göstermelik kullanılacak bir sözcük değildir.”
“Peki Melek teyze” sözü çıktı Sevgi’nin ağzından.
Uyumun sağlandığı kanaatine varan Selim bey rahatladı ve, “anneciğim karnımız acıktı. Fatma teyze ne pişirdi acaba?” diyerek konuyu değiştirdi.
“Hazırda bir şeyler olsa gerek. Kendisi pazara çıktı. İsterseniz gönlünüzün çektiğini kendi elinizle hazırlayıp yiyin.”
“Gel kızım Sevgi. iş başa düştü. Ellerimizi yıkayalım ve kendimize sofra kuralım... ne dersin. Ben hazırda olanlardan yanayım”
Sevgi kalktı yatağın üzerinden, Selim beyi izleyerek, çıktılar odadan.
Mutfağa girdiklerinde, Selim bey usta bir aşçı gibi masayı donatmaya başladı hemen. Sevgi’ye de kaşık çatalların yerini göstererek yardımını istedi. On dakika içersinde sofra servise hazırdı. Sonra annesini bir tekerlekli sandalyeye oturtarak sofraya getirdi.
Melek hanım, mutfağa girer girmez, “bu sofrayı Sevgi kızımı hazırladı... ne kadar güzel olmuş!” diyerek sofrada yerini aldı.
Selim bey sofrada şen şakrak, Melek hanım gerçek bir melek gibi, Sevgi ise, ilk aile sofrasında bulunmaktan şaşkın, ortama uyabilme çabasındaydı. Utana sıkıla yemeğini yedikten sonra Selim beyle birlikte sofrayı topladılar.
O sırada Fatma teyze alışverişten gelmişti. Selim beyle aralarında samimi bir konuşma başladı:
“Hoş geldin Selim. Nasılsın?”
“Hoş bulduk Fatma teyze. Ben iyiyim de sen yorulmuşa benziyorsun. Bakıyorum pazarda bir şey koymamışsın...”
Araba büyük bir bahçe içinde olan evin önünde durdu.
Büyük demir kapı gıcırdadı. Sevgi kapıdan girip, içinde her türden ağacın bulunduğu ön bahçeden geçerken, yüreğinde oluşan cızırtı kapının gıcırtısından daha beterdi. Evin giriş kapısının önünde büyük bir çardak vardı. Çardağın üzerini sarmış bulunan dallar ilk filizlerini vermiş, tabana döşeli renkli mermer zemini gölgelemeye başlamıştı. Yemyeşil, yeni doğmuş taze yapraklara takıldı Sevgi’nin gözü. Yeşil yaprakların hafif esen rüzgarla kıpır kıpır sallanışı ona el eder gibiydi.
Yaprakların kıpırtısına dalıp, adımlarını yavaşlatmış olan Sevgi’ye seslendi Selim bey:
“Hadi Sevgi, acele edelim. Annem bizi bekliyor.”
Adımlarını hızlandırdı Sevgi ve içinden, “acaba beni ne bekliyor!?” diye geçirdi.
Elinde hazırladığı anahtarla kapıyı açtıktan sonra, “anne, anne, bak sana kimi getirdim!?” diyen Selim beyin arkasında elinde çantası içeri girdi Sevgi. Kalbi küt küt atıyordu.
Geniş bir antre ve sağlı sollu açılan kapıları olan ev oldukça geniş, eski konaklara benziyordu.
Kapılardan birini açtılar. Burası tek kişilik düzenlenmiş bir yatak odasıydı. Odada, kırk yaşlarında, oldukça bakımlı bir kadın yatağının içinde oturmuş onları bekliyordu.
“Bak Sevgi, bak bu annem. Nasılsın anneciğim?” diyerek onun elini öptü. Sonra, “bu cici kızın adı da Sevgi” diyerek ona tanıttı.
Sevgi çekinerek kadının elini öptü. “nasılsınız efendim?” dedi. Kadın ona dikkatle bakarak “sağ ol kızım” deyip başını okşadı.
O an Sevgi içinden tarif edemeyeceği bir kıpırtı hissetti. Annesini kaybedeli beri bir kadın tarafından saçı okşanmamıştı bu güne kadar. Başını kaldırdı ve kadının gözlerinin içine baktı. “ne güzel bir kadın” diye geçirdi içinden. Yatağının içinde hiç hareket etmeden duran kadın sağ eliyle yatağın kenarını işaret etti. Sevgi oturdu işaret edilen yere.
Selim bey annesine heyecanla anlatıyor, anlatıyordu. Sevgi ise, onlar konuşurken kadının yüzüne dalmış, hiçbirini duymuyordu sanki Selim beyin anlattıklarından. Oğlunun heyecanlı konuşmaları sırasında kadın arada bir Sevgi’ye bakıp gülümseyerek oğlunu dinlemeye devam ediyordu. Bir ara düşünceye dalmış, “annesi olsa da o da böyle heyecanla başından geçenleri anlatsa” hayalinden kadının kendisine dönüp konuşmaya başlamasıyla ayrılabildi:
“Benim adım Melek kızım. Emekli öğretmenim. Gördüğün gibi yatağa bağlıyım. Bir kaza işte... ne oldum dememeli, ne olacağım demeli. Bu kocaman konakta tek başıma canım sıkılıyor. Bana arkadaşlık eder misin? Seninle ders çalışır, oyunlar oynarız. Ne dersin?”
Sevgi başını salladı. Bir iki yutkundu, sesinin çıkabileceğine hükmettikten sonra “olur efendim” diyebildi sadece.
“Bana yıllardır efendim der dururlar. Bana anne demen hoşuma gider. Eğer içinden gelmezse Melek teyze de diyebilirsin. Çünkü bilirim, anne sözcüğü göstermelik kullanılacak bir sözcük değildir.”
“Peki Melek teyze” sözü çıktı Sevgi’nin ağzından.
Uyumun sağlandığı kanaatine varan Selim bey rahatladı ve, “anneciğim karnımız acıktı. Fatma teyze ne pişirdi acaba?” diyerek konuyu değiştirdi.
“Hazırda bir şeyler olsa gerek. Kendisi pazara çıktı. İsterseniz gönlünüzün çektiğini kendi elinizle hazırlayıp yiyin.”
“Gel kızım Sevgi. iş başa düştü. Ellerimizi yıkayalım ve kendimize sofra kuralım... ne dersin. Ben hazırda olanlardan yanayım”
Sevgi kalktı yatağın üzerinden, Selim beyi izleyerek, çıktılar odadan.
Mutfağa girdiklerinde, Selim bey usta bir aşçı gibi masayı donatmaya başladı hemen. Sevgi’ye de kaşık çatalların yerini göstererek yardımını istedi. On dakika içersinde sofra servise hazırdı. Sonra annesini bir tekerlekli sandalyeye oturtarak sofraya getirdi.
Melek hanım, mutfağa girer girmez, “bu sofrayı Sevgi kızımı hazırladı... ne kadar güzel olmuş!” diyerek sofrada yerini aldı.
Selim bey sofrada şen şakrak, Melek hanım gerçek bir melek gibi, Sevgi ise, ilk aile sofrasında bulunmaktan şaşkın, ortama uyabilme çabasındaydı. Utana sıkıla yemeğini yedikten sonra Selim beyle birlikte sofrayı topladılar.
O sırada Fatma teyze alışverişten gelmişti. Selim beyle aralarında samimi bir konuşma başladı:
“Hoş geldin Selim. Nasılsın?”
“Hoş bulduk Fatma teyze. Ben iyiyim de sen yorulmuşa benziyorsun. Bakıyorum pazarda bir şey koymamışsın...”
“133-134-135
Ne yapayım oğlum. Bana böylesi kolay geliyor. Her seferinde bakkala git gelden kurtarıyor beni.”
“Bak teyze, sana yoldaş getirdim. Artık Sevgi de sizinle yaşayacak.”
“Aaa... öyle mi! hoş gelmiş, hoş gelmiş” dedi Fatma kadın sevgi’ye dönüp.
Sevgi gece yarısı olmasına rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Karmaşık duygular içindeydi. Acaba bu aileye ayak uydurabilecek miydi? “Ya Ahmet abi gelirse, ya annesinden haber getirirse, beni nasıl arayıp bulur!?” Düşüncesi kafasını kurcalayıp duruyordu.
O gece annesini gördü rüyasında. Annesi önde, kendisi arkada koşuyor, ama bir türlü yetişemiyordu ona.
Uyandığında yastığının ıpıslak olduğunu gördü. Bu yabancı evde, nasıl davranacağını henüz bilemediğinden uzun süre yatağında sessizce ağlayarak bekledi. Gördüğü rüyanın etkisinden bir türlü kurtulamıyordu.
Kalktı yatağından. Çantasını açtı. Annesinin resmini çıkardı. Bantla yapıştırılmış resmi öptü kokladı. Tam bu sırada Fatma teyze içeri girdi.
Kapısı tıklatıldığında bir an ne yapacağını şaşırmış ve fotoğrafı ani bir hareketle arkasına saklamakta bile gecikmişti. Fatma hanım, “Hadi kızım, Melek hanım uyandı. Kahvaltı hazır. Biz her gün sekizde kahvaltı ederiz” dedikten sonra, “arkana sakladığın o fotoğraf kimin... bakabilir miyim?” diye ekledi.
Sevgi, fotoğrafı gösterip göstermemekte biraz tereddüt etti. Ama sonra korkak, ürkek bir şekilde uzatarak ona.
Fatma teyze baktı resme ve “kim bu kızım?” diye sordu ona.
“Annem. Öbürü de üvey babam.”
Fatma hanım, Sevgi’nin bunları söylerken sesinin titrediğini sezmişti.
“Bak kızım. Bu resim yıpranmış. Eğer her seferinde cebinden çıkarıp çıkarıp bakarsan bir süre sonra tanınmaz hale gelir. Gel onu şu dolabın içine koyalım. Yıpranmasın. İstediğin zaman çıkarıp bakarsın. Olur mu?”
“Olur... bebeğimi de koyabilir miyim?”
“Tabii koyabilirsin. Bu oda, bu dolaplar senin artık.”
Sevgi çantasını açtı bebeğini çıkardı. Yıllardır elinden düşürmediği bebek, yıpranmış ve kirlenmişti. Fatma hanım bebeğe baktı ve “eskimiş bu? Bunu atalım.sana pazardan daha iyisini alırız!?”
Bebeği göğsüne bastırarak bir adım geriledi Sevgi ve “olmaz! O annemin hatırası. Atmam onu. Annemi bulursam ona göstereceğim. Onu annemin yerine koydum.” dedi.
Bunları söylerken mavi gözleri kocaman kocaman açılmıştı. Kadıncağız beklemediği bu tepki karşısında şaşırmıştı:
“Pekala öyle olsun. Hadi dolaba koy da kahvaltıya gidelim. Şimdi Melek hanım sıkılmıştır. Gecikirsem kızar. Daha onu yataktan kaldırmam lazım.”
Sevgi, Fatma hanıma göstermeden tekrar çantasına yerleştirdi bebeğini. Yatağını topladı. Elini yüzünü yıkadı, mutfağa girdi. Masa hazırdı. Çay pişmiş, çaydanlık ıslık çalıyordu. Demlikten çıkan buhar nefis bir çay kokusu salıyordu havaya.
Melek hanımın arabasıyla getirilişi bu sıcak mutfağa daha da sıcak bir hava katmıştı.
İlk kahvaltılarını yaptılar beraber. Melek hanım Fatma hanıma günlük emirlerini veriyor, ondan ev hakkında rapor alıyordu. Bu arada Sevgi, annesiyle birlikte yaptıkları eski günlerdeki kahvaltıları hatırlamış, dalıp gitmişti: nasıl da naz ederdi annesi onun ağzına lokmaları sokmaya çabalarken. Ya ona ayırdıkları küçücük odacığını hazırlarken ne yorulmuştu. Ya sonra çektikleri acılar... “aah annem!” demesiyle Melek hanımın aniden ona doğru dönmesi ve “efendim Sevgi... bir şey mi dedin kızım!” demesiyle seslice konuşmuş olduğunun farkına varmış ve telaşlanmıştı.
“Hiç efendim... annem geldi aklıma” dedi çekinerek.
“Tamam Fatma hanım. Bu günlük bu kadar. Beni salona götür. Pencerenin önünde içmek istiyorum kahvemi bu gün. Gel Sevgi... seninle de biraz sohbet edelim” dediği andaki Melek hanımın yüzündeki hüzün çok etkilemişti Sevgi’yi. Kendisine anne dediğini sanmış olsa gerek diye düşünüp üzüldü ve “Fatma teyze, ben götürebilir miyim Melek Hanım Teyze’yi” dedi ona. Şaşıran kadın, “bilmem ki kızım... ama becerebilir misin!? istersen beraber götürelim bu gün. Sonra alışırsın” diyerek gözlerini Melek hanıma çevirdi. Melek hanımın gözlerinin içi gülüyordu. Arabayı birlikte itmeye başladılar.
Salon sanki ayrı bir dünyaydı. İçeriyi tatlı bir güneş ışığı doldurmuş, sıcacık yapmıştı odayı.
Baharın ucu görünmüştü. Ama ortalık hala soğuktu. Pencere bahçeye bakıyordu. Ağaçlar ufacık ufacık açmış yapraklarını, ortada havuz başındaki salkım söğüt iyice yeşillenmiş bir şemsiye gibi örtmüştü havuzun üstünü.
Ne yapayım oğlum. Bana böylesi kolay geliyor. Her seferinde bakkala git gelden kurtarıyor beni.”
“Bak teyze, sana yoldaş getirdim. Artık Sevgi de sizinle yaşayacak.”
“Aaa... öyle mi! hoş gelmiş, hoş gelmiş” dedi Fatma kadın sevgi’ye dönüp.
Sevgi gece yarısı olmasına rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Karmaşık duygular içindeydi. Acaba bu aileye ayak uydurabilecek miydi? “Ya Ahmet abi gelirse, ya annesinden haber getirirse, beni nasıl arayıp bulur!?” Düşüncesi kafasını kurcalayıp duruyordu.
O gece annesini gördü rüyasında. Annesi önde, kendisi arkada koşuyor, ama bir türlü yetişemiyordu ona.
Uyandığında yastığının ıpıslak olduğunu gördü. Bu yabancı evde, nasıl davranacağını henüz bilemediğinden uzun süre yatağında sessizce ağlayarak bekledi. Gördüğü rüyanın etkisinden bir türlü kurtulamıyordu.
Kalktı yatağından. Çantasını açtı. Annesinin resmini çıkardı. Bantla yapıştırılmış resmi öptü kokladı. Tam bu sırada Fatma teyze içeri girdi.
Kapısı tıklatıldığında bir an ne yapacağını şaşırmış ve fotoğrafı ani bir hareketle arkasına saklamakta bile gecikmişti. Fatma hanım, “Hadi kızım, Melek hanım uyandı. Kahvaltı hazır. Biz her gün sekizde kahvaltı ederiz” dedikten sonra, “arkana sakladığın o fotoğraf kimin... bakabilir miyim?” diye ekledi.
Sevgi, fotoğrafı gösterip göstermemekte biraz tereddüt etti. Ama sonra korkak, ürkek bir şekilde uzatarak ona.
Fatma teyze baktı resme ve “kim bu kızım?” diye sordu ona.
“Annem. Öbürü de üvey babam.”
Fatma hanım, Sevgi’nin bunları söylerken sesinin titrediğini sezmişti.
“Bak kızım. Bu resim yıpranmış. Eğer her seferinde cebinden çıkarıp çıkarıp bakarsan bir süre sonra tanınmaz hale gelir. Gel onu şu dolabın içine koyalım. Yıpranmasın. İstediğin zaman çıkarıp bakarsın. Olur mu?”
“Olur... bebeğimi de koyabilir miyim?”
“Tabii koyabilirsin. Bu oda, bu dolaplar senin artık.”
Sevgi çantasını açtı bebeğini çıkardı. Yıllardır elinden düşürmediği bebek, yıpranmış ve kirlenmişti. Fatma hanım bebeğe baktı ve “eskimiş bu? Bunu atalım.sana pazardan daha iyisini alırız!?”
Bebeği göğsüne bastırarak bir adım geriledi Sevgi ve “olmaz! O annemin hatırası. Atmam onu. Annemi bulursam ona göstereceğim. Onu annemin yerine koydum.” dedi.
Bunları söylerken mavi gözleri kocaman kocaman açılmıştı. Kadıncağız beklemediği bu tepki karşısında şaşırmıştı:
“Pekala öyle olsun. Hadi dolaba koy da kahvaltıya gidelim. Şimdi Melek hanım sıkılmıştır. Gecikirsem kızar. Daha onu yataktan kaldırmam lazım.”
Sevgi, Fatma hanıma göstermeden tekrar çantasına yerleştirdi bebeğini. Yatağını topladı. Elini yüzünü yıkadı, mutfağa girdi. Masa hazırdı. Çay pişmiş, çaydanlık ıslık çalıyordu. Demlikten çıkan buhar nefis bir çay kokusu salıyordu havaya.
Melek hanımın arabasıyla getirilişi bu sıcak mutfağa daha da sıcak bir hava katmıştı.
İlk kahvaltılarını yaptılar beraber. Melek hanım Fatma hanıma günlük emirlerini veriyor, ondan ev hakkında rapor alıyordu. Bu arada Sevgi, annesiyle birlikte yaptıkları eski günlerdeki kahvaltıları hatırlamış, dalıp gitmişti: nasıl da naz ederdi annesi onun ağzına lokmaları sokmaya çabalarken. Ya ona ayırdıkları küçücük odacığını hazırlarken ne yorulmuştu. Ya sonra çektikleri acılar... “aah annem!” demesiyle Melek hanımın aniden ona doğru dönmesi ve “efendim Sevgi... bir şey mi dedin kızım!” demesiyle seslice konuşmuş olduğunun farkına varmış ve telaşlanmıştı.
“Hiç efendim... annem geldi aklıma” dedi çekinerek.
“Tamam Fatma hanım. Bu günlük bu kadar. Beni salona götür. Pencerenin önünde içmek istiyorum kahvemi bu gün. Gel Sevgi... seninle de biraz sohbet edelim” dediği andaki Melek hanımın yüzündeki hüzün çok etkilemişti Sevgi’yi. Kendisine anne dediğini sanmış olsa gerek diye düşünüp üzüldü ve “Fatma teyze, ben götürebilir miyim Melek Hanım Teyze’yi” dedi ona. Şaşıran kadın, “bilmem ki kızım... ama becerebilir misin!? istersen beraber götürelim bu gün. Sonra alışırsın” diyerek gözlerini Melek hanıma çevirdi. Melek hanımın gözlerinin içi gülüyordu. Arabayı birlikte itmeye başladılar.
Salon sanki ayrı bir dünyaydı. İçeriyi tatlı bir güneş ışığı doldurmuş, sıcacık yapmıştı odayı.
Baharın ucu görünmüştü. Ama ortalık hala soğuktu. Pencere bahçeye bakıyordu. Ağaçlar ufacık ufacık açmış yapraklarını, ortada havuz başındaki salkım söğüt iyice yeşillenmiş bir şemsiye gibi örtmüştü havuzun üstünü.
hocam her gün yenı yazı atmanızı sabırsızlık beklıyoruz...
136-137-138-
“Bu bahçede her tür meyve bulunur sevgi. birkaç ay sabırla cennet olur burası. Arkada da kümes var. Ben meraklıyım. Küçükten çokça alır büyütürüz. Yakında kesime gelir horozlar. Tavuklar yumurtada şimdi. Taze taze yersin. Bana pek yaramaz. Çiçeklerimiz de açar bir aya kalmaz. Bahçedeki çiçekler açıncaya kadar şu cam arkasındakilerle idare ederim. Bak ne güzeller” diyerek pencere kenarındaki çiçekleri gösterdi ona Melek hanım.
Bu arada kahve kokusundan Fatma hanımın odaya girdiği hemen anlaşıldı.
Melek hanım kahvesini pencere kenarına iyice yanaşıp yudumlarken, Sevgi odanın dört bir tarafını gözleriyle tarıyordu. Odaya zevkle yerleştirilmiş, vişne rengi oymalı mobilyalar, yerde eski, temiz bir halı, koltuklar üzerinde dantelli kırlentler vardı. Eski, modası geçmiş bir radyo, üzerinde antika sayılacak, yıkanmaktan erimiş bir örtü, radyonun konulduğu, üç çekmeceli dolabın dayandırıldığı duvarda siyah beyaz eski resimler asılıydı. Belli ki, eski anıların korunmaya çalışıldığı bir köşeydi burası.
Sevgi dalmış duvarda asılı olan resimlere ve Melek hanımın kahvesini bitirip, onun duvardaki resimleri ilgiyle izlemesini takibe aldığından hiç haberi yoktu.
“Nasıl buldun kızım?” sözü onu uyandırdı hayalinde canlandırmaya çalıştığı aile tablosundan.
“Çok beğendim. Sizi onların arasında yürürken gördüm sanki. Bana o hissi verdi.” Melek hanım, “canım...” dedi ona ve konuşmasını sürdürdü:
“Tabii o zamanlar ben de yürüyordum. Öğretmendim. Kız kardeşimin düğününe giderken oldu ne olduysa. Kocam oğlum ve ben arabadaydık. Karşımıza aniden çıkan bir köpeği ezmemek için direksiyon kıran kocam kontrolü kaybetti ve karşıdan gelen bir kamyonun altında kaldık. Bu kaza beni eşimden oğlumdan ve mesleğimden ayırdı. O sıralar tahsilde olan oğlum Selim olmasa hiç teselli bulamazdım. Acılarına katlanmak çok zordu. Senelerce çektim. Unutamadım hala onları. Fakat ölenle ölünmüyor kızım. Hayat devam ediyor. Bütün acılarıma rağmen yaşıyorum işte. Halimi görüyorsun... Fakat hayatta küçük mutluluklar da var. mesela şu an senin gibi güzel bir kız var yanımda. Ya olmasaydın... dünden daha iyiyim bu gün. Az şey mi...”
“sevgi’nin içi burkulmuştu. Gözleri yaşardı. Onun çok etkilendiğini gören Melek hanım, “gördün mü, seni de üzdüm...” diyerek elini saçlarına uzattı onun. “ben her şeyin iyi yönünü görmeye çalışıyorum. Sen de çalışmalısın. Birlikte oynayalım gel seninle şu hayat oyununu. Poliannacılığı bilir misin?”
“Evet, okumuştum Poliannayı”
“Yaa... bak işte! Hadi bahçeye koş. Bahçenin duvar dibine yakın yerinde hala dalda kalmış portakallar var. Demek onlar seni bekliyormuş bu güne kadar. Kopart onları. Fatma teyzen yardım etsin sana.”
Sevgi’nin içini çocukça bir sevinç kapladı Melek hanımın bu sözlerinden sonra. İçindeki ağlama isteği gitmiş, yerini hop hop zıplama isteği almıştı. Hemen, “peki!” diyerek koştu Fatma hanıma.
“Fatma teyze, portakal varmış bahçede, Melek hanım kopartın onları diyor. Bana yardım eder misiniz?”
“Tabii kızım” diyen Fatma hanımla çıktılar bahçeye hemen.
Bahçedeki ağaca tırmanırken sevincine diyecek yoktu. Hayatında hiç ağaca tırmanmamış, bu güne kadar, hiç dalından meyve koparmamıştı. Acemice tırmandığı ağacın sağını solunu çizmesine hiç aldırmadan portakallara uzandı.
Fatma hanım altta belinden çıkarmadığı mutfak önlüğünü iki eliyle tutup açmış, “at, at!” diyordu. O da Sevgi gibi çocuklaşmıştı sanki. Son portakalı da dalından koparıp indi. Ellerini dirseklerinin altında birleştirip yasladı karnına ve portakalları kucağına kümeleyen Fatma hanımı geride bırakıp merdivenleri tırmandı.
Açık olan kapıdan içeri girince sanki kaybetti kendini ve kucağındaki portakalları bir an önce Melek hanıma gösterebilmek için koşmaya başladı. Kucağındaki portakallardan biri düşüyor, eğilip onu almak isterken bir başkası yuvarlanıyordu yere. Portakallarla top oynarmış gibi saça saça nihayet salona ulaştı ve sevinçle, “kopardım!” diyerek Melek hanıma gösterdi onları.
“Ne kadar güzeller değil mi?” diye ona gülümseyerek bakan Melek hanımın yüzündeki o ifadeyi gördüğü andan sonraki Sevgi, daha dün bu eve korku ve kuşkuyla giren o eski Sevgi değildi artık. Hele portakalları birlikte neşeyle soyup yedikleri an birbirlerine bakarak gülümsemeleri Sevgi’yi bambaşka duygulara uçurmuştu.
Ara sıra, annesinin yırtılmış da yapıştırılmış resmine baktıkça içi öfke doluyor, huysuzlaşıyordu. Fakat Melek hanım onunla konuşuyor, böyle haller yaşadığında ve onu tatlı diliyle yeniden yumuşatıyordu.
Böylece günler geçip gidiyordu. Artık Melek hanım ona kitaplar okuyor, çeşitli konularda tartışıyorlar beraber, değişik yorumlar üretiyorlardı.
“Bu bahçede her tür meyve bulunur sevgi. birkaç ay sabırla cennet olur burası. Arkada da kümes var. Ben meraklıyım. Küçükten çokça alır büyütürüz. Yakında kesime gelir horozlar. Tavuklar yumurtada şimdi. Taze taze yersin. Bana pek yaramaz. Çiçeklerimiz de açar bir aya kalmaz. Bahçedeki çiçekler açıncaya kadar şu cam arkasındakilerle idare ederim. Bak ne güzeller” diyerek pencere kenarındaki çiçekleri gösterdi ona Melek hanım.
Bu arada kahve kokusundan Fatma hanımın odaya girdiği hemen anlaşıldı.
Melek hanım kahvesini pencere kenarına iyice yanaşıp yudumlarken, Sevgi odanın dört bir tarafını gözleriyle tarıyordu. Odaya zevkle yerleştirilmiş, vişne rengi oymalı mobilyalar, yerde eski, temiz bir halı, koltuklar üzerinde dantelli kırlentler vardı. Eski, modası geçmiş bir radyo, üzerinde antika sayılacak, yıkanmaktan erimiş bir örtü, radyonun konulduğu, üç çekmeceli dolabın dayandırıldığı duvarda siyah beyaz eski resimler asılıydı. Belli ki, eski anıların korunmaya çalışıldığı bir köşeydi burası.
Sevgi dalmış duvarda asılı olan resimlere ve Melek hanımın kahvesini bitirip, onun duvardaki resimleri ilgiyle izlemesini takibe aldığından hiç haberi yoktu.
“Nasıl buldun kızım?” sözü onu uyandırdı hayalinde canlandırmaya çalıştığı aile tablosundan.
“Çok beğendim. Sizi onların arasında yürürken gördüm sanki. Bana o hissi verdi.” Melek hanım, “canım...” dedi ona ve konuşmasını sürdürdü:
“Tabii o zamanlar ben de yürüyordum. Öğretmendim. Kız kardeşimin düğününe giderken oldu ne olduysa. Kocam oğlum ve ben arabadaydık. Karşımıza aniden çıkan bir köpeği ezmemek için direksiyon kıran kocam kontrolü kaybetti ve karşıdan gelen bir kamyonun altında kaldık. Bu kaza beni eşimden oğlumdan ve mesleğimden ayırdı. O sıralar tahsilde olan oğlum Selim olmasa hiç teselli bulamazdım. Acılarına katlanmak çok zordu. Senelerce çektim. Unutamadım hala onları. Fakat ölenle ölünmüyor kızım. Hayat devam ediyor. Bütün acılarıma rağmen yaşıyorum işte. Halimi görüyorsun... Fakat hayatta küçük mutluluklar da var. mesela şu an senin gibi güzel bir kız var yanımda. Ya olmasaydın... dünden daha iyiyim bu gün. Az şey mi...”
“sevgi’nin içi burkulmuştu. Gözleri yaşardı. Onun çok etkilendiğini gören Melek hanım, “gördün mü, seni de üzdüm...” diyerek elini saçlarına uzattı onun. “ben her şeyin iyi yönünü görmeye çalışıyorum. Sen de çalışmalısın. Birlikte oynayalım gel seninle şu hayat oyununu. Poliannacılığı bilir misin?”
“Evet, okumuştum Poliannayı”
“Yaa... bak işte! Hadi bahçeye koş. Bahçenin duvar dibine yakın yerinde hala dalda kalmış portakallar var. Demek onlar seni bekliyormuş bu güne kadar. Kopart onları. Fatma teyzen yardım etsin sana.”
Sevgi’nin içini çocukça bir sevinç kapladı Melek hanımın bu sözlerinden sonra. İçindeki ağlama isteği gitmiş, yerini hop hop zıplama isteği almıştı. Hemen, “peki!” diyerek koştu Fatma hanıma.
“Fatma teyze, portakal varmış bahçede, Melek hanım kopartın onları diyor. Bana yardım eder misiniz?”
“Tabii kızım” diyen Fatma hanımla çıktılar bahçeye hemen.
Bahçedeki ağaca tırmanırken sevincine diyecek yoktu. Hayatında hiç ağaca tırmanmamış, bu güne kadar, hiç dalından meyve koparmamıştı. Acemice tırmandığı ağacın sağını solunu çizmesine hiç aldırmadan portakallara uzandı.
Fatma hanım altta belinden çıkarmadığı mutfak önlüğünü iki eliyle tutup açmış, “at, at!” diyordu. O da Sevgi gibi çocuklaşmıştı sanki. Son portakalı da dalından koparıp indi. Ellerini dirseklerinin altında birleştirip yasladı karnına ve portakalları kucağına kümeleyen Fatma hanımı geride bırakıp merdivenleri tırmandı.
Açık olan kapıdan içeri girince sanki kaybetti kendini ve kucağındaki portakalları bir an önce Melek hanıma gösterebilmek için koşmaya başladı. Kucağındaki portakallardan biri düşüyor, eğilip onu almak isterken bir başkası yuvarlanıyordu yere. Portakallarla top oynarmış gibi saça saça nihayet salona ulaştı ve sevinçle, “kopardım!” diyerek Melek hanıma gösterdi onları.
“Ne kadar güzeller değil mi?” diye ona gülümseyerek bakan Melek hanımın yüzündeki o ifadeyi gördüğü andan sonraki Sevgi, daha dün bu eve korku ve kuşkuyla giren o eski Sevgi değildi artık. Hele portakalları birlikte neşeyle soyup yedikleri an birbirlerine bakarak gülümsemeleri Sevgi’yi bambaşka duygulara uçurmuştu.
Ara sıra, annesinin yırtılmış da yapıştırılmış resmine baktıkça içi öfke doluyor, huysuzlaşıyordu. Fakat Melek hanım onunla konuşuyor, böyle haller yaşadığında ve onu tatlı diliyle yeniden yumuşatıyordu.
Böylece günler geçip gidiyordu. Artık Melek hanım ona kitaplar okuyor, çeşitli konularda tartışıyorlar beraber, değişik yorumlar üretiyorlardı.
139-140-141-
Sevgi’nin mutlulukla uykuya daldığı bir gündü. Her gün yaptığı gibi annesinin fotoğrafını öpmüş de uyumuştu.
O gece rüyasında annesini gördü: yıldızlı bir gecede camdan dışarıyı seyrediyordu. Ay solgun ışığını salmış yeryüzüne, dışarıdaki her şey seçiliyordu. Birden gökyüzünde yıldızdan daha parlak bir ışığın süzülerek yere indiğini gördü. Işık onun penceresine kadar geldi. Işıkla konuştu Sevgi:
“Hoş geldin parlak şey... sen melek misin?”
“Gel benimle.”
“Nereye gideceğiz.”
“Nereye istersen oraya...”
Işığın bir ucuna tutundu Sevgi. Gökyüzüne birlikte süzülmeye başladılar. Yıldızlar arasında uçtular uçtular... bir ara sevginin ellerini bıraktı ışık. “beni bırakma, beni bırakma!” diye yalvardı Sevgi. birden bire fark etti ki, kendisi melek olmadan da tek başına uçabiliyordu. Binlerce güneş doğmuş gibi ortalık aydınlandı birden. Mavi bir okyanus içinde buldu kendini. Uzaklardan annesinin sesini duydu.
“Ne olur... ne olur bir tanem, bizi bırakma!” sevgi bu sese cevap veriyor, “ben buradayım anne! Ben buradayım anne!” diye bağırmasına rağmen annesi onu bir türlü duymuyor, ha bire, “bizi bırakma! Bizi bırakma!” diyerek ağlamasına devam ediyordu.
“ Neden ağlıyorsun anne! Sus, ağlama ne olur. Ne oldu sana?” diyor, hıçkırıklar içinde gökyüzünün derinliklerinde uykuya dalmış, kabuslar içinde çırpınan annesini ne yapsa uyandıramıyordu. Kalbinde annesine duyduğu büyük sevgiyi elle tutulur bir şeymiş gibi hissediyor, annesinin onu sevdiğini de aynı şekilde duyuyordu.
Ne yapmışsa, sürekli aynı sözleri, tekrarlayıp duran annesini bir türlü uyandıramamıştı.
Tam bu anda uykudan silkinerek uyandı. Etrafına bakındı. Ne yıldız vardı, ne gökyüzü ve ne de annesi. Henüz sabah olmamıştı. Terlemiş, saçları tel tel olmuş, yüzüne yapışmıştı. Rüyanın etkisinden kurtulamamıştı. Aylar var ki annesini görmüyordu rüyasında. Gözlerini tekrar kapatarak aynı rüyayı bir daha görmeyi ve annesine doya doya bakmayı umarak uzun süre bekledi. Hayır, bir türlü uyuyamıyordu. Uyumaktan umudunu kesince yatağının içinde doğrulup yüzünü avuçları arasına alarak ağlamaya başladı.
O gün kahvaltıda onun çok yorgun ve bitkin olduğu gözünden kaçmayan Melek hanım, neşesiz oluşunun sebebini sordu ona.
“Akşam bir rüya gördüm. Annem, ne olur bizi bırakma, diye yalvarıyordu. Çok etkilendim” diyerek ağlamaya ve anlatmaya başladı Melek hanıma.
Melek hanım, bu güne kadar Sevgi’ye özel hayatıyla ilgili hiçbir şey sormamıştı. Hep kendiliğinden anlatacağı bir fırsat beklemişti. İşte fırsat şu anda çıkmış, Sevgi kendiliğinden, geçmişiyle ilgili şeyleri birer birer anlatmaya başlamıştı.
Bazen ağlıyor, bazen gülüyor, bazen iç geçiriyordu anlatırken.
Melek hanım büyük bir ilgiyle, arada bir ustaca sorular sorarak onun içini dökmesine yardımcı oluyor, o da ha bire anlatıyordu.
Sevgi, tüm hayatını sanki bir daha capcanlı yaşamıştı.
Melek hanım ise, onu bir kat daha sevmiş ve ona acımıştı. “Meğer bu minik kalbin içinde ne acılar varmış” diye düşünerek ona, “anneni aramak ve onu bulmak için, okuyup, çok güçlü bir insan olmalısın kızım. Anneni bulamasan bile, annenin istediği gibi biri olmalısın mutlaka” diyerek onun bu duygusal anından sıcağı sıcağına faydalandı.
Ayşe düşündü. Gözlerini kapadı. Onları birbirinden ayıran o kötü günü hayal etti. Annesini o soğuk yüzünü, giderken arkasından nasıl bakakaldığını. Dışarıdaki soğuk havaya yarı çıplak kendisini nasıl attığını, o soğuklarda ne hallere düştüğünü canlandırdı zihninde.
Titreyen elleriyle, ıslanan yanaklarını sildi. Derin bir nefes aldı. Gözlerini tekrar kapattı. İncecik ellerini açtı göğe ve “bana güç ver Allahım... senin güç verdiğin zavallıları hiçbir kuvvet yıkamaz!” diye dua etti.
Melek hanım, onun dua ettiğini görünce, söylediklerinin etkisini gösterdiğine emin olup sevindi ve içinden, “onun dualarının kabul olması için neler veririm bir bilse...” diye geçirdi.
Melek hanım, işin tılsımını bozmamak için izin isteyerek Sevgi’nin yanından ayrıldı. Yorulmuştu. Oysa gün daha yeni başlıyordu. Tahammül edemediği bir yük varken omzunda bir yük daha binmişti ki, taşımak için büyük bir azim gerekiyordu. Şakaklarını zonklatan bir baş ağrısı başlamıştı. Fatma hanıma, kendisini odasına götürmesini söyledi.
Komodinin üzerinde hep hazır duran limon kolonyasını döktü avuçlarına şakaklarını ovdu. Uzanabileceği mesafedeki pencerenin bir kanadını açtı. Sıkıntılı zamanlarında hep böyle yapardı. Rüzgarın
Sevgi’nin mutlulukla uykuya daldığı bir gündü. Her gün yaptığı gibi annesinin fotoğrafını öpmüş de uyumuştu.
O gece rüyasında annesini gördü: yıldızlı bir gecede camdan dışarıyı seyrediyordu. Ay solgun ışığını salmış yeryüzüne, dışarıdaki her şey seçiliyordu. Birden gökyüzünde yıldızdan daha parlak bir ışığın süzülerek yere indiğini gördü. Işık onun penceresine kadar geldi. Işıkla konuştu Sevgi:
“Hoş geldin parlak şey... sen melek misin?”
“Gel benimle.”
“Nereye gideceğiz.”
“Nereye istersen oraya...”
Işığın bir ucuna tutundu Sevgi. Gökyüzüne birlikte süzülmeye başladılar. Yıldızlar arasında uçtular uçtular... bir ara sevginin ellerini bıraktı ışık. “beni bırakma, beni bırakma!” diye yalvardı Sevgi. birden bire fark etti ki, kendisi melek olmadan da tek başına uçabiliyordu. Binlerce güneş doğmuş gibi ortalık aydınlandı birden. Mavi bir okyanus içinde buldu kendini. Uzaklardan annesinin sesini duydu.
“Ne olur... ne olur bir tanem, bizi bırakma!” sevgi bu sese cevap veriyor, “ben buradayım anne! Ben buradayım anne!” diye bağırmasına rağmen annesi onu bir türlü duymuyor, ha bire, “bizi bırakma! Bizi bırakma!” diyerek ağlamasına devam ediyordu.
“ Neden ağlıyorsun anne! Sus, ağlama ne olur. Ne oldu sana?” diyor, hıçkırıklar içinde gökyüzünün derinliklerinde uykuya dalmış, kabuslar içinde çırpınan annesini ne yapsa uyandıramıyordu. Kalbinde annesine duyduğu büyük sevgiyi elle tutulur bir şeymiş gibi hissediyor, annesinin onu sevdiğini de aynı şekilde duyuyordu.
Ne yapmışsa, sürekli aynı sözleri, tekrarlayıp duran annesini bir türlü uyandıramamıştı.
Tam bu anda uykudan silkinerek uyandı. Etrafına bakındı. Ne yıldız vardı, ne gökyüzü ve ne de annesi. Henüz sabah olmamıştı. Terlemiş, saçları tel tel olmuş, yüzüne yapışmıştı. Rüyanın etkisinden kurtulamamıştı. Aylar var ki annesini görmüyordu rüyasında. Gözlerini tekrar kapatarak aynı rüyayı bir daha görmeyi ve annesine doya doya bakmayı umarak uzun süre bekledi. Hayır, bir türlü uyuyamıyordu. Uyumaktan umudunu kesince yatağının içinde doğrulup yüzünü avuçları arasına alarak ağlamaya başladı.
O gün kahvaltıda onun çok yorgun ve bitkin olduğu gözünden kaçmayan Melek hanım, neşesiz oluşunun sebebini sordu ona.
“Akşam bir rüya gördüm. Annem, ne olur bizi bırakma, diye yalvarıyordu. Çok etkilendim” diyerek ağlamaya ve anlatmaya başladı Melek hanıma.
Melek hanım, bu güne kadar Sevgi’ye özel hayatıyla ilgili hiçbir şey sormamıştı. Hep kendiliğinden anlatacağı bir fırsat beklemişti. İşte fırsat şu anda çıkmış, Sevgi kendiliğinden, geçmişiyle ilgili şeyleri birer birer anlatmaya başlamıştı.
Bazen ağlıyor, bazen gülüyor, bazen iç geçiriyordu anlatırken.
Melek hanım büyük bir ilgiyle, arada bir ustaca sorular sorarak onun içini dökmesine yardımcı oluyor, o da ha bire anlatıyordu.
Sevgi, tüm hayatını sanki bir daha capcanlı yaşamıştı.
Melek hanım ise, onu bir kat daha sevmiş ve ona acımıştı. “Meğer bu minik kalbin içinde ne acılar varmış” diye düşünerek ona, “anneni aramak ve onu bulmak için, okuyup, çok güçlü bir insan olmalısın kızım. Anneni bulamasan bile, annenin istediği gibi biri olmalısın mutlaka” diyerek onun bu duygusal anından sıcağı sıcağına faydalandı.
Ayşe düşündü. Gözlerini kapadı. Onları birbirinden ayıran o kötü günü hayal etti. Annesini o soğuk yüzünü, giderken arkasından nasıl bakakaldığını. Dışarıdaki soğuk havaya yarı çıplak kendisini nasıl attığını, o soğuklarda ne hallere düştüğünü canlandırdı zihninde.
Titreyen elleriyle, ıslanan yanaklarını sildi. Derin bir nefes aldı. Gözlerini tekrar kapattı. İncecik ellerini açtı göğe ve “bana güç ver Allahım... senin güç verdiğin zavallıları hiçbir kuvvet yıkamaz!” diye dua etti.
Melek hanım, onun dua ettiğini görünce, söylediklerinin etkisini gösterdiğine emin olup sevindi ve içinden, “onun dualarının kabul olması için neler veririm bir bilse...” diye geçirdi.
Melek hanım, işin tılsımını bozmamak için izin isteyerek Sevgi’nin yanından ayrıldı. Yorulmuştu. Oysa gün daha yeni başlıyordu. Tahammül edemediği bir yük varken omzunda bir yük daha binmişti ki, taşımak için büyük bir azim gerekiyordu. Şakaklarını zonklatan bir baş ağrısı başlamıştı. Fatma hanıma, kendisini odasına götürmesini söyledi.
Komodinin üzerinde hep hazır duran limon kolonyasını döktü avuçlarına şakaklarını ovdu. Uzanabileceği mesafedeki pencerenin bir kanadını açtı. Sıkıntılı zamanlarında hep böyle yapardı. Rüzgarın
artık kıtabın ortalarını gectik
142-143-144-
böyle yapardı. Rüzgarın yüzünü okşaması sanki ruhunun derinliklerine işliyormuş gibi bir ferahlık verdi ona. Gökyüzüne baktı. Güneşin ışıkları dünyaya tebessüm etmeye başlamıştı.
Sevgi de Melek hanım gibi, kendini aşırı yorgun, bitkin ve garip hissediyordu. O da odasına gitti. Yatağının içine oturdu. Binlerce dua geçirerek içinden annesinin yüzünü aklına çizmeye çalıştı. Bir yandan da Melek hanımın dediklerini düşünüyordu.
Sonra kalkıp, yüzünü rüyasındaki meleğin kendisine göründüğü pencerenin camına dayadı. Gökyüzüne baktı. Açtı balkon kapısını. Serin hava ıslak gözlerine vurduğunda, mavi sonsuzluk içinde olduğunu rüyasında gördüğü annesi onu gözlerinden öpüyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Gökyüzü büyüdü, büyüdü, Sevgi bir nokta gibi küçücük kaldığını hissetti. Sonra her şey büyük bir sessizliğe büründü sanki, sadece Sevginin yüreği konuşmaya başladı. O yürekte biriken ne varsa üfler gibi savurdu gökyüzüne. İçindekiler boşalmış, rahatlamıştı.
Parlayan güneşe doğru döndü yüzünü. Göz yaşlarını kuruttu. Balkondan eğilip portakal topladığı ağaca baktı bir süre. Dünkü neşesi, bu günkü hüznünü karşılaştırdı. Öylece düşünceye dalarak bekledi epey zaman. Bir ara bedenini hissetmeyecek kadar yorulmuş olduğunun farkına vardı. Kendini bir an evvel yatağa atmalıydı. Yoksa yere yığılabilirdi. İçeri girip, balkon kapısını kapattı ve bebeğini alıp, ona sıkı sıkı sarılarak uykuya daldı.
Bu arada Melek hanım odasında hala düşünceden beynini sıyıramamıştı: bu, çok yaramaz olduğunu söyledikleri kızı sırf kendi nasihatleri bu kadar kısa zamanda bu kadar etkili olamazdı. İlk defa onun ellerini açarak dua etmesine şahit oluyordu. Neydi onu bu derece değiştirmeyi başaran şey!? Biraz daha düşündü ve buldu. Bunun adı Sevgi’ydi... Annesine duyduğu derin sevgi. Nasihatleri, bir tılsımlı ana denk gelmiş ve anne sevgisiyle kaynaşıp beynine işlemişti.
Melek hanım bu kıza gün geçtikçe daha sıkıca bağlanıyordu. Öyle ki, bir iki saat önceki halini de gördükten sonra, artık onsuz yapamayacağına hükmetmişti. İçinde uzun zamandır duymaya hasret kaldığı bir sıcaklık hissetti. Nedir bu duygunun adı? diye düşündü ve hüküm verdi: Adı Sevgi’ydi bu duygunun.
O gece, yine her günkü saatte yatağına yatırdı onu Fatma hanım. Ama, çok yorgun olmasına rağmen neredeyse hiç uyuyamadı. Kendi dertlerini çilesini, acısını unutmuş, “bu kıza hayatı nasıl sevdirebilirim!? Nasıl eder de, onu çevresine iyilik ve yardım saçan biri olarak yetiştirebilirim!?” ve buna benzer bir yığın duygular geçirerek içinden sabaha karşı ancak uykuya dalabildi.
Ertesi gün, Sevgi bir gün evvel gün boyu uyumuş olduğundan erkenden kalktı. Fatma hanım onu uyandırmadan, mutfağa onun yanına geldi. Melek hanım uyanmadan birlikte kahvaltıyı hazırladılar. İlk kez, Melek hanımın giyinmesine yardım etti. Onu giydirdikten sonra perdeleri açtı. Harika bir güneş vardı. Odanın içine doldu ışık.
“Aydınlık bir gün değil mi kızım... bu gün nasılsın? Dün çok kötüydün. Beni de hüzünlendirdin. Hiç uyuyamadım.” dedi ona Melek hanım.
“Ben de öyle. Ama bu gün iyiyim.”
“Canım kızım, hep seni düşündüm dün gece... ve bir karara vardım. Mutlaka okumalısın sen. Ben öyle istiyorum. Eminim, bunu annen de baban da isterdi. Başarılı olursan beni çok mutlu edersin. Ne dersin?”
Okumasını öneren sözlerinden çok, “dün gece hep seni düşündüm” demesinden çok etkilenmişti Sevgi. Onun ellerine sarıldı ve öperek, “çok iyisiniz. Ben hiç kimseden iyilik görmedim. Onun için bütün insanlardan nefret ediyorum. Ama siz başkasınız” dedi. Melek hanım, “ben sana nefret etmekten nefret etmeyi öğreteceğim güzel kızım. Hayatın acımasız olduğunu bu yaşında zaten öğrenmişsin. Ama ben, hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğunu öğreteceğim sana. Zaten hep güllük gülistanlık olan hayat güzel bir hayat olmaz ki... acılar arttıkça, ardından gelen ufacık mutluluklar insanın içinde büyüdükçe büyür. Mutlu olacaksın, eğer dediklerimi yaparsan ve beni de mutlu edeceksin.”
“Kendimi bilemem de, sizi mutlu etmeyi isterim Melek teyze” dedi Sevgi.
“Öyleyse yarın sen okuluna başlıyorsun, ben mutluluğuma... tamam mı!”
“Tamam!”
Fatma hanım, kahvaltıdan sonra hemen çarşıya! Ne gerekse alın sevgi kızıma ve hemen kaydını yaptıralım okula.
O gün kahvaltının tadı bir başkaydı. Fatma hanımla birlikte topladılar sofrayı. Giyindi ve çarşıya çıktılar beraberce.
Sevinçle çarşıya çıkışın tadını unutmuştu Sevgi. O mağazadan o mağazaya heyecanla koşturuyordu. Bir ara bir el yapıştı Sevgi’nin koluna. Korkuyla arkasından kolunu kavrayan elin sahibine baktı. Gözlerine inanamadı. Zehra hanım karşısında duruyordu. Bir an şaşkınlıktan konuşamadı. Sonra hemen “canım Zehra teyze!” diyerek sarıldı ona.
“Ne yapıyorsun Sevgi. Bu kadın kim?” diye sordu ona Zehra hanım.
Fatma hanım Sevgi’nin yanında hiç konuşmadan onları seyrediyordu.
“Bu Fatma Teyze. Onlarda kalıyorum. Alışverişe geldik” diyerek sürdürdü sözlerini sonra, Zehra Fatma hanıma dönerek,
“Merhaba Fatma hanım. Ben Sevgi’nin çok yakını sayılırım. Şöyle yakın bir pastaneye girsek de biraz konuşsak, vaktiniz var mı acaba?” diye sordu ona.
Yakında bir pastane bulup oturdular. Zehra hanım, bir iki kez daha sarıldı Sevgi’ye ve sonra ciddi ciddi konuşmaya başladı:
“Seni uzun süre aradık, bulamadık. Sonra Ahmet’i bulduk. Ahmet’ten öğrendik başınıza gelenleri. Çok üzüldük. Anneden hâlâ bir haber alamadınız mı?”
“Onu bulamadık..”
Sevginin yüzünün ağlamaklı hale geldiğini gören Zehra hanım hemen lafı değiştirdi:
“Sen maaşını alıyor musun?”
“Ne maaşı?”
“Annen babandan dolayı bağlanan maaşını bir bankada biriktiriyordu. Sen tahsile başlayınca harcayasın diye, haberin yok mu?”
“Hiç haberim yok!?”
“Fatma hanım, bunu bir araştırın. O bir şehit çocuğu ve babasına bağlanan maaş bir bankaya her ay yatırılıyor.
böyle yapardı. Rüzgarın yüzünü okşaması sanki ruhunun derinliklerine işliyormuş gibi bir ferahlık verdi ona. Gökyüzüne baktı. Güneşin ışıkları dünyaya tebessüm etmeye başlamıştı.
Sevgi de Melek hanım gibi, kendini aşırı yorgun, bitkin ve garip hissediyordu. O da odasına gitti. Yatağının içine oturdu. Binlerce dua geçirerek içinden annesinin yüzünü aklına çizmeye çalıştı. Bir yandan da Melek hanımın dediklerini düşünüyordu.
Sonra kalkıp, yüzünü rüyasındaki meleğin kendisine göründüğü pencerenin camına dayadı. Gökyüzüne baktı. Açtı balkon kapısını. Serin hava ıslak gözlerine vurduğunda, mavi sonsuzluk içinde olduğunu rüyasında gördüğü annesi onu gözlerinden öpüyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Gökyüzü büyüdü, büyüdü, Sevgi bir nokta gibi küçücük kaldığını hissetti. Sonra her şey büyük bir sessizliğe büründü sanki, sadece Sevginin yüreği konuşmaya başladı. O yürekte biriken ne varsa üfler gibi savurdu gökyüzüne. İçindekiler boşalmış, rahatlamıştı.
Parlayan güneşe doğru döndü yüzünü. Göz yaşlarını kuruttu. Balkondan eğilip portakal topladığı ağaca baktı bir süre. Dünkü neşesi, bu günkü hüznünü karşılaştırdı. Öylece düşünceye dalarak bekledi epey zaman. Bir ara bedenini hissetmeyecek kadar yorulmuş olduğunun farkına vardı. Kendini bir an evvel yatağa atmalıydı. Yoksa yere yığılabilirdi. İçeri girip, balkon kapısını kapattı ve bebeğini alıp, ona sıkı sıkı sarılarak uykuya daldı.
Bu arada Melek hanım odasında hala düşünceden beynini sıyıramamıştı: bu, çok yaramaz olduğunu söyledikleri kızı sırf kendi nasihatleri bu kadar kısa zamanda bu kadar etkili olamazdı. İlk defa onun ellerini açarak dua etmesine şahit oluyordu. Neydi onu bu derece değiştirmeyi başaran şey!? Biraz daha düşündü ve buldu. Bunun adı Sevgi’ydi... Annesine duyduğu derin sevgi. Nasihatleri, bir tılsımlı ana denk gelmiş ve anne sevgisiyle kaynaşıp beynine işlemişti.
Melek hanım bu kıza gün geçtikçe daha sıkıca bağlanıyordu. Öyle ki, bir iki saat önceki halini de gördükten sonra, artık onsuz yapamayacağına hükmetmişti. İçinde uzun zamandır duymaya hasret kaldığı bir sıcaklık hissetti. Nedir bu duygunun adı? diye düşündü ve hüküm verdi: Adı Sevgi’ydi bu duygunun.
O gece, yine her günkü saatte yatağına yatırdı onu Fatma hanım. Ama, çok yorgun olmasına rağmen neredeyse hiç uyuyamadı. Kendi dertlerini çilesini, acısını unutmuş, “bu kıza hayatı nasıl sevdirebilirim!? Nasıl eder de, onu çevresine iyilik ve yardım saçan biri olarak yetiştirebilirim!?” ve buna benzer bir yığın duygular geçirerek içinden sabaha karşı ancak uykuya dalabildi.
Ertesi gün, Sevgi bir gün evvel gün boyu uyumuş olduğundan erkenden kalktı. Fatma hanım onu uyandırmadan, mutfağa onun yanına geldi. Melek hanım uyanmadan birlikte kahvaltıyı hazırladılar. İlk kez, Melek hanımın giyinmesine yardım etti. Onu giydirdikten sonra perdeleri açtı. Harika bir güneş vardı. Odanın içine doldu ışık.
“Aydınlık bir gün değil mi kızım... bu gün nasılsın? Dün çok kötüydün. Beni de hüzünlendirdin. Hiç uyuyamadım.” dedi ona Melek hanım.
“Ben de öyle. Ama bu gün iyiyim.”
“Canım kızım, hep seni düşündüm dün gece... ve bir karara vardım. Mutlaka okumalısın sen. Ben öyle istiyorum. Eminim, bunu annen de baban da isterdi. Başarılı olursan beni çok mutlu edersin. Ne dersin?”
Okumasını öneren sözlerinden çok, “dün gece hep seni düşündüm” demesinden çok etkilenmişti Sevgi. Onun ellerine sarıldı ve öperek, “çok iyisiniz. Ben hiç kimseden iyilik görmedim. Onun için bütün insanlardan nefret ediyorum. Ama siz başkasınız” dedi. Melek hanım, “ben sana nefret etmekten nefret etmeyi öğreteceğim güzel kızım. Hayatın acımasız olduğunu bu yaşında zaten öğrenmişsin. Ama ben, hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğunu öğreteceğim sana. Zaten hep güllük gülistanlık olan hayat güzel bir hayat olmaz ki... acılar arttıkça, ardından gelen ufacık mutluluklar insanın içinde büyüdükçe büyür. Mutlu olacaksın, eğer dediklerimi yaparsan ve beni de mutlu edeceksin.”
“Kendimi bilemem de, sizi mutlu etmeyi isterim Melek teyze” dedi Sevgi.
“Öyleyse yarın sen okuluna başlıyorsun, ben mutluluğuma... tamam mı!”
“Tamam!”
Fatma hanım, kahvaltıdan sonra hemen çarşıya! Ne gerekse alın sevgi kızıma ve hemen kaydını yaptıralım okula.
O gün kahvaltının tadı bir başkaydı. Fatma hanımla birlikte topladılar sofrayı. Giyindi ve çarşıya çıktılar beraberce.
Sevinçle çarşıya çıkışın tadını unutmuştu Sevgi. O mağazadan o mağazaya heyecanla koşturuyordu. Bir ara bir el yapıştı Sevgi’nin koluna. Korkuyla arkasından kolunu kavrayan elin sahibine baktı. Gözlerine inanamadı. Zehra hanım karşısında duruyordu. Bir an şaşkınlıktan konuşamadı. Sonra hemen “canım Zehra teyze!” diyerek sarıldı ona.
“Ne yapıyorsun Sevgi. Bu kadın kim?” diye sordu ona Zehra hanım.
Fatma hanım Sevgi’nin yanında hiç konuşmadan onları seyrediyordu.
“Bu Fatma Teyze. Onlarda kalıyorum. Alışverişe geldik” diyerek sürdürdü sözlerini sonra, Zehra Fatma hanıma dönerek,
“Merhaba Fatma hanım. Ben Sevgi’nin çok yakını sayılırım. Şöyle yakın bir pastaneye girsek de biraz konuşsak, vaktiniz var mı acaba?” diye sordu ona.
Yakında bir pastane bulup oturdular. Zehra hanım, bir iki kez daha sarıldı Sevgi’ye ve sonra ciddi ciddi konuşmaya başladı:
“Seni uzun süre aradık, bulamadık. Sonra Ahmet’i bulduk. Ahmet’ten öğrendik başınıza gelenleri. Çok üzüldük. Anneden hâlâ bir haber alamadınız mı?”
“Onu bulamadık..”
Sevginin yüzünün ağlamaklı hale geldiğini gören Zehra hanım hemen lafı değiştirdi:
“Sen maaşını alıyor musun?”
“Ne maaşı?”
“Annen babandan dolayı bağlanan maaşını bir bankada biriktiriyordu. Sen tahsile başlayınca harcayasın diye, haberin yok mu?”
“Hiç haberim yok!?”
“Fatma hanım, bunu bir araştırın. O bir şehit çocuğu ve babasına bağlanan maaş bir bankaya her ay yatırılıyor.
iyi aksamlar..nasılsınız....
146-147-148
Annesi onun doktor olmasını isterdi. Zavallı kadıncağız, bütün hayalleri yıkıldı.”
Fatma hanım, “onu Melek hanım okutacak merak etmeyin. Size rastladığımızda okul için eşya alıyorduk” diyerek söze karıştı.
“Hah!” dedi Zehra hanım. “Sen de söz ver bana, okuyacaksın, annenin isteğini yerine getireceksin... tamam mı!” diyerek onların adreslerini aldı ve onlara adres bırakarak, Ayşe’den kim haber alırsa birbirlerine haber vereceklerine söz alıp vererek ayrıldı.
Aradan aylar geçmiş, Sevgi tamamen değişmişti. Derslerine çok çalışıyor, hep övgü alıyordu öğretmenlerinden. Ayrıca evde de melek hanım onun eksik bilgilerini tamamlıyor ve eseriyle övünüyordu.
Yıllar geçti böylece, Sevgi serpilip büyümüş, açılmış bir çiçek gibi herkesin ilgisini çeker olmuştu. O artık aklı başında, çok başarılı bir son sınıf öğrencisiydi.
Ortaokul bitmişti nihayet. Yaşları kendisinden epeyce küçük olan arkadaşlarıyla fazla bir yakınlık kuramamış, kendini hep derslerine vermişti. Arada bir komşularının oğlu Sedat’la konuşurdu o kadar. Sedat onu babasının arabasıyla, Melek hanımın ricası üzerine okula bırakırdı. Bazen okul dışı faaliyetler olduğu zamanlar onu kapıda bekler arabayla ve evine bırakırdı.
Sedat hoş bir çocuktu. Ama o kadar işte. Sevgi doktor olacaktı. Bütün enerjisini bu iş için yönlendiriyordu. Orta okulda olmasına rağmen, Melek hanımın da desteğiyle sanki bir lise öğrencisi gibi çalışıyordu. Zaten yaşı onu lise öğrencisi gibi gösteriyordu.
Diplomasını almaya girmişti Sevgi. Sedat onu yine kapıda bekliyordu. Sedat, babasına işlerinde yardım zorunda olduğundan yaşı oldukça geçmiş olmasına rağmen yine de okumak istiyor ve dışardan bitirmeler için çalışıyordu. Sevgi’den iki sınıf aşağıda, ancak Sevgi’den iki yaş daha büyüktü.
Sevgi’nin sonradan okula başlamış olması, onu da okula başlamaya teşvik etmişti. Çünkü, onu ta ilk gördüğü günden beri yüreği onun için çarpmaya başlamış, ancak onun görkemi ve başarısı karşısında bir türlü duygularını belli edememiş, sadece onu getirip götürürken bu güzel kızı yakınında hissetmenin mutluluğuyla yetinmeye karar vermişti.
Şu an kapıda onu beklerken, bir başka göz onu görür, bir gün bir başka el onun elinden tutup onu uzaklara götürür korkusu yaşıyordu.
Sevgi okuldan çıkar çıkmaz, diploma sevincini bir abi gibi gördüğü Sedat'la paylaştı. Anlatılamaz bir sevinç içersindeydi. Sedat onu daha da yüreklendirecek şeyler söylemek dışında hiçbir şey diyemedi ona. Ona sarılıp bağrına basmak isteğini içine gömdü ve onu evine getirdi. Kapıyı bir hanımefendiye açar gibi açtı ve “buyurun diplomalı hanımefendi” diyerek, kendi diplomasızlığının acısını duydu yüreğinde.
Sevgi, elinde diplomasıyla, kapıyı kırarcasına açtı. Koşarak onu heyecanla bekleyen Melek hanımın odasına daldı. Ellerine sarıldı ve öptü:
“Melek anneciğim... anne, annem benim! Bak diplomamı aldım. Ver ellerini bir daha bir daha öpeyim!” dedi ona.
“Kızım, ne yapıyorsun! Sakin ol... biliyorum çok mutlusun!” derken içinden “öğretmenliğinin başarısının ve kendisine nihayet anne denilmiş olmasının müthiş gururunu yaşıyordu.
Sevgi doyasıya ellerinden yüzünden Melek annesini öptükten sonra, ciddi bir şekilde yanına oturttu Melek anne artık öz kızı saydığı Sevgi’yi ve Sevgi’nin hiç unutmayacağı kulağına küpe edeceği sözlerini sıraladı:
“Siz olmasaydınız başaramazdım sözünü kabul etmiyorum kızım. Ne başardıysan kendi özünü zorlayarak, inancına dayandırarak yaptın. Benim kendime şeref saydığım şey ise, sendeki bu azmi mesleki tecrübelerim ve-daha çok da-seni öz evlat gibi sevmem sayesinde ortaya çıkarmak olmuştur. Şunu bil ki, esas olan sendeki azim ve iradedir ve biliyorum, hatta eminim, kendini bir gün doktor olarak da göreceksin.”
O akşam sofrası başka bir sofra, o sofrada oturanlar başka insanlardı sanki. Onlara Selim bey de katılmıştı. Selim bey yemekten sonra her zaman yaptığı gibi hemen ayrıldı aralarından. O artık annesinin rahat ve huzur içinde olduğunu biliyor ve yılda bir iki kez uğrayıp gidiyordu annesine. Başka bir ilde büyük bir iş adamı olmuştu.
Sofra kaldırıldıktan sonra Melek hanım özellikle Sevgiyle yalnız kalmak istedi. Bir odaya geçtiler beraberce. Sevgi bir sürprizle karşılaşacağını seziyor ve seviniyordu. İçerde, büyük masanın üzerinde daha önceden yerleştirilmiş büyükçe bir paket duruyordu. Masanın üzerindeki paketi işaret ederek, “Aç şu paketi Melek hanımın melek kızı. Bakalım beğenecek misin...” dedi ona.
Annesi onun doktor olmasını isterdi. Zavallı kadıncağız, bütün hayalleri yıkıldı.”
Fatma hanım, “onu Melek hanım okutacak merak etmeyin. Size rastladığımızda okul için eşya alıyorduk” diyerek söze karıştı.
“Hah!” dedi Zehra hanım. “Sen de söz ver bana, okuyacaksın, annenin isteğini yerine getireceksin... tamam mı!” diyerek onların adreslerini aldı ve onlara adres bırakarak, Ayşe’den kim haber alırsa birbirlerine haber vereceklerine söz alıp vererek ayrıldı.
Aradan aylar geçmiş, Sevgi tamamen değişmişti. Derslerine çok çalışıyor, hep övgü alıyordu öğretmenlerinden. Ayrıca evde de melek hanım onun eksik bilgilerini tamamlıyor ve eseriyle övünüyordu.
Yıllar geçti böylece, Sevgi serpilip büyümüş, açılmış bir çiçek gibi herkesin ilgisini çeker olmuştu. O artık aklı başında, çok başarılı bir son sınıf öğrencisiydi.
Ortaokul bitmişti nihayet. Yaşları kendisinden epeyce küçük olan arkadaşlarıyla fazla bir yakınlık kuramamış, kendini hep derslerine vermişti. Arada bir komşularının oğlu Sedat’la konuşurdu o kadar. Sedat onu babasının arabasıyla, Melek hanımın ricası üzerine okula bırakırdı. Bazen okul dışı faaliyetler olduğu zamanlar onu kapıda bekler arabayla ve evine bırakırdı.
Sedat hoş bir çocuktu. Ama o kadar işte. Sevgi doktor olacaktı. Bütün enerjisini bu iş için yönlendiriyordu. Orta okulda olmasına rağmen, Melek hanımın da desteğiyle sanki bir lise öğrencisi gibi çalışıyordu. Zaten yaşı onu lise öğrencisi gibi gösteriyordu.
Diplomasını almaya girmişti Sevgi. Sedat onu yine kapıda bekliyordu. Sedat, babasına işlerinde yardım zorunda olduğundan yaşı oldukça geçmiş olmasına rağmen yine de okumak istiyor ve dışardan bitirmeler için çalışıyordu. Sevgi’den iki sınıf aşağıda, ancak Sevgi’den iki yaş daha büyüktü.
Sevgi’nin sonradan okula başlamış olması, onu da okula başlamaya teşvik etmişti. Çünkü, onu ta ilk gördüğü günden beri yüreği onun için çarpmaya başlamış, ancak onun görkemi ve başarısı karşısında bir türlü duygularını belli edememiş, sadece onu getirip götürürken bu güzel kızı yakınında hissetmenin mutluluğuyla yetinmeye karar vermişti.
Şu an kapıda onu beklerken, bir başka göz onu görür, bir gün bir başka el onun elinden tutup onu uzaklara götürür korkusu yaşıyordu.
Sevgi okuldan çıkar çıkmaz, diploma sevincini bir abi gibi gördüğü Sedat'la paylaştı. Anlatılamaz bir sevinç içersindeydi. Sedat onu daha da yüreklendirecek şeyler söylemek dışında hiçbir şey diyemedi ona. Ona sarılıp bağrına basmak isteğini içine gömdü ve onu evine getirdi. Kapıyı bir hanımefendiye açar gibi açtı ve “buyurun diplomalı hanımefendi” diyerek, kendi diplomasızlığının acısını duydu yüreğinde.
Sevgi, elinde diplomasıyla, kapıyı kırarcasına açtı. Koşarak onu heyecanla bekleyen Melek hanımın odasına daldı. Ellerine sarıldı ve öptü:
“Melek anneciğim... anne, annem benim! Bak diplomamı aldım. Ver ellerini bir daha bir daha öpeyim!” dedi ona.
“Kızım, ne yapıyorsun! Sakin ol... biliyorum çok mutlusun!” derken içinden “öğretmenliğinin başarısının ve kendisine nihayet anne denilmiş olmasının müthiş gururunu yaşıyordu.
Sevgi doyasıya ellerinden yüzünden Melek annesini öptükten sonra, ciddi bir şekilde yanına oturttu Melek anne artık öz kızı saydığı Sevgi’yi ve Sevgi’nin hiç unutmayacağı kulağına küpe edeceği sözlerini sıraladı:
“Siz olmasaydınız başaramazdım sözünü kabul etmiyorum kızım. Ne başardıysan kendi özünü zorlayarak, inancına dayandırarak yaptın. Benim kendime şeref saydığım şey ise, sendeki bu azmi mesleki tecrübelerim ve-daha çok da-seni öz evlat gibi sevmem sayesinde ortaya çıkarmak olmuştur. Şunu bil ki, esas olan sendeki azim ve iradedir ve biliyorum, hatta eminim, kendini bir gün doktor olarak da göreceksin.”
O akşam sofrası başka bir sofra, o sofrada oturanlar başka insanlardı sanki. Onlara Selim bey de katılmıştı. Selim bey yemekten sonra her zaman yaptığı gibi hemen ayrıldı aralarından. O artık annesinin rahat ve huzur içinde olduğunu biliyor ve yılda bir iki kez uğrayıp gidiyordu annesine. Başka bir ilde büyük bir iş adamı olmuştu.
Sofra kaldırıldıktan sonra Melek hanım özellikle Sevgiyle yalnız kalmak istedi. Bir odaya geçtiler beraberce. Sevgi bir sürprizle karşılaşacağını seziyor ve seviniyordu. İçerde, büyük masanın üzerinde daha önceden yerleştirilmiş büyükçe bir paket duruyordu. Masanın üzerindeki paketi işaret ederek, “Aç şu paketi Melek hanımın melek kızı. Bakalım beğenecek misin...” dedi ona.
Hocam keşke en ön sayfaya bir kapak koyabilsek
Bu resim kitabın orjinal kapagı....resim tasarımı bana ait.....RESİM GALERİDE VAR......YANLIZ BÜYÜTEMEDİM .....
149-150-151
Sevgi’nin heyecandan elleri titriyordu. Paketi açtı. İçinde mavi bir tuvalet vardı. Sanki denizin rengini giydirmişlerdi kumaşa. Ne tam mavi, ne tam yeşil, turkuvaz renginde, uzun askılı,üzeri boncuk işli, kupür apliklerle süslenmiş harika bir elbiseydi.
Sevgi’nin gözleri ayrıldı. Böylesi güzelini hiç görmemişti çünkü.
“Bu benim kızlık elbisem. Yıllardır kıyamayıp sakladım. Sana kısmetmiş. Bunu bir giy. Eğer büyük gelirse usta bir terziye düzelttiririz” diyen Melek hanımın bu sözlerini duyar duymaz hemen koştu odasına ve giydi sırtına. Saçlarını düzeltti. Elbisenin yanındaki şifonu da boynuna bağlayıp boy aynasının karşısına geçti.
Aynada kendini seyrederken sanki dili tutulacaktı. Usulca dışarıya çıkıp melek hanımın yanına gitti. Sanki bir su perisiydi. Odanın ortasında dönmeye, şarkılar söylemeye başladı.
Melek hanım, “dur deli kız, dur! başımı döndürdün! Şimdi heyecandan kalbim duracak” diyesiye kadar odanın ortasında dönüp durdu.
Elbise sanki Sevgi’nin üzerine biçilip de dikilmiş gibiydi.
Bu heyecanlı seyirden sonra yine bir ciddi konuşma yaptı ona Melek hanım:
“Sevgili yavrum, sen benim tutmayan ayaklarıma ayak oldun. Evimizin neşe kaynağı, gül bahçesisin. İnşallah üniversiteyi de bitirirsin. Şimdi, seni kendim sandım ve o elbiseyi ilk giydiğim gün geldi aklıma. O güzel günler, gençlik yıllarım... aah ne kadar güzeldi.”
Sevgi onun gençliğini merak ediyordu. Ne anlattıkları arasında o günlerine değinmişti, ne de fotoğraflar arasında o günlere ait bir fotoğrafına rastlamıştı çünkü. Merakla sordu ona:
“Benim yaşımdaki halini çok merak ediyorum. Anlatsana, anlatsana...” diyerek şirinlikler yapmaya, etrafında dönmeye başladı. Melek hanım kıramadı onu:
“Çocukluğumun ve genç kızlığımı bir sandığa koyup kilitledim. Fotoğraflarım. Günlüklerim ve yazdıklarım... hepsi hapis şimdi ve hiç kimse ziyaret etmedi onları.”
“Ne olur, ne olur!? Görmek istiyorum!?”
Kendisine annem!” diyen bir kız hiç kırılır mıydı... Getirtti Fatma hanımı çağırarak odanın ortasına ve açtı sandığı melek Hanım.
Etrafı bir küf kokusu sardı birden. Sevgi, birer birer sandıktakileri çıkarırken Melek hanım da bir yandan anlatmaya başlamıştı:
“Selim beyle benim aşkım bir başkaydı.” Kulğı Melek hanımda, yakışıklı, genç bir adamın fotoğrafını tutuyordu bu arada Sevgi. devam etti Melek hanım:
“Çok zengindik o zamanlar. Köklü bir ailemiz vardı. İstanbul’un en eskilerinden. Selim’le ikimize Romeo-Jüliet derlerdi çevremizden. Sosyete takımındandık ya... Kerem ile Aslı’yı küçümserlerdi. Babam ve ağabeylerim kumaş ve iplik ithalatı, ihracatıyla uğraşırlardı. Küçük yaşta İngilizce ve Fransızca öğrendim. Kendimi bildim bileli hep kitap okurum. Hiç tahsil yapmadan da hayatımı fevkalade yaşama şansım olmasına rağmen tahsil yaptım. İyi ki de yapmışım.”
Sevgi eşyaları karıştırırken onu can kulağıyla dinliyor, ama asıl merak ettiği konuya, yani Selimle olan aşkına hiç girmediğinden içi içini yiyordu.
Melek hanım ise, bunu kasten yapıyor, onu okumaya motive etmek fırsatı olarak kullanıyordu. Tabii Sevgi bunun farkında değildi.
Sonunda dayanamadı Sevgi, “bana aşkınızı anlat ne olur! Ben tecrübesiz bir kızım... beni o konuda da eğit!”
Melek hanım diyeceğini demiş ve duygusal dünyası ile ilgili diyeceklerine başlamıştı onun bu yarı çocukça heyecanına dayanamayıp:
“Sen de benim gibisin. Ben de anneme aynı yaşlardayken aynı baskıları yapardım. Dinle!” dedi.
Sevgi amacına ulaşmış, kulaklarını açtığı sıra, o yaşlı kadın, sürdü arabasını duvarda asılı duran büyükçe tablonun yanına doğru. Tabandan bir adam boyu yüksekliğindeki tabloyu bir kapı açar gibi açtı ve arkasında küçükçe bir çiviye asılı anahtarı alıp eline, duvarın içinde gizlenmiş bir dolap kapağını açtı. Dolapta, tüller, pullar, boncuklar ve altın sırma tellerle işlenmiş kumaşlar, yine bir ağır küf kokusuyla ortaya çıkıverdi. Tüllerin üzerinde sararmış, bir defteri aldı. Tekrar kapattı dolabı ve defterin tozunu alarak Sevgi’ye uzattı.
Sevgi donakalmıştı. Şaşkınlığından dili tutulmuştu sanki.
“Aç... okumaya başla!” dedi Sevgi’ye. Sonra, arabasını pencereye doğru döndürerek, bir genç kızmış da utanıyormuş gibi, anlatmaya başladı:
“Sevgi okudu şiir ve anıların karışık olarak yazılmış olan defteri satır satır. O okurken, Melek Hanım arada bir o konuyla ilgili açıklamalar yapıyor, sonra ağlamak ihtiyacı duyarmış gibi, ara ara duralıyordu.”
Sevgi’nin heyecandan elleri titriyordu. Paketi açtı. İçinde mavi bir tuvalet vardı. Sanki denizin rengini giydirmişlerdi kumaşa. Ne tam mavi, ne tam yeşil, turkuvaz renginde, uzun askılı,üzeri boncuk işli, kupür apliklerle süslenmiş harika bir elbiseydi.
Sevgi’nin gözleri ayrıldı. Böylesi güzelini hiç görmemişti çünkü.
“Bu benim kızlık elbisem. Yıllardır kıyamayıp sakladım. Sana kısmetmiş. Bunu bir giy. Eğer büyük gelirse usta bir terziye düzelttiririz” diyen Melek hanımın bu sözlerini duyar duymaz hemen koştu odasına ve giydi sırtına. Saçlarını düzeltti. Elbisenin yanındaki şifonu da boynuna bağlayıp boy aynasının karşısına geçti.
Aynada kendini seyrederken sanki dili tutulacaktı. Usulca dışarıya çıkıp melek hanımın yanına gitti. Sanki bir su perisiydi. Odanın ortasında dönmeye, şarkılar söylemeye başladı.
Melek hanım, “dur deli kız, dur! başımı döndürdün! Şimdi heyecandan kalbim duracak” diyesiye kadar odanın ortasında dönüp durdu.
Elbise sanki Sevgi’nin üzerine biçilip de dikilmiş gibiydi.
Bu heyecanlı seyirden sonra yine bir ciddi konuşma yaptı ona Melek hanım:
“Sevgili yavrum, sen benim tutmayan ayaklarıma ayak oldun. Evimizin neşe kaynağı, gül bahçesisin. İnşallah üniversiteyi de bitirirsin. Şimdi, seni kendim sandım ve o elbiseyi ilk giydiğim gün geldi aklıma. O güzel günler, gençlik yıllarım... aah ne kadar güzeldi.”
Sevgi onun gençliğini merak ediyordu. Ne anlattıkları arasında o günlerine değinmişti, ne de fotoğraflar arasında o günlere ait bir fotoğrafına rastlamıştı çünkü. Merakla sordu ona:
“Benim yaşımdaki halini çok merak ediyorum. Anlatsana, anlatsana...” diyerek şirinlikler yapmaya, etrafında dönmeye başladı. Melek hanım kıramadı onu:
“Çocukluğumun ve genç kızlığımı bir sandığa koyup kilitledim. Fotoğraflarım. Günlüklerim ve yazdıklarım... hepsi hapis şimdi ve hiç kimse ziyaret etmedi onları.”
“Ne olur, ne olur!? Görmek istiyorum!?”
Kendisine annem!” diyen bir kız hiç kırılır mıydı... Getirtti Fatma hanımı çağırarak odanın ortasına ve açtı sandığı melek Hanım.
Etrafı bir küf kokusu sardı birden. Sevgi, birer birer sandıktakileri çıkarırken Melek hanım da bir yandan anlatmaya başlamıştı:
“Selim beyle benim aşkım bir başkaydı.” Kulğı Melek hanımda, yakışıklı, genç bir adamın fotoğrafını tutuyordu bu arada Sevgi. devam etti Melek hanım:
“Çok zengindik o zamanlar. Köklü bir ailemiz vardı. İstanbul’un en eskilerinden. Selim’le ikimize Romeo-Jüliet derlerdi çevremizden. Sosyete takımındandık ya... Kerem ile Aslı’yı küçümserlerdi. Babam ve ağabeylerim kumaş ve iplik ithalatı, ihracatıyla uğraşırlardı. Küçük yaşta İngilizce ve Fransızca öğrendim. Kendimi bildim bileli hep kitap okurum. Hiç tahsil yapmadan da hayatımı fevkalade yaşama şansım olmasına rağmen tahsil yaptım. İyi ki de yapmışım.”
Sevgi eşyaları karıştırırken onu can kulağıyla dinliyor, ama asıl merak ettiği konuya, yani Selimle olan aşkına hiç girmediğinden içi içini yiyordu.
Melek hanım ise, bunu kasten yapıyor, onu okumaya motive etmek fırsatı olarak kullanıyordu. Tabii Sevgi bunun farkında değildi.
Sonunda dayanamadı Sevgi, “bana aşkınızı anlat ne olur! Ben tecrübesiz bir kızım... beni o konuda da eğit!”
Melek hanım diyeceğini demiş ve duygusal dünyası ile ilgili diyeceklerine başlamıştı onun bu yarı çocukça heyecanına dayanamayıp:
“Sen de benim gibisin. Ben de anneme aynı yaşlardayken aynı baskıları yapardım. Dinle!” dedi.
Sevgi amacına ulaşmış, kulaklarını açtığı sıra, o yaşlı kadın, sürdü arabasını duvarda asılı duran büyükçe tablonun yanına doğru. Tabandan bir adam boyu yüksekliğindeki tabloyu bir kapı açar gibi açtı ve arkasında küçükçe bir çiviye asılı anahtarı alıp eline, duvarın içinde gizlenmiş bir dolap kapağını açtı. Dolapta, tüller, pullar, boncuklar ve altın sırma tellerle işlenmiş kumaşlar, yine bir ağır küf kokusuyla ortaya çıkıverdi. Tüllerin üzerinde sararmış, bir defteri aldı. Tekrar kapattı dolabı ve defterin tozunu alarak Sevgi’ye uzattı.
Sevgi donakalmıştı. Şaşkınlığından dili tutulmuştu sanki.
“Aç... okumaya başla!” dedi Sevgi’ye. Sonra, arabasını pencereye doğru döndürerek, bir genç kızmış da utanıyormuş gibi, anlatmaya başladı:
“Sevgi okudu şiir ve anıların karışık olarak yazılmış olan defteri satır satır. O okurken, Melek Hanım arada bir o konuyla ilgili açıklamalar yapıyor, sonra ağlamak ihtiyacı duyarmış gibi, ara ara duralıyordu.”
hocam çok saolun sıteye gırdıgım de ilk yaptıgım iş sızın yazınızı okumak :)
ilğinize bende teşekkür ederim...yolum nizibe düşerse ..sizlere kıtabın kendisini getiririm işallah
SİZDEN RİCAM RESİM GALERİME RESİM ATAMIYORUM ORADA BİR PROBLEM OLDU GALİBA ...İŞLEM İPTAL YAZIYOR .DÜZELTEBİLİRSENİZ SEVİNİRİM
SİZDEN RİCAM RESİM GALERİME RESİM ATAMIYORUM ORADA BİR PROBLEM OLDU GALİBA ...İŞLEM İPTAL YAZIYOR .DÜZELTEBİLİRSENİZ SEVİNİRİM
152-153-154
Okumak için Kanada’ya gitmiş sevdiği ve gidiş o gidişmiş. Ne bir mektup ne bir haber alabilmiş bir daha ondan ve ona şiirler yazıp durmuşmuş.
Gün gelmiş, babası bir kaza sonucu ölmüş, amcaları ve akrabaları o koca serveti har vurup harman savurmuşlar, kendisi de yaptığı tahsil sayesinde öğretmenliğe başlamış. Tek başına ayakta durmaya çalışırken, ufak bir memur olan kocasıyla tanışmış ve evlenmişler. Kocası çok iyi bir insanmış. Melek hanımın daha önce yaşadığı gönül bağını ona anlatması sonunda, onların sevgisine saygısından, ilk oğullarının adının “Selim konulmasını da kendisi istemişmiş. Öylesi iyi bir insan...
Gerisini zaten önceden biliyordu Sevgi...
Melek hanımın gönül hikayesinden çok duygulanmış ve çok değerli sonuçlar çıkarmıştı Sevgi. “Düşüp kalkmaz bir Allah” sözü hem kendine hem de onun hikayesi bittiğinde ağlamaklı bir yüzle ona bakarken boynuna sarılıp teselli etmeye çalıştığı Melek hanıma ne kadar da uyuyordu...
Sevgi ömür boyu aklından çıkarmadı bu benzerliği.
Yıllar yılları kovaladı. Yine mutlu bir kutlama yemeğinde eksiksiz masadaydılar. Sevginin içi içine sığmıyordu. Melek hanım ise bir abide gibi gururla karşısındaydı Sevgi’nin. Nasıl olmasın... onun lise bitirmiş bir yetişkin kızı vardı artık.
Melek hanım ısrarla komşu oğlu Sedat’ın da yemekte bulunmasında ısrar etmiş, onu da sofrada aralarına almışlardı.
Melek hanım sezdirmeden kendisinden sonra Sevgi’yi emanet edebileceği sağlam insanı belirleme derdindeydi.
Aşk ve Hüzün
Ertesi gün baloya gidecekti. Melek hanımın, o giymeye kıyamadan katlayıp kaldırdığı şahane elbisesiyle üstelik... nasıl sükse yapacaktı kim bilir. Bu duygularla uykuya daldı.
Ertesi gün kahvaltısını yapar yapmaz banyoya koştu. Giydiği elbise gibi, teni de pırıl pırıl olmalıydı. Soyunurken yüksek sesle şarkı mırıldanmaya başladı. Sesi dışarıya Fatma hanım ve melek hanımın kulaklarına kadar ulaşıyordu.
Bir ara Fatma hanım banyonun kapısına yaklaşıp, “Sesin de çok güzel çıkıyor, banyodan mı, yoksa, söyleyenin sesi mi güzel!” diyerek ona takıldı. Sevgi içeriden, “Fatma teyze lütfen benimle dalga geçme!” diyerek kesti şarkı söylemeyi ve boy aynasının karşısında çıplak vücudunu seyre daldı. Göğüsleri iyice çıkmış, harika vücuduna bakıp annesini hatırlamıştı. Tıpkı annesinin vücuduydu aynada gördüğü. “Ne güzel kadındı annem... aah nerelerdesin kim bilir?” diyerek kendini sıcak suyun altına bıraktı. Bir ara aklına genç kızların ve erkeklerin öpüşmeleri geldi. Hayalinde sevdiği birisiyle öpüşüyormuş gibi düşündü kendisini. Başını kaldırıp, ilk sıcak su dudaklarına değdiğinde içini korkulu bir ürperme sarmış ve bunu hayal etmişti.
Düşüncelerinden utandı. İki yanağının kızarmış olduğunu, sıcak sudan daha sıcak hale gelmiş olduğunu anlayınca daha da mahcup hissetti kendini. Sarıldı havlusuna çıktı duştan.
Balo bir alemdi. Bütün kızlar saçlarını yaptırmışlar, sanki güzellik yarışmasına hazırlanır gibi bir hava vermişlerdi kendilerine. Ama, sevgiye göre hâlâ çocuk oldukları her hallerinden belli ediyordu kendini. Sevgi, onların arasında daha göz dolduruyor, tüm salonun ilgisini çekiyordu.
Gençler ön masalarda, aileler arka masalarda guruplaşmışlar, o güne has bir serbestlikle ve hayranlıkla çocuklarının ilk danslarını seyre dalmışlardı.
Bazı kızlar erkek kardeşleriyle, bazıları komşu çocuklarıyla, bazıları da akraba çocuklarıyla dansa başladılar. Sevgi kalakalmıştı ortada. Sedat onunla girmemiş salona, her zaman yaptığı gibi, yine onun çıkışını bekliyordu dışarıda. Bir ara “Sedat yanımda olsa” diye geçirdi içinden.
Tam o sırada, uzaktaki ailelerin oturduğu masalardan, bir genç çocuk kalkıp yanına geldi ve onu dansa kaldırdı. Hiç tanımadığı, çok yakışıklı bu genç’e hayır denmesi mümkün değildi. Hele yalnız kalmışken...
Bir anda bir heyecan sarmıştı tüm vücudunu Sevgi’nin. Çünkü bütün salon onlara bakıyormuş gibi gelmişti o an kendisine.
Alp... çocuğun adı Alp’ti. Ve gerçekten salon onlara bakar oldu bir süre sonra. Kızlar ara da bir yorulup oturmalarına rağmen onlar hiç oturmadan danslarına devam etmişlerdi çünkü.
Alp, Galatasaray lisesini bitirmiş, babasının şirketinde yöneticilik yapıyordu. Kız kardeşi havai bir tipti. Kardeşiyle dans etmemiş hiç, sınıfındaki bir erkek arkadaşıyla bir gizli köşede oynaşıp duruyor, salona bakmıyordu bile. Abisini de ailesine karşı göstermelik olarak kendine refakat için epey zorlamıştı.
Bunları dans sırasında kardeşini gözleriyle işaret ederek anlatan Alp, hiçbir soru sormaya gerek olmadan, sayıp dökmüş Sevgi’ye ve sonunda, “Kader işte, senin gibi bir kraliçeyle tanışmak nasipmiş” diyerek, Sevginin “ilk genç kızlık duyguları”nı şaha kaldırmıştı.
Alp, dans ederken bir yandan da, içinden, “nasıl olur da bir lise öğrencisi bu kadar gelişmiş olur!?” düşünüyordu. Çünkü kollarına aldığı melek diğer kızlardan daha olgun ve attığı adımı bilen biri olduğunu her halinden belli ediyordu.
Sevgi de bu denkliğe, içinden “Kader işte... okula ara vermem bu gencin bana ilgi duymasını sağladı” diye düşünüyordu.
Bu karşılıklı düşünceler ve o düşüncelerin kafalarındaki yorumu her ikisinde de dansı sıradanlıktan çıkarmıştı. Onlar yüreklerinde kıpırtılar başlayan iki gençtiler artık...
Alp unutmadı Sevgi’yi. Sevgi de Alp’i... birbirlerini sık sık aradılar. Gizlice buluşmaya başladılar. Evlenmeye karar vermeleri epey sonra oldu:
Bir yaz kampı düzenlemişti okulları. Kızlar heyecanla katıldılar. Okulları disiplinli bir okuldu. Ailelerden izin almak, ya da aileden bir refakatçiyle katılmak zorunluluğu vardı.
Sevgi yalvar yakar Melek annesinden izin kopardı. Alp zaten hep Sevgi’nin katılıp katılamayacağını kolluyordu. Kız kardeşine kendisi değil, kendisi kız kardeşine muhtaçtı bu sefer. Sevgi’nin izin alamadığını bilmesine rağmen-her ihtimale karşı-kardeşine refakat etmeyi, ailesine karşı-güya zorla-kabul etmiş ve yazdırmıştı adlarını.
Tam onlar listeye yazıldıktan iki gün sonra Melek hanımdan Sevgi’ye izin çıktığını duymasıyla da ne kadar isabetli karar vermiş olduğunu anlayıp havalara uçmuştu.
Kampçıları yolcularken yürekler pırpırdı herkeste. Sedat, otobüse binerken boynuna sarılan Sevgi’ye ne kadar yakın ve ne kadar uzak olduğunu düşünüp içi titredi. Yolcular arasında Alp’i de görünce başı döner gibi oldu. Kendisiyle o zengin ve yakışıklı çocuğu tarttı.
Okumak için Kanada’ya gitmiş sevdiği ve gidiş o gidişmiş. Ne bir mektup ne bir haber alabilmiş bir daha ondan ve ona şiirler yazıp durmuşmuş.
Gün gelmiş, babası bir kaza sonucu ölmüş, amcaları ve akrabaları o koca serveti har vurup harman savurmuşlar, kendisi de yaptığı tahsil sayesinde öğretmenliğe başlamış. Tek başına ayakta durmaya çalışırken, ufak bir memur olan kocasıyla tanışmış ve evlenmişler. Kocası çok iyi bir insanmış. Melek hanımın daha önce yaşadığı gönül bağını ona anlatması sonunda, onların sevgisine saygısından, ilk oğullarının adının “Selim konulmasını da kendisi istemişmiş. Öylesi iyi bir insan...
Gerisini zaten önceden biliyordu Sevgi...
Melek hanımın gönül hikayesinden çok duygulanmış ve çok değerli sonuçlar çıkarmıştı Sevgi. “Düşüp kalkmaz bir Allah” sözü hem kendine hem de onun hikayesi bittiğinde ağlamaklı bir yüzle ona bakarken boynuna sarılıp teselli etmeye çalıştığı Melek hanıma ne kadar da uyuyordu...
Sevgi ömür boyu aklından çıkarmadı bu benzerliği.
Yıllar yılları kovaladı. Yine mutlu bir kutlama yemeğinde eksiksiz masadaydılar. Sevginin içi içine sığmıyordu. Melek hanım ise bir abide gibi gururla karşısındaydı Sevgi’nin. Nasıl olmasın... onun lise bitirmiş bir yetişkin kızı vardı artık.
Melek hanım ısrarla komşu oğlu Sedat’ın da yemekte bulunmasında ısrar etmiş, onu da sofrada aralarına almışlardı.
Melek hanım sezdirmeden kendisinden sonra Sevgi’yi emanet edebileceği sağlam insanı belirleme derdindeydi.
Aşk ve Hüzün
Ertesi gün baloya gidecekti. Melek hanımın, o giymeye kıyamadan katlayıp kaldırdığı şahane elbisesiyle üstelik... nasıl sükse yapacaktı kim bilir. Bu duygularla uykuya daldı.
Ertesi gün kahvaltısını yapar yapmaz banyoya koştu. Giydiği elbise gibi, teni de pırıl pırıl olmalıydı. Soyunurken yüksek sesle şarkı mırıldanmaya başladı. Sesi dışarıya Fatma hanım ve melek hanımın kulaklarına kadar ulaşıyordu.
Bir ara Fatma hanım banyonun kapısına yaklaşıp, “Sesin de çok güzel çıkıyor, banyodan mı, yoksa, söyleyenin sesi mi güzel!” diyerek ona takıldı. Sevgi içeriden, “Fatma teyze lütfen benimle dalga geçme!” diyerek kesti şarkı söylemeyi ve boy aynasının karşısında çıplak vücudunu seyre daldı. Göğüsleri iyice çıkmış, harika vücuduna bakıp annesini hatırlamıştı. Tıpkı annesinin vücuduydu aynada gördüğü. “Ne güzel kadındı annem... aah nerelerdesin kim bilir?” diyerek kendini sıcak suyun altına bıraktı. Bir ara aklına genç kızların ve erkeklerin öpüşmeleri geldi. Hayalinde sevdiği birisiyle öpüşüyormuş gibi düşündü kendisini. Başını kaldırıp, ilk sıcak su dudaklarına değdiğinde içini korkulu bir ürperme sarmış ve bunu hayal etmişti.
Düşüncelerinden utandı. İki yanağının kızarmış olduğunu, sıcak sudan daha sıcak hale gelmiş olduğunu anlayınca daha da mahcup hissetti kendini. Sarıldı havlusuna çıktı duştan.
Balo bir alemdi. Bütün kızlar saçlarını yaptırmışlar, sanki güzellik yarışmasına hazırlanır gibi bir hava vermişlerdi kendilerine. Ama, sevgiye göre hâlâ çocuk oldukları her hallerinden belli ediyordu kendini. Sevgi, onların arasında daha göz dolduruyor, tüm salonun ilgisini çekiyordu.
Gençler ön masalarda, aileler arka masalarda guruplaşmışlar, o güne has bir serbestlikle ve hayranlıkla çocuklarının ilk danslarını seyre dalmışlardı.
Bazı kızlar erkek kardeşleriyle, bazıları komşu çocuklarıyla, bazıları da akraba çocuklarıyla dansa başladılar. Sevgi kalakalmıştı ortada. Sedat onunla girmemiş salona, her zaman yaptığı gibi, yine onun çıkışını bekliyordu dışarıda. Bir ara “Sedat yanımda olsa” diye geçirdi içinden.
Tam o sırada, uzaktaki ailelerin oturduğu masalardan, bir genç çocuk kalkıp yanına geldi ve onu dansa kaldırdı. Hiç tanımadığı, çok yakışıklı bu genç’e hayır denmesi mümkün değildi. Hele yalnız kalmışken...
Bir anda bir heyecan sarmıştı tüm vücudunu Sevgi’nin. Çünkü bütün salon onlara bakıyormuş gibi gelmişti o an kendisine.
Alp... çocuğun adı Alp’ti. Ve gerçekten salon onlara bakar oldu bir süre sonra. Kızlar ara da bir yorulup oturmalarına rağmen onlar hiç oturmadan danslarına devam etmişlerdi çünkü.
Alp, Galatasaray lisesini bitirmiş, babasının şirketinde yöneticilik yapıyordu. Kız kardeşi havai bir tipti. Kardeşiyle dans etmemiş hiç, sınıfındaki bir erkek arkadaşıyla bir gizli köşede oynaşıp duruyor, salona bakmıyordu bile. Abisini de ailesine karşı göstermelik olarak kendine refakat için epey zorlamıştı.
Bunları dans sırasında kardeşini gözleriyle işaret ederek anlatan Alp, hiçbir soru sormaya gerek olmadan, sayıp dökmüş Sevgi’ye ve sonunda, “Kader işte, senin gibi bir kraliçeyle tanışmak nasipmiş” diyerek, Sevginin “ilk genç kızlık duyguları”nı şaha kaldırmıştı.
Alp, dans ederken bir yandan da, içinden, “nasıl olur da bir lise öğrencisi bu kadar gelişmiş olur!?” düşünüyordu. Çünkü kollarına aldığı melek diğer kızlardan daha olgun ve attığı adımı bilen biri olduğunu her halinden belli ediyordu.
Sevgi de bu denkliğe, içinden “Kader işte... okula ara vermem bu gencin bana ilgi duymasını sağladı” diye düşünüyordu.
Bu karşılıklı düşünceler ve o düşüncelerin kafalarındaki yorumu her ikisinde de dansı sıradanlıktan çıkarmıştı. Onlar yüreklerinde kıpırtılar başlayan iki gençtiler artık...
Alp unutmadı Sevgi’yi. Sevgi de Alp’i... birbirlerini sık sık aradılar. Gizlice buluşmaya başladılar. Evlenmeye karar vermeleri epey sonra oldu:
Bir yaz kampı düzenlemişti okulları. Kızlar heyecanla katıldılar. Okulları disiplinli bir okuldu. Ailelerden izin almak, ya da aileden bir refakatçiyle katılmak zorunluluğu vardı.
Sevgi yalvar yakar Melek annesinden izin kopardı. Alp zaten hep Sevgi’nin katılıp katılamayacağını kolluyordu. Kız kardeşine kendisi değil, kendisi kız kardeşine muhtaçtı bu sefer. Sevgi’nin izin alamadığını bilmesine rağmen-her ihtimale karşı-kardeşine refakat etmeyi, ailesine karşı-güya zorla-kabul etmiş ve yazdırmıştı adlarını.
Tam onlar listeye yazıldıktan iki gün sonra Melek hanımdan Sevgi’ye izin çıktığını duymasıyla da ne kadar isabetli karar vermiş olduğunu anlayıp havalara uçmuştu.
Kampçıları yolcularken yürekler pırpırdı herkeste. Sedat, otobüse binerken boynuna sarılan Sevgi’ye ne kadar yakın ve ne kadar uzak olduğunu düşünüp içi titredi. Yolcular arasında Alp’i de görünce başı döner gibi oldu. Kendisiyle o zengin ve yakışıklı çocuğu tarttı.
157-158-159-
Sevgi’nin gözü yükseklerdeydi. Hakkıydı da. Kendini öfkeye kaptırmadan bir kardeşmiş gibi davranışını sürdürmeliydi. Dudaklarını ısırdı, gözlerinden akacak yaşı durdurmak için ne yapacağını bilmez halde, aklına başka şeyler getirmeye çabaladı. Sevgi görmemeliydi içine akıttığı göz yaşlarını.
Otobüs hareket edince bırakıverdi kendini. Sevgi’nin göremeyeceği bir uzaklıkta, ardından dökülen göz yaşlarından haberi yoktu.
Arabadakiler pür neşe gülüyor, eğleniyorlardı. Alp başka birisinin yanında, ön sıralarda oturuyordu. İlk mola verildiğinde arkadaşıyla yer değiştirip Sevgi’nin yanına oturdu. Sevgi onun yanına oturuşunun kendisini çok mutlu ettiğini belli etmemeye çalışıyordu. Alp, “seninle konuşmak istiyorum. Dinle beni ne olur” deyince, Sevgi anlamamış gibi, “benimle mi?” diye sordu ona Alp açıldı:
“Balo gecesinden beri seni unutamıyorum. Yok... yok; hiç cesaret edemeyeceğim. Bunu denemektense, kederden eriyip bitmek daha iyi..” diyerek sustu ve çekingen bir şekilde düşünmeye başlayınca Sevgi, onun tekrar konuşmaya başlayacağı anı sabırsızlıkla bekledi. Ama, onun konuşmasını sağlayacak cesareti de vermiyordu ona. Baktı ki Alp’te tık yok, mecbur kaldı:
“Biliyorum Alp, beni seviyorsun. Ben de seni beğeniyorum. Ama ben tahsilime devam etmek istiyorum. Doktor, ya da avukat olacağım.”
Alp’in heyecanı birdenbire geçmişti. Sevdiği tarafından beğenilmek dilini çözmüştü birden:
“Tamam, dediğin gibi olsun. Ben de tahsilime devam ederim. Ama hep beraber olalım. Ben senden bir dakika bile ayrı kalmak istemiyorum. Bu arada da Sevgi’nin ellerini avuçlarının içine almıştı.
Sevgi içinden kurtarmayı düşündüğü ellerini bir türlü çekemiyordu. Beyni istiyor, ama ellerine sanki Alp’in ellerinden geçen bir elektrik varmış gibi bir türlü hareket ettiremiyordu. Bir iki saniye içinde Alp’in elinden geçen tarifsiz elektrik Sevgi’nin tüm vücudunu sarmıştı.
Alp’in nihayet aşkını itiraf etmesi yolculuklarını bulutlar üzerinde yapıyorlarmış duygusu veriyordu.
İlk hayallerini yol boyu kurdular birlikte.
Yolculuk bitip, otele yerleşince ilk birlikte atladılar havuza. İlk yemeklerini aynı masada yediler.
İkinci gün programında çevreyi tanımak amacıyla bir piknik düzenlendi. Otel bir tepe yamacındaydı. Arkası orman, önü deniz, bu harika ortam kanlarını kaynatıyordu.
Piknik sırasında birden hüzünlendi Sevgi. Alp heyecanla ona çevrenin güzelliğini gösterirken Sevgi’deki bir iki dakikalık bu durgunluğu hissetmedi bile. O coşkuyla daha önceleri gelip görmüş olduğu bu yerleri yeniden yeniden ballandırırken, Sevgi Ahmet ve annesiyle yaptıkları kış pikniğini aklından geçiriyordu.
Ama Sevgi, onu dinler gibi yapıp yeniden o eski günlerin verdiği hüzne daldı. Bu sefer o manzara içinden annesinin kayıp gitmiş olduğunu düşündü ve gözlerinden gelen yaşları tutamadı. Alp Sevgi’nin başını avuçlarının arasına aldığını görünce, merakla eğildi ona doğru.
Sevgi toparladı kendini ve göz yaşlarını ondan gizlemeyi becerdi.
Tepeden aşağıya şırıl şırıl akan incecik dere, kuş sesleri, önlerinde sağlı sollu tepelerde uzaktan oyuncak evciklermiş görünen köyler’in güzelliği anlatılır gibi değildi.
Pikniğin en keyifli zamanında birden bulutlar sardı göğü ve ilk yağmur damlası arkasından hemen sağanak başladı. Alp, “Karadeniz böyle işte sevgilim” dedi.
Sevgi’ye bir erkek ilk kez Sevgilim diye hitabediyordu. İçi bir tuhaf oldu. Ürperdi ve hemen toparlanıp bayır aşağı koştular otele doğru...
Sırılsıklam otele döndüler kafileyle birlikte.
O günden sonra mümkün olduğunca gizli köşeleri seçip baş başa kalmaya özen gösterdiler. Buna fırsat bulmak kolaydı. Üçü çıkıyorlar birlikte, Alp’in kız kardeşi, beraber olmaya can attığı sınıf arkadaşlarına koşuyor hemen ve onları yalnız bırakıyordu.
Havanın sıcaklığı, denizin kokusu onları kışkırtıyor ve doyasıya öpüşüyorlardı.
Otele döndükleri bir gün, öpüşmeye doyamamış olan Alp, kalabalığın arasında sevginin beline iyice sarılmış ve yanağına bir öpücük kondurmuştu. Allahtan bu hallerini gören oteldeki yabancı müşterilerdi. Sevgi onu itmiş, Alp ise hiç oralı olmamıştı.
Tatillerinin son gecesiydi. Alp Sevgi’nin kapısını tıklattı. Akşam son gece eğlentisi vardı. Biraz erkence gelip, onu son bir kez daha öpüp de götürmek istiyordu Alp.
Kapı yavaşça açıldı. Sevgi, en çok sevdiği gri elbisesini giymişti. Hafif bir makyaj yapmış, altın sarısı saçlarını serbest bir topuz yapmıştı. O kadar güzeldi ki, Alp kendini tutamadı. İçeri girer girmez sarıldı ona. Sanki yıllardır görüşmeyen iki sevgili gibi uzun uzun öpüştüler. Her ikisi de alev alev yanıyorlardı.
Bir saate yakın odada yalnız kaldılar. Herkes eğlenti hazırlığı telaşındayken onlar her şeyi unutmuşlar, kendilerinden geçmişlerdi.
Sevgi doğruldu bir ara saate baktı:
“Gördün mü şimdi geç kalacağız! Bak saçımı da bozdun!” diyerek aynaya baktı.
O saçını başını düzeltmeye çalışırken Alp hala hızını alamamış onu onu yanağından, ensesinden kulağından öpmeye devam ediyordu.
Bir ara kapı vuruldu. Neşe kapıdan seslendi:
“Hadi Sevgi... geç kalıyoruz!”
Kapıya çıktıklarında ikisinin de yanakları kıpkırmızıydı.
Neşe durumu anlamış, bozuntuya vermemiş ama, hafif gülümsemekten de kendin alamamıştı.
“Şimdi ancak arka masalarda yer bulabiliriz” diye laf katarak araya durumu kurtarmalarına yardımcı oldu.
Üçü aynı masaya oturdu ve koyu bir sohbete daldılar. Neşe adı gibi, neşeli bir kızdı. Hem gülüyor hem onları güldürüyordu. Bir ara neşeyi bir arkadaşı çağırdı. Alp kendilerinden uzak bir masada oturan kız kardeşini şöyle bir kontrol ediyormuş gibi yaptıktan sonra Sevgi’yle yalnız geçireceği son gecenin tadına varmak için döndü tekrar ona. Sevgi durgunlaşmıştı birden. Alp’i de bir hüzün sardı. Her ikisinin de aklından geçen yarın ayrılık günü olduğuydu.
Duygusallaştı, göz göze bakarak düşünmeye başladılar. Sanki dokunsan ağlayacak gibiydi ikisi de...
Sevgi’nin gözü yükseklerdeydi. Hakkıydı da. Kendini öfkeye kaptırmadan bir kardeşmiş gibi davranışını sürdürmeliydi. Dudaklarını ısırdı, gözlerinden akacak yaşı durdurmak için ne yapacağını bilmez halde, aklına başka şeyler getirmeye çabaladı. Sevgi görmemeliydi içine akıttığı göz yaşlarını.
Otobüs hareket edince bırakıverdi kendini. Sevgi’nin göremeyeceği bir uzaklıkta, ardından dökülen göz yaşlarından haberi yoktu.
Arabadakiler pür neşe gülüyor, eğleniyorlardı. Alp başka birisinin yanında, ön sıralarda oturuyordu. İlk mola verildiğinde arkadaşıyla yer değiştirip Sevgi’nin yanına oturdu. Sevgi onun yanına oturuşunun kendisini çok mutlu ettiğini belli etmemeye çalışıyordu. Alp, “seninle konuşmak istiyorum. Dinle beni ne olur” deyince, Sevgi anlamamış gibi, “benimle mi?” diye sordu ona Alp açıldı:
“Balo gecesinden beri seni unutamıyorum. Yok... yok; hiç cesaret edemeyeceğim. Bunu denemektense, kederden eriyip bitmek daha iyi..” diyerek sustu ve çekingen bir şekilde düşünmeye başlayınca Sevgi, onun tekrar konuşmaya başlayacağı anı sabırsızlıkla bekledi. Ama, onun konuşmasını sağlayacak cesareti de vermiyordu ona. Baktı ki Alp’te tık yok, mecbur kaldı:
“Biliyorum Alp, beni seviyorsun. Ben de seni beğeniyorum. Ama ben tahsilime devam etmek istiyorum. Doktor, ya da avukat olacağım.”
Alp’in heyecanı birdenbire geçmişti. Sevdiği tarafından beğenilmek dilini çözmüştü birden:
“Tamam, dediğin gibi olsun. Ben de tahsilime devam ederim. Ama hep beraber olalım. Ben senden bir dakika bile ayrı kalmak istemiyorum. Bu arada da Sevgi’nin ellerini avuçlarının içine almıştı.
Sevgi içinden kurtarmayı düşündüğü ellerini bir türlü çekemiyordu. Beyni istiyor, ama ellerine sanki Alp’in ellerinden geçen bir elektrik varmış gibi bir türlü hareket ettiremiyordu. Bir iki saniye içinde Alp’in elinden geçen tarifsiz elektrik Sevgi’nin tüm vücudunu sarmıştı.
Alp’in nihayet aşkını itiraf etmesi yolculuklarını bulutlar üzerinde yapıyorlarmış duygusu veriyordu.
İlk hayallerini yol boyu kurdular birlikte.
Yolculuk bitip, otele yerleşince ilk birlikte atladılar havuza. İlk yemeklerini aynı masada yediler.
İkinci gün programında çevreyi tanımak amacıyla bir piknik düzenlendi. Otel bir tepe yamacındaydı. Arkası orman, önü deniz, bu harika ortam kanlarını kaynatıyordu.
Piknik sırasında birden hüzünlendi Sevgi. Alp heyecanla ona çevrenin güzelliğini gösterirken Sevgi’deki bir iki dakikalık bu durgunluğu hissetmedi bile. O coşkuyla daha önceleri gelip görmüş olduğu bu yerleri yeniden yeniden ballandırırken, Sevgi Ahmet ve annesiyle yaptıkları kış pikniğini aklından geçiriyordu.
Ama Sevgi, onu dinler gibi yapıp yeniden o eski günlerin verdiği hüzne daldı. Bu sefer o manzara içinden annesinin kayıp gitmiş olduğunu düşündü ve gözlerinden gelen yaşları tutamadı. Alp Sevgi’nin başını avuçlarının arasına aldığını görünce, merakla eğildi ona doğru.
Sevgi toparladı kendini ve göz yaşlarını ondan gizlemeyi becerdi.
Tepeden aşağıya şırıl şırıl akan incecik dere, kuş sesleri, önlerinde sağlı sollu tepelerde uzaktan oyuncak evciklermiş görünen köyler’in güzelliği anlatılır gibi değildi.
Pikniğin en keyifli zamanında birden bulutlar sardı göğü ve ilk yağmur damlası arkasından hemen sağanak başladı. Alp, “Karadeniz böyle işte sevgilim” dedi.
Sevgi’ye bir erkek ilk kez Sevgilim diye hitabediyordu. İçi bir tuhaf oldu. Ürperdi ve hemen toparlanıp bayır aşağı koştular otele doğru...
Sırılsıklam otele döndüler kafileyle birlikte.
O günden sonra mümkün olduğunca gizli köşeleri seçip baş başa kalmaya özen gösterdiler. Buna fırsat bulmak kolaydı. Üçü çıkıyorlar birlikte, Alp’in kız kardeşi, beraber olmaya can attığı sınıf arkadaşlarına koşuyor hemen ve onları yalnız bırakıyordu.
Havanın sıcaklığı, denizin kokusu onları kışkırtıyor ve doyasıya öpüşüyorlardı.
Otele döndükleri bir gün, öpüşmeye doyamamış olan Alp, kalabalığın arasında sevginin beline iyice sarılmış ve yanağına bir öpücük kondurmuştu. Allahtan bu hallerini gören oteldeki yabancı müşterilerdi. Sevgi onu itmiş, Alp ise hiç oralı olmamıştı.
Tatillerinin son gecesiydi. Alp Sevgi’nin kapısını tıklattı. Akşam son gece eğlentisi vardı. Biraz erkence gelip, onu son bir kez daha öpüp de götürmek istiyordu Alp.
Kapı yavaşça açıldı. Sevgi, en çok sevdiği gri elbisesini giymişti. Hafif bir makyaj yapmış, altın sarısı saçlarını serbest bir topuz yapmıştı. O kadar güzeldi ki, Alp kendini tutamadı. İçeri girer girmez sarıldı ona. Sanki yıllardır görüşmeyen iki sevgili gibi uzun uzun öpüştüler. Her ikisi de alev alev yanıyorlardı.
Bir saate yakın odada yalnız kaldılar. Herkes eğlenti hazırlığı telaşındayken onlar her şeyi unutmuşlar, kendilerinden geçmişlerdi.
Sevgi doğruldu bir ara saate baktı:
“Gördün mü şimdi geç kalacağız! Bak saçımı da bozdun!” diyerek aynaya baktı.
O saçını başını düzeltmeye çalışırken Alp hala hızını alamamış onu onu yanağından, ensesinden kulağından öpmeye devam ediyordu.
Bir ara kapı vuruldu. Neşe kapıdan seslendi:
“Hadi Sevgi... geç kalıyoruz!”
Kapıya çıktıklarında ikisinin de yanakları kıpkırmızıydı.
Neşe durumu anlamış, bozuntuya vermemiş ama, hafif gülümsemekten de kendin alamamıştı.
“Şimdi ancak arka masalarda yer bulabiliriz” diye laf katarak araya durumu kurtarmalarına yardımcı oldu.
Üçü aynı masaya oturdu ve koyu bir sohbete daldılar. Neşe adı gibi, neşeli bir kızdı. Hem gülüyor hem onları güldürüyordu. Bir ara neşeyi bir arkadaşı çağırdı. Alp kendilerinden uzak bir masada oturan kız kardeşini şöyle bir kontrol ediyormuş gibi yaptıktan sonra Sevgi’yle yalnız geçireceği son gecenin tadına varmak için döndü tekrar ona. Sevgi durgunlaşmıştı birden. Alp’i de bir hüzün sardı. Her ikisinin de aklından geçen yarın ayrılık günü olduğuydu.
Duygusallaştı, göz göze bakarak düşünmeye başladılar. Sanki dokunsan ağlayacak gibiydi ikisi de...
iyi okumalar
senelbenlier;200130 wrote:ilğinize bende teşekkür ederim...yolum nizibe düşerse ..sizlere kıtabın kendisini getiririm işallah
inş. hocam kitabınız azda olsa okuduk ama tekrar okumaktan zevk duyarız...
Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.