iki günün kü daha güzel oluyor :) devamını yarın okuruz inş...
Genç Muhabbet
#197138
#197430
#197433
#197467
#197468
#197952
#197953
#197954
#197955
#197969
#197972
#198045
Çöplükte Bir İnsan
92-93-94
Artık ne kızının, ne de Ahmet’in yüzüne bakamazdı bir daha. Ölmeliydi. Annem öldü demeliydi Sevgi. Ahmet eşinin ölüsünü görmeliydi ancak.
Bu leke onun sonuydu. Çok sevdiği deniz kıyısına ulaşmaya çabalıyordu. Hasan’ı Bosna’ya yolcu ederken, ufukta kaybolan gemi gibi, o da denizin beyaz köpükleri içinde kaybolmalıydı. Bu Hasan’a ihanetinin bedeliydi beklide... Hasan’ının yanına gitmeliydi.
Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Düz yolda yürüyemiyordu. Sokak aralarına dalarak duvarlardan tutuna tutuna yürümeye çalışıyor, arada sırada yoldan geçenlere durumunu sezdirmemek için arada bir hareketsiz duruyor, ortalık sakinleşince tekrar yol alıyordu.
Karnında hafiften duyduğu sancı artmaya başladı. Her tarafı ağrıyor, başı dönüyordu. Hava iyice kararmıştı. Arada bir geçen arabaların ışığı da olmasa göz gözü görmeyecekti neredeyse. Bir iki kişi onu sarhoş zannedip laf attılar.
Hafiften yağmur yağmaya başladı. Bir ara ne yaptığını, nereye gittiğini, hatta kim olduğunu unutur gibi oldu ve şaşkınca baktı etrafına gözleri karardı ve hiçbir şey göremez, düşünemez oldu.
Ahmet her zamanki gibi, kapıyı neşeyle çaldı. Açan olmayınca, uyumuşlardır belki diyerek elindeki paketleri kapının yanına bırakıp anahtarı çıkardı cebinden ve kapıyı açtı. Antrenin ışığını yaktığında bir gariplik olduğunu sezdi hemen. Ortalık darmadağın, yerde kan izleri vardı. Salona doğru uzayan kan damlacıklarını görünce çılgınca “Ayşe, Sevgi!!” diye bağırarak koştu ve aralık duran kapıyı ardına kadar açtığında şaşırıp kaldı.
Sevgi bir sandalyede hareketsiz, donmuş gözlerle ona bakıyordu.
“Ne oldu!!?? Annen nerede!?”bu kulakları tırmalayan sesle irkildi Sevgi ve kalkıp, Ahmet abi, adamlar! diyerek ona koşup sarıldı.
Sevgiyi hiç duymamış gibi diğer odalara koşup baktı Ahmet. Ayşe yoktu hiçbir yerde. Birden Sevginin kendisine cevap verebiliyor olduğunu anlayıp hemen peşinde onunla sarhoş gibi dolaşan kızına, konuşuyorsun. Anlat!!” diyebildi.
“Adamlar. Adamlar. Annemi dövdüler! Çok kötü şeyler yaptılar!! Annem gitti” diyebildi sadece.
Polisler evi inceliyorlardı. Adamların nasıl kişiler olduğunu tarif ettirmeye çalıştılarsa da, Sevgi sadece üç adam, anneme çok kötü şeyler yaptılar” demek dışında bir şey söyleyemiyor, başka bir şey hatırlamıyorum diyordu sadece. Bir de annesinin kan içinde evden çıktığını söylüyordu.
Ahmet onun daha önce yaşadığı bir yangından sonra şok yaşadığını ve bu güne kadar da konuşamadığını açıkladı onlara.
Ahmet, eli kolu bağlı, Sevgi’yi doktor kontrolüne aldırtmak dışında bir şey yapamadan, acı içinde kaldı öylece.
Gün ışımıştı. Garip işe erken çıkmıştı bu gün. Derme çatma, eski ahşap parçaları, sandık tahtalarıyla oluşturduğu kulübesinin kapısını bir iple bağladı her zaman yaptığı gibi ve iki tekerlerli çekçeğini hazırladı. Hava bir türlü ısınmamıştı bu sene. Kış hala karlı buzlu sürüyordu. Elinde tuttuğu kalın, çöpten bulunduğu her halinden belli olan paltosunu giyindi. Saçları uzamıştı biraz. Kadın olduğu belli olmasın diye erkek tıraşı gibi kısa kesiyordu saçlarını. Şapkasının içine sokuşturdu saçlarını. Elini yüzünü biraz daha kire pasa bulandırdı ve uzaklaştı kulübeden.
Dar sokaklarda, çöplerden geçimini sağlıyordu. Kendisi gibi çöpten geçinenlerden birileri gelmeden civar sokakların çöplerinde para edecek ne varsa toplamalıydı. Aceleyle sokağa girdi. İn cin yoktu henüz ortada. Bir iki sokak dolaştı. Gün bereketliydi. Arabasının üstündeki torba dolmak üzereydi neredeyse. Sokağın öbür ucundaki çöpün yanı başında bir karartı olduğunu fark etti. Çöpün yanına konulmuş olmasından onun eski giysiler olabileceğini düşündü ve torbasındaki kağıtları sıkıştırarak yer açtı eskiler için. Oldukça çokça gözüküyordu.
Yaklaşmıştı çöpe, eski elbiselerin kıpırdadığını fark edince, içinden, “yine bir sarhoş” diye geçirdi ve yaklaştı.
Çöp bidonları yanına uzanmış hareketsiz yatan adama yaklaştı. Belliydi. Yine bildik bir manzarayla karşılaşacaktı. Kusmuğu üstüne yatmış, üstü başı berbat, rahat yatağında yatarmış gibi biri. Ama, birden farkına vardı. Yerde kusmuk değil, kan vardı. Biraz geriye çekilip baktı dikkatle yerde yatana. Sonra heyecanlandı ve seslice, “Aman tanrım, bu bir kadın!” diye gayrı ihtiyari bağırdı.
Eğildi baktı yüzüne. Güzelce de biriydi. Hiç hareket etmiyordu. Oysa uzaktan onun bir ara hareket ettiğini görmüş olduğuna emindi.
“Hemen uzaklaşmalıyım!” diye düşündü önce. Ölmüştür belki, başı belaya girer diye korkuyordu. Tam bunu düşünüp uzaklaşacağı sıra bir inilti duyup tekrar başucuna geldi kadının. Kımıldamaya çalışıyor, kafasını hafifçe sağa sola döndürüyor, fakat gözlerini bile açamıyordu. Yüreğine bir acı saplandığını hissetti Garip. Eğildi. Yüzünü kapatmış olan saçlarını bir yana itti. Yüzü gözü şişmiş, mosmor olmuştu yanakları. “dayak yemiş zavallı!” diye mırıldandı. Yüzüne hafifçe vurarak seslendi ona. Hiç sesi çıkmıyor, sadece inliyordu.
Kararını vermeden önce sağını solunu bir kokladı. Evet, alkol kokmuyordu. Arabasındaki yükü çuvaldan boşalttı çöpe, kadının yerleşebileceği şekilde ayarladı ve onu iki omzundan tutup sürükleyerek arabanın üstüne oturttu. Bir eliyle kadının mantosunun yakasından tutuyor, öbür eliyle arabayı itmeye çalışıyordu.
Onu yakındaki kulübesine kadar taşımayı başarmış, kapıyı açmıştı nihayet. Derin bir nefes aldı. Tenekeden sobasını yaktı. Kulübenin bir köşesinde atılı duran portakal sandıklarından bir kaçını yan yana koyarak altına karton kutulardan katlayarak yaptığı yatağın üzerine zor bela yatırdı onu.
#198046
#198086
#198136
#198174
#198175
#198487
#198783
#198784
#198920
#198921
#199037
#199078
#199126
Bosna’ya bir Yolcu
Görüntülenme: …
82-83-84-
bir tabloydu ki yaşadıkları. Soğuğu hiç hissetmediler. Sevgi hayatında ilk kez birinden çiçek alıyordu. Nasıl teşekkür edeceğini bilmediğinden annesinin tavırlarını gözledi. Annesi Ahmet’in verdiği gülü öpmüştü. O da annesini taklit ederek elindeki çiçek demetini öptü.
“Seni seviyorum” diyerek Ahmet’e bakışını izledi onun.
Bir taksiye bindiler. Perihan hanımları bıraktılar evlerine. Ana kız uzun zamandır böylesi bir mutluluk tablosuna şahit olmamış, böylesi eğlenmemişlerdi. Ahmet’e bin bir teşekkürle evlerine girdiler.
Ana, kız birbirlerine baktı eşikten girince. İkisinin de aklından geçen aynı şeydi.
“Kısmet kızım... kısmet. İnşallah bu eşikten Ahmet gibi birisi de bizim eve girer” diyerek Perihan hanım, utanan kızının saçlarını okşadı.
Ahmetler evlerine döndüklerinde, yarı uykulu olan Sevgi’yi yatırdı annesi yatağına. Ahmet’in yanına tekrar gittiğinde, Zehra’yı aklından geçiriyordu. Onunla kendisini kıyaslayıp minnetle Ahmet’in yüzüne baktı.
“Bana yeni bir dünya verdin. Seni karşıma çıkaran her şeye minnet borçluyum” diyerek, koluna yaslanıp sıcaklığını duymak istedi.
“Dur, daha ne gördün! En güzel günlerimiz ilerde. Bebeğimiz getirecek bize o günleri. Kızımız, bebeğimiz ve sen, yıkılmış bir Ahmet’ten yeni bir Ahmet yarattınız. Güçlü ve dünyayı ayaklarınıza serecek bir Ahmet” dedikten sonra Ayşe’nin yaşaran gözlerinden öptü.”
“Ne yaptın. Ayrılık getirir!”
“İnanma öyle boş şeylere. Sevdiğine bakarken yaşaran gözler öpülmez mi hiç” diyerek elini artık iyice belli olan karnına götürdü Ayşe’nin. Sonra heyecanla “Kıpırdıyor mu ne!!” dedi.
“Duydu seni. Evet... evet!” diyerek sarıldı ona Ayşe. Müziğe gerek duymadan, karnındaki kıpırtıya uyarak dans eder gibi dolandılar birkaç adım.
Yatağa girdiklerinde, gece bitmesin istiyorlardı. Zevkten kelebekler gibi kanatlanmış, denizler gibi coşuyorlardı.
Ahmet işe gitmek için kalktığında Sevgi ve Ayşe henüz uyanamamışlardı. Eğildi öptü Ayşe’yi. Sobayı yaktı. Çaydanlığı doldurup üzerine koydu ve çıktı aceleyle. Bakkaldan bir koşu ekmek alıp geldi. Masaya bırakarak sessizce kapıyı çekip işine gitti.
Ayşe uyandığında saat ona geliyordu. Sobanın yakılmış olduğunu görüp huzur duydu. Oda sıcacık olmuş, çaydanlıktaki su kaynamaya başlamıştı. Sevgi kendisinden önce uyanmış, annesine kahvaltı için bardak tabak bile koymuştu masaya. Tabakların acemice dizilmiş olması masayı Sevgi’nin hazırlamaya çalıştığını belli ediyordu. Televizyona dalmış olan kızını bir süre seyretti uzaktan. Sonra, “Annesinin gülü kalkmış, masa hazırlamış öyle mii!” diye onu kucakladı. Sevgi elinden tuttu annesinin odasına götürdü onu. Ayşe, kızının ilk defa odasını toplamış, kitaplarını rafa dizmiş olduğunu görüp duygulandı.
“Tertipli, düzenli kızım benim. İnşallah iyileşecek, okuluna da başlayacaksın” dedi. İçinden, “bir konuşsan kızım... ah bir konuşsan” diye geçirdi.
“Hadi Fatma teyzeyi de çağır. Birlikte kahvaltı yapalım. Senin ne hamarat kız olduğunu da görsün” diyerek Sevgi’yi üst kata gönderdi.
Fatma teyze içeri girdiğinde, “Günaydın kızım. Ayşe bir şeyler geveleyip, elimden tutup getirdi. Hayırdır inşallah” dedi.
Ayşe güldü ve “seni kendi elleriyle hazırladığı kahvaltı sofrasına davet ediyor Fatma teyze” diyerek onu buyur etti.
Fatma teyze, görmüş geçirmiş bir kadındı. “ben de evden bir şeyler getireyim” diyerek kalkmaya yeltendi. Oturttu onu yerine Ayşe.
“Senin hoş sohbetin gerek bize teyzeciğim. Her şey hazır zaten”
Konuşup güldüler. Hoşça vakit geçirdiler o gün.
Günlerden bir gün Ahmet bir arabayla geldi eve.
“Kızlar, size bir sürprizim var!” diyerek girdi içeri ve kapıdaki arabayı göstererek, “arkadaşımın arabasını aldım. Pazartesiye kadar bizim. Sizi yarın pikniğe götürüyorum” diye ekledi.
“Aaa! Delirdin mi! bu karlı havada piknik mi olur?”
“Olur tabii... mangal yaparız., kar topu oynarız.”
Ertesi gün erken kalktı Ahmet. Onlar uyanmadan her şeyi hazırladı.
Yerde kar vardı ama, hava güneşliydi o gün. Ağaçlıklı bir yer buldular. Karlara hiç basılmamış, insanı gel üstüme bas diye tahrik ediyordu. Koştular, yuvarlandılar karda yamaçtan aşağı. Kovalamaç, kartopu oynadılar. Sevgi kar topağı yuvarladı. Kardan adam yaptılar Ahmet’le. Kömürden ağız göz yaptılar. Sevgi kardan adamını topa tutarken, Ayşe ve Ahmet biraz uzaklaşıp sohbete daldılar.
bir tabloydu ki yaşadıkları. Soğuğu hiç hissetmediler. Sevgi hayatında ilk kez birinden çiçek alıyordu. Nasıl teşekkür edeceğini bilmediğinden annesinin tavırlarını gözledi. Annesi Ahmet’in verdiği gülü öpmüştü. O da annesini taklit ederek elindeki çiçek demetini öptü.
“Seni seviyorum” diyerek Ahmet’e bakışını izledi onun.
Bir taksiye bindiler. Perihan hanımları bıraktılar evlerine. Ana kız uzun zamandır böylesi bir mutluluk tablosuna şahit olmamış, böylesi eğlenmemişlerdi. Ahmet’e bin bir teşekkürle evlerine girdiler.
Ana, kız birbirlerine baktı eşikten girince. İkisinin de aklından geçen aynı şeydi.
“Kısmet kızım... kısmet. İnşallah bu eşikten Ahmet gibi birisi de bizim eve girer” diyerek Perihan hanım, utanan kızının saçlarını okşadı.
Ahmetler evlerine döndüklerinde, yarı uykulu olan Sevgi’yi yatırdı annesi yatağına. Ahmet’in yanına tekrar gittiğinde, Zehra’yı aklından geçiriyordu. Onunla kendisini kıyaslayıp minnetle Ahmet’in yüzüne baktı.
“Bana yeni bir dünya verdin. Seni karşıma çıkaran her şeye minnet borçluyum” diyerek, koluna yaslanıp sıcaklığını duymak istedi.
“Dur, daha ne gördün! En güzel günlerimiz ilerde. Bebeğimiz getirecek bize o günleri. Kızımız, bebeğimiz ve sen, yıkılmış bir Ahmet’ten yeni bir Ahmet yarattınız. Güçlü ve dünyayı ayaklarınıza serecek bir Ahmet” dedikten sonra Ayşe’nin yaşaran gözlerinden öptü.”
“Ne yaptın. Ayrılık getirir!”
“İnanma öyle boş şeylere. Sevdiğine bakarken yaşaran gözler öpülmez mi hiç” diyerek elini artık iyice belli olan karnına götürdü Ayşe’nin. Sonra heyecanla “Kıpırdıyor mu ne!!” dedi.
“Duydu seni. Evet... evet!” diyerek sarıldı ona Ayşe. Müziğe gerek duymadan, karnındaki kıpırtıya uyarak dans eder gibi dolandılar birkaç adım.
Yatağa girdiklerinde, gece bitmesin istiyorlardı. Zevkten kelebekler gibi kanatlanmış, denizler gibi coşuyorlardı.
Ahmet işe gitmek için kalktığında Sevgi ve Ayşe henüz uyanamamışlardı. Eğildi öptü Ayşe’yi. Sobayı yaktı. Çaydanlığı doldurup üzerine koydu ve çıktı aceleyle. Bakkaldan bir koşu ekmek alıp geldi. Masaya bırakarak sessizce kapıyı çekip işine gitti.
Ayşe uyandığında saat ona geliyordu. Sobanın yakılmış olduğunu görüp huzur duydu. Oda sıcacık olmuş, çaydanlıktaki su kaynamaya başlamıştı. Sevgi kendisinden önce uyanmış, annesine kahvaltı için bardak tabak bile koymuştu masaya. Tabakların acemice dizilmiş olması masayı Sevgi’nin hazırlamaya çalıştığını belli ediyordu. Televizyona dalmış olan kızını bir süre seyretti uzaktan. Sonra, “Annesinin gülü kalkmış, masa hazırlamış öyle mii!” diye onu kucakladı. Sevgi elinden tuttu annesinin odasına götürdü onu. Ayşe, kızının ilk defa odasını toplamış, kitaplarını rafa dizmiş olduğunu görüp duygulandı.
“Tertipli, düzenli kızım benim. İnşallah iyileşecek, okuluna da başlayacaksın” dedi. İçinden, “bir konuşsan kızım... ah bir konuşsan” diye geçirdi.
“Hadi Fatma teyzeyi de çağır. Birlikte kahvaltı yapalım. Senin ne hamarat kız olduğunu da görsün” diyerek Sevgi’yi üst kata gönderdi.
Fatma teyze içeri girdiğinde, “Günaydın kızım. Ayşe bir şeyler geveleyip, elimden tutup getirdi. Hayırdır inşallah” dedi.
Ayşe güldü ve “seni kendi elleriyle hazırladığı kahvaltı sofrasına davet ediyor Fatma teyze” diyerek onu buyur etti.
Fatma teyze, görmüş geçirmiş bir kadındı. “ben de evden bir şeyler getireyim” diyerek kalkmaya yeltendi. Oturttu onu yerine Ayşe.
“Senin hoş sohbetin gerek bize teyzeciğim. Her şey hazır zaten”
Konuşup güldüler. Hoşça vakit geçirdiler o gün.
Günlerden bir gün Ahmet bir arabayla geldi eve.
“Kızlar, size bir sürprizim var!” diyerek girdi içeri ve kapıdaki arabayı göstererek, “arkadaşımın arabasını aldım. Pazartesiye kadar bizim. Sizi yarın pikniğe götürüyorum” diye ekledi.
“Aaa! Delirdin mi! bu karlı havada piknik mi olur?”
“Olur tabii... mangal yaparız., kar topu oynarız.”
Ertesi gün erken kalktı Ahmet. Onlar uyanmadan her şeyi hazırladı.
Yerde kar vardı ama, hava güneşliydi o gün. Ağaçlıklı bir yer buldular. Karlara hiç basılmamış, insanı gel üstüme bas diye tahrik ediyordu. Koştular, yuvarlandılar karda yamaçtan aşağı. Kovalamaç, kartopu oynadılar. Sevgi kar topağı yuvarladı. Kardan adam yaptılar Ahmet’le. Kömürden ağız göz yaptılar. Sevgi kardan adamını topa tutarken, Ayşe ve Ahmet biraz uzaklaşıp sohbete daldılar.
MEMET BEY valla sonucu beklemek zor biliyorum
ama biraz heyecan iyi oluyor....
ama biraz heyecan iyi oluyor....
85-86-87-
Bir ara Ayşe, karlar arasından başını çıkartmış bir kardelen çiçeği gördü. Ne kadar güzeldi! beyaz karlar arasında doğmuş sarı bir güneş gibiydi.
“Bak, kardelen çiçeği!” diye bağırdı. Bunu Sevgi de görsün istiyordu. Ona da seslendi. “Sevgi, gel kızım bak! Çiçek çiçek!”
Kız, koşarak geldi. Hiç bu mevsimde çiçek mi açardı!? Şaşırdı görünce. Sevinç çığlıkları attı. Ellerini çırparak çiçeğe doğru eğildi.
Bu arada onlar çiçekle oyalanırken Ahmet mangalı yakmış, pirzolaları üzerine dizmişti. Et kokusu her yere yayılmıştı. Kokuyu alan anne-kız acıktıklarını anladılar. Çok da üşümüşlerdi. Mangalın yanına doğru gittiler. Önce ateşte ellerini ısıttılar sonra Ahmet’in kendileri hazırladığı ekmek arası pirzolaları atıştırmaya başladılar.
Ahmet, nöbetçi bir asker gibi mangalın başında bekliyor, lokması bitene “daha ister misin” diyerek yenisini hazırlıyordu. Bir yandan da, “Yiyin yiyin, böyle bir havayı ve böyle lezzetli eti bir daha zor buluruz.”
Dönüş için toparlandıklarında yorgunluklarını iyice hissetmişlerdi. Arabaya binerlerken Ayşe, “Kızıma ve bana böyle güzel bir gün yaşattın, seni çok seviyoruz!” dedi ve Ahmet’in yanağına bir öpücük kondurdu.
“Hoop, ağır ol, çocuğun yanında ne oluyoruz hanımefendi! Hesapları evde tahsil ederiz...”
Amaan, sen de!” diyerek utangaç bir şekilde güldü Ayşe. Bu arada onları seyreden Sevgi de, kıkır kıkır gülmeye başladı. Ahmet’e alışmıştı artık. Onu seviyordu.
Evet geldiklerinde, Sevgi hemen yatmak istedi ve odasına çekildi. Soba çok güzel yanıyordu. Ahmet divana oturdu. Ayşe de yanına geldi. Çerezlerini yiyip film seyretmeye başladılar.
Ayşe, Ahmet’in yüzünü yandan yandan derinlemesine inceliyordu. “Ne kadar iyi bir insan! O da bizim gibi mutluluğu hep aramış...” diye düşündü. İri kahverengi gözleri, üzerine uzun kirpikleri sanki sürme çekmiş gibi simsiyah duruyordu. Çok büyük olmayan bir burun, kalın etli dudaklar üzerinde ince bıyığı, iki yanağında gamzeleri vardı. Kendince yakışıklı bir erkekti. Ya yüreği! İşte o hepsinden güzeldi...
“Bakma, ne bakıyorsun! Şimdi nazarın değer! Yeni mi görüyorsun beni!” diye ona takıldı Ahmet.
“Hayır, gittikçe sana aşık oluyorum...” diye konuştu Ayşe. “Bilirsin, zor karar veririm. Seni bu yüzden yıllarca beklettim. İşte ben sevmeye karar verdim mi, böyle tam severim.”
Ahmet daha fazla dayanamadı ve “Gele bakalım, sen artık çok oluyorsun. Şu hesabı öde...” dedi ve onu kendine çekti. İyice göğsüne bastırıp sıktı onu.
“Hadi kalk, yatalım, biraz da kuduralım” diyerek ayağa kalktı.
Ayşe, “Amaan sen de...” demesine rağmen, ondan daha önde yatak odasına doğru yöneldi. gülüşerek odaya girdi ve kapıyı kapattılar.
Pazartesi sabahı sıradan sabahlardan biriydi. Ahmet işine gitti. Ayşe Sevgi ile ilgilenmeye başladı. Sonra birden aklına sevgiyi uzun zamandır doktora götürmediği geldi. Hava güzeldi.
“Bu gün doktora uğrayalım mı? Hem biraz da birlikte dolaşmış oluruz. Hıı... ne dersin!?” Sevgi başını salladı.
Doktor daha da umutlu konuşmuştu bu sefer. Sevgi’nin yüzünde gülücükler açıyordu çünkü. Bu aşırı sevinç onun dilini hiç beklenmedik bir anda açıverir, diye düşünüyordu.
Akşam olduğunda, yaşadıklarını Ahmet’le paylaştılar.
“Yarın nikahımız kıyılıyor!” diyerek Ahmet, onların sevinçlerini bir kat daha artırdı.
“Bu kadar uzatmazdım bu işi ama, nüfus cüzdanı çıkartma işi yordu beni biraz. Neyse, çocuk nikahsız doğmayacak!” diye de ekleyerek şaka yaptı ve devam etti konuşmasına:
Perihan ablanı da çağıralım. ben de bir iki arkadaş alırım yanıma, nikah şahidimiz olurlar. Artık karım sayılırsın”
“İlk günden beri karındım senin.”dedi demesine de gözleri de doldu aniden. Bunu nasıl bu kadar rahat söyleyebilmişti. Hasan’dı onun kocası. Hasan’la da böyle heyecanla nikah gününü beklemişlerdi. Hasan da onu kollarına aldığında kalbi duracak gibi olmuştu. Ne günlerdi o günler. kader onlara çok kötü bir oyun oynamıştı. Birbirlerine doyamadan ayrılmak zorunda kalmışlardı. “Allahım, nasıl ayırdın bizi! Ne kadar masum, temiz bir aşktı yaşadığımız” diye içinden geçirdi. sonra, döndü, Ahmet’in yüzüne baktı. Gözlerinden yaşlar iyice akmaya başladı. Ahmet ondaki hüzünlü dalgınlığı izlemeye almış, belli etmeden onu izliyordu.
“Gene mi ağlıyorsun. Seni anlayamıyorum, sevince ağlarsın, üzüntüye ağlarsın. Düşünürken ağlarsın, sevişirken ağlarsın. Hatta gülerken bile ağlarsın... nedir senin elinden çektiğim!”
Bir ara Ayşe, karlar arasından başını çıkartmış bir kardelen çiçeği gördü. Ne kadar güzeldi! beyaz karlar arasında doğmuş sarı bir güneş gibiydi.
“Bak, kardelen çiçeği!” diye bağırdı. Bunu Sevgi de görsün istiyordu. Ona da seslendi. “Sevgi, gel kızım bak! Çiçek çiçek!”
Kız, koşarak geldi. Hiç bu mevsimde çiçek mi açardı!? Şaşırdı görünce. Sevinç çığlıkları attı. Ellerini çırparak çiçeğe doğru eğildi.
Bu arada onlar çiçekle oyalanırken Ahmet mangalı yakmış, pirzolaları üzerine dizmişti. Et kokusu her yere yayılmıştı. Kokuyu alan anne-kız acıktıklarını anladılar. Çok da üşümüşlerdi. Mangalın yanına doğru gittiler. Önce ateşte ellerini ısıttılar sonra Ahmet’in kendileri hazırladığı ekmek arası pirzolaları atıştırmaya başladılar.
Ahmet, nöbetçi bir asker gibi mangalın başında bekliyor, lokması bitene “daha ister misin” diyerek yenisini hazırlıyordu. Bir yandan da, “Yiyin yiyin, böyle bir havayı ve böyle lezzetli eti bir daha zor buluruz.”
Dönüş için toparlandıklarında yorgunluklarını iyice hissetmişlerdi. Arabaya binerlerken Ayşe, “Kızıma ve bana böyle güzel bir gün yaşattın, seni çok seviyoruz!” dedi ve Ahmet’in yanağına bir öpücük kondurdu.
“Hoop, ağır ol, çocuğun yanında ne oluyoruz hanımefendi! Hesapları evde tahsil ederiz...”
Amaan, sen de!” diyerek utangaç bir şekilde güldü Ayşe. Bu arada onları seyreden Sevgi de, kıkır kıkır gülmeye başladı. Ahmet’e alışmıştı artık. Onu seviyordu.
Evet geldiklerinde, Sevgi hemen yatmak istedi ve odasına çekildi. Soba çok güzel yanıyordu. Ahmet divana oturdu. Ayşe de yanına geldi. Çerezlerini yiyip film seyretmeye başladılar.
Ayşe, Ahmet’in yüzünü yandan yandan derinlemesine inceliyordu. “Ne kadar iyi bir insan! O da bizim gibi mutluluğu hep aramış...” diye düşündü. İri kahverengi gözleri, üzerine uzun kirpikleri sanki sürme çekmiş gibi simsiyah duruyordu. Çok büyük olmayan bir burun, kalın etli dudaklar üzerinde ince bıyığı, iki yanağında gamzeleri vardı. Kendince yakışıklı bir erkekti. Ya yüreği! İşte o hepsinden güzeldi...
“Bakma, ne bakıyorsun! Şimdi nazarın değer! Yeni mi görüyorsun beni!” diye ona takıldı Ahmet.
“Hayır, gittikçe sana aşık oluyorum...” diye konuştu Ayşe. “Bilirsin, zor karar veririm. Seni bu yüzden yıllarca beklettim. İşte ben sevmeye karar verdim mi, böyle tam severim.”
Ahmet daha fazla dayanamadı ve “Gele bakalım, sen artık çok oluyorsun. Şu hesabı öde...” dedi ve onu kendine çekti. İyice göğsüne bastırıp sıktı onu.
“Hadi kalk, yatalım, biraz da kuduralım” diyerek ayağa kalktı.
Ayşe, “Amaan sen de...” demesine rağmen, ondan daha önde yatak odasına doğru yöneldi. gülüşerek odaya girdi ve kapıyı kapattılar.
Pazartesi sabahı sıradan sabahlardan biriydi. Ahmet işine gitti. Ayşe Sevgi ile ilgilenmeye başladı. Sonra birden aklına sevgiyi uzun zamandır doktora götürmediği geldi. Hava güzeldi.
“Bu gün doktora uğrayalım mı? Hem biraz da birlikte dolaşmış oluruz. Hıı... ne dersin!?” Sevgi başını salladı.
Doktor daha da umutlu konuşmuştu bu sefer. Sevgi’nin yüzünde gülücükler açıyordu çünkü. Bu aşırı sevinç onun dilini hiç beklenmedik bir anda açıverir, diye düşünüyordu.
Akşam olduğunda, yaşadıklarını Ahmet’le paylaştılar.
“Yarın nikahımız kıyılıyor!” diyerek Ahmet, onların sevinçlerini bir kat daha artırdı.
“Bu kadar uzatmazdım bu işi ama, nüfus cüzdanı çıkartma işi yordu beni biraz. Neyse, çocuk nikahsız doğmayacak!” diye de ekleyerek şaka yaptı ve devam etti konuşmasına:
Perihan ablanı da çağıralım. ben de bir iki arkadaş alırım yanıma, nikah şahidimiz olurlar. Artık karım sayılırsın”
“İlk günden beri karındım senin.”dedi demesine de gözleri de doldu aniden. Bunu nasıl bu kadar rahat söyleyebilmişti. Hasan’dı onun kocası. Hasan’la da böyle heyecanla nikah gününü beklemişlerdi. Hasan da onu kollarına aldığında kalbi duracak gibi olmuştu. Ne günlerdi o günler. kader onlara çok kötü bir oyun oynamıştı. Birbirlerine doyamadan ayrılmak zorunda kalmışlardı. “Allahım, nasıl ayırdın bizi! Ne kadar masum, temiz bir aşktı yaşadığımız” diye içinden geçirdi. sonra, döndü, Ahmet’in yüzüne baktı. Gözlerinden yaşlar iyice akmaya başladı. Ahmet ondaki hüzünlü dalgınlığı izlemeye almış, belli etmeden onu izliyordu.
“Gene mi ağlıyorsun. Seni anlayamıyorum, sevince ağlarsın, üzüntüye ağlarsın. Düşünürken ağlarsın, sevişirken ağlarsın. Hatta gülerken bile ağlarsın... nedir senin elinden çektiğim!”
slm.....iyi okumalar
88-89-90-
Ayşe ağlarken gülümserken, Ahmet de yandan yandan onun göz yaşlarını silmeye çalışıyordu.
“Söz, artık ağlamayacağım. Sen varsın artık hayatımda. Kızım var, bebeğimiz var.”
“Hah işte şöyle! Benim sevdiğim kadın güçlü olmalı. Hadi kalk, yarın çok önemli bir gün” diyerek Ahmet, sarıldı onun beline ve girdiler yatak odalarına.
“Nikahtan önce olmaz!” demesi Ayşe’nin son nikahsız gecelerinin en büyük esprisi ve en neşeyle söylenmiş sözüydü.
İkinci Evlilik-İkinci Acı
Nikah masasına oturduklarında çok heyecanlıydılar. Perihan hanım, Zehra ve Ahmet’in arkadaşları ve tabii Sevgiden başka hiç kimse yoktu nikahlarında. Hepsinin yüzünde en yakınlarını evlendirenlere has heyecan dalgası seziliyordu. Hele Sevgi, bir çiçek gibi açılmıştı.
İmzayı attılar. Şahitlerin alkışları sessizliği bozdu.
Artık evliydiler. Ayşe elindeki çiçeği Zehra’nın başına atarak, “darısı başına can arkadaşım” diyerek gülümsedi ona. Herkes çok mutluydu. Ayşe karnındaki hafif şişlik dışında bir genç kız gibi duruyordu. Ahmet onu alnından öptüğünde gerçekten tazecik bir kızmış gibi utandı. Ona, “Bizim için yaptıklarına binlerce teşekkür” dedi ve Perihan ablasına doğru dönerek onun eline sarılıp öptü. Zehra’yla sarıldılar bir süre sıkıca tuttular birbirlerini. Ahmet’in arkadaşlarıyla tokalaştı ve Sevgi’nin önünde çömelip, onun ışıldayan mavi gözlerine daldı bir süre ve onu, öptü, öptü,öptü...
Müzikli bir restoranda dostlarıyla bir kutlama yemeği yedikten sonra vedalaşıp ayrıldılar onlardan.
Zifaf yataklarında her zamanki coşkularının aksine, sakin bir sohbetle vakit geçirdiler. Yeni tanışmış da konuşmaya , birbirlerini iyice tanımaya ihtiyaçları varmış gibiydi.
Ayşe, “Hayatıma Hasan ve sen girdiniz. İkinizi de deli gibi sevdim. Bir insan iki kişiyi nasıl sevebilir, diye çok düşündüm. Mümkün değil, bunda bir yanlışlık var, diye düşündüğümden seni yıllarca beklettim. Mümkünmüş, öğrendim. Onu unuttuğumu söyleyip, seni aldatamazdım. Hasan kalbimin bir köşesinde hep var olacak. Çünkü kızımın babası o. Ama artık yaşamıyor. Bebeğimin ve kızımın babası sensin artık. Hepimizi birbirine kaynaşmış gibi düşünmeden edemiyorum. Hiç kimseyi bu hamur yumağının dışına, istesem de çıkaramam artık. İşte böyle sevgilim!”
Ahmet bu uzun konuşmayı onun sözünü hiç kesmeden dinledi.
“Sizleri çok seviyorum. Hepiniz için canımı veririm” diyerek kesti konuşmasını.
O gece hayatlarına temiz bir sayfa açmışlardı. Sabahı ettiklerinde çok huzurluydular. Birbirlerini diğer gecelerin aksine, geleceklerini de kucaklıyormuşçasına kucaklamışlardı. Bir başkaydı nikahlı olarak bir yatakta yatmanın tadı. Sorumlu, ağır başlı, ciddi ve ciddiyetin bütün güzellik ve heyecanlarıyla süslü...
Hayatları nihayet normale dönmüş, düzenli günlük yaşantılarına başlamışlardı. Bu duruma gelinceye kadar az mı yol kat etmişlerdi. Kolay mıydı yeni ev kurmak, yeni düzen tutturmak...
Ayşe’nin tek derdi kızının bir türlü konuşamıyor oluşuydu. Allah bir sabır vermişti ki ona, kızına her gece masallar okuyor, hikayeler anlatıyordu. Hep onunla uğraşıyordu. Ara sıra bunaldığında Perihan ablasına gidiyor, pazardan aldığı rengarenk yünlerle patikler örüyorlar birlikte. Sevgi de memnundu bu işten. Hem gezmiş oluyor, hem de mini bebek giysilerine bakıp bakıp eğleniyordu.
Bazen de Fatma teyzenin yanında vakit geçiriyorlar, ondan kadınlık tecrübeleri konusunda nasihatler dinliyordu Ayşe. Sevgi de bir yaşlı teyzenin başını okşaması mutluluğunu yaşıyordu.
Ahmet desen çok daha heyecanlıydı. İlk çocuğu doğacaktı. Her gün onu soruyor, onu annesinin karnında yokluyor, onun için dualar ediyordu.
Aradan haftalar geçti. Ahmet işinde gösterdiği başarı ve dürüstlükten dolayı patron onun maaşını artırmıştı. Artık ustabaşıydı Ahmet ama en çok sevindiği maaş artışıydı. Arkadaşları onu çok seviyor ve sayıyorlardı. Ahmet bir gün Allah yüzümüze baktı, borçlarımızdan çabuk kurtulduk,. bebeğimizin rızkı bolmuş, artık rahat ederiz, nihayet çektiğimiz sıkıntılar bitti” diyerek hayatlarının, geleceğinin sağlam temellere oturduğu müjdesini veriyordu.
Ama yanlış düşünüyordu. Sıkıntılı günler bitmemişti, daha yeni başlıyordu. Nereden bilebilirdi ki, kaderin ona daha ne oyunlar oynayacağını...
Günlerden bir gün, Ayşe ile sevgi her zamanki hastane ziyaretlerinden dönmüşlerdi. Eve girdiler, mantolarını çıkardılar, o sırada kapı çalındı. Ayşe:
”Hayret, kim gelir bu saatte? Ahmet’in geliş saati değil.. Kim acaba?” diye merak ederek kapıyı açtı. İşte ne olduysa o anda oldu. Birdenbire Sapık ustabaşı ve iki arkadaşı kapıyı ardına kadar açarak içeriye daldılar. Ayşe kapıyı ne kadar itelese de gücü yetmedi. Adamlar kapıyı arkasından kilitlediler. Aksi gibi Fatma teyze de rahatsızlık nedeniyle bir kaç günlüğüne oğlu Ali’nin yanında bulunuyordu.
“Ben ne yaptım size, lütfen gidin...” diye yalvarmaları hiç kar etmedi. Adamlar hiç laf dinlemiyorlar, her şeyi tekme ile devirip ortalığı dağıtıyorlar, yıkıyorlardı.
İçlerinden birisi, Sevgi’yi yakaladı, Ayşe
“bırakın kızımı!” diye yalvarıyordu. Sevgiyi bir sandalyeye oturtup; ellerini ayaklarını bağladılar. Sobayı, divanı, koltukları hatta duvarda asılı evlilik resimleri dahil her şeyi parçalayıp devirdiler. Ayşe’yi arkasından sarmalamış birisi onu kucağına oturtmuş, göğüslerini sıkıyor, bacaklarını okşuyordu.
Ayşe bütün gücüyle, çırpınmasına, kaçmaya çalışmasına rağmen bir türlü adamdan kurtulamıyordu. Sonra adam onun yeri yatırdı,. ayaklarının üzerine oturdu, bluzunu yırtıp, göğüslerini meydana çıkardı. Bir çılgın gibi onun üzerine abandı.
Ayşe’nin çığlığını kesmek için yumruğuyla kafasına vurmaya başladı. Ağzı burnu kırılmış, kan içinde kalmış, Ayşe’nin üzerine bir cendere gibi sarılarak iyice yapıştı. Sonra beynine kara bir bulut çöktü sanki, “Hasan! Ahmet!...” sözleri son bir gayretle söylediği sözlerdi. Kulaklarının uğuldadığını, gözlerinin kapandığını hissetti.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu kendine geldiğinde. Yerde üstü başı parçalanmış, kan revan içinde yatıyordu. Sürünerek kalktı ve Sevgi!! Sevgi!! diye bağırmaya başladı. Kızı hala sandalyede eli kolu bağlı, gözleri donmuş, ona bakıp duruyordu.
Duvarlardan tutunarak ona kadar ulaştı. Onu çözdü. “Beni affet kızım!” diyerek onu öylece bıraktı olduğu yerde. Mantosunu giydi ve hala donmuş bakışlarla, hiç kıpırdamadan onu seyreden kızına son bir defa daha bakarak kapıyı çekip, dışarı çıktı.
Ayşe ağlarken gülümserken, Ahmet de yandan yandan onun göz yaşlarını silmeye çalışıyordu.
“Söz, artık ağlamayacağım. Sen varsın artık hayatımda. Kızım var, bebeğimiz var.”
“Hah işte şöyle! Benim sevdiğim kadın güçlü olmalı. Hadi kalk, yarın çok önemli bir gün” diyerek Ahmet, sarıldı onun beline ve girdiler yatak odalarına.
“Nikahtan önce olmaz!” demesi Ayşe’nin son nikahsız gecelerinin en büyük esprisi ve en neşeyle söylenmiş sözüydü.
İkinci Evlilik-İkinci Acı
Nikah masasına oturduklarında çok heyecanlıydılar. Perihan hanım, Zehra ve Ahmet’in arkadaşları ve tabii Sevgiden başka hiç kimse yoktu nikahlarında. Hepsinin yüzünde en yakınlarını evlendirenlere has heyecan dalgası seziliyordu. Hele Sevgi, bir çiçek gibi açılmıştı.
İmzayı attılar. Şahitlerin alkışları sessizliği bozdu.
Artık evliydiler. Ayşe elindeki çiçeği Zehra’nın başına atarak, “darısı başına can arkadaşım” diyerek gülümsedi ona. Herkes çok mutluydu. Ayşe karnındaki hafif şişlik dışında bir genç kız gibi duruyordu. Ahmet onu alnından öptüğünde gerçekten tazecik bir kızmış gibi utandı. Ona, “Bizim için yaptıklarına binlerce teşekkür” dedi ve Perihan ablasına doğru dönerek onun eline sarılıp öptü. Zehra’yla sarıldılar bir süre sıkıca tuttular birbirlerini. Ahmet’in arkadaşlarıyla tokalaştı ve Sevgi’nin önünde çömelip, onun ışıldayan mavi gözlerine daldı bir süre ve onu, öptü, öptü,öptü...
Müzikli bir restoranda dostlarıyla bir kutlama yemeği yedikten sonra vedalaşıp ayrıldılar onlardan.
Zifaf yataklarında her zamanki coşkularının aksine, sakin bir sohbetle vakit geçirdiler. Yeni tanışmış da konuşmaya , birbirlerini iyice tanımaya ihtiyaçları varmış gibiydi.
Ayşe, “Hayatıma Hasan ve sen girdiniz. İkinizi de deli gibi sevdim. Bir insan iki kişiyi nasıl sevebilir, diye çok düşündüm. Mümkün değil, bunda bir yanlışlık var, diye düşündüğümden seni yıllarca beklettim. Mümkünmüş, öğrendim. Onu unuttuğumu söyleyip, seni aldatamazdım. Hasan kalbimin bir köşesinde hep var olacak. Çünkü kızımın babası o. Ama artık yaşamıyor. Bebeğimin ve kızımın babası sensin artık. Hepimizi birbirine kaynaşmış gibi düşünmeden edemiyorum. Hiç kimseyi bu hamur yumağının dışına, istesem de çıkaramam artık. İşte böyle sevgilim!”
Ahmet bu uzun konuşmayı onun sözünü hiç kesmeden dinledi.
“Sizleri çok seviyorum. Hepiniz için canımı veririm” diyerek kesti konuşmasını.
O gece hayatlarına temiz bir sayfa açmışlardı. Sabahı ettiklerinde çok huzurluydular. Birbirlerini diğer gecelerin aksine, geleceklerini de kucaklıyormuşçasına kucaklamışlardı. Bir başkaydı nikahlı olarak bir yatakta yatmanın tadı. Sorumlu, ağır başlı, ciddi ve ciddiyetin bütün güzellik ve heyecanlarıyla süslü...
Hayatları nihayet normale dönmüş, düzenli günlük yaşantılarına başlamışlardı. Bu duruma gelinceye kadar az mı yol kat etmişlerdi. Kolay mıydı yeni ev kurmak, yeni düzen tutturmak...
Ayşe’nin tek derdi kızının bir türlü konuşamıyor oluşuydu. Allah bir sabır vermişti ki ona, kızına her gece masallar okuyor, hikayeler anlatıyordu. Hep onunla uğraşıyordu. Ara sıra bunaldığında Perihan ablasına gidiyor, pazardan aldığı rengarenk yünlerle patikler örüyorlar birlikte. Sevgi de memnundu bu işten. Hem gezmiş oluyor, hem de mini bebek giysilerine bakıp bakıp eğleniyordu.
Bazen de Fatma teyzenin yanında vakit geçiriyorlar, ondan kadınlık tecrübeleri konusunda nasihatler dinliyordu Ayşe. Sevgi de bir yaşlı teyzenin başını okşaması mutluluğunu yaşıyordu.
Ahmet desen çok daha heyecanlıydı. İlk çocuğu doğacaktı. Her gün onu soruyor, onu annesinin karnında yokluyor, onun için dualar ediyordu.
Aradan haftalar geçti. Ahmet işinde gösterdiği başarı ve dürüstlükten dolayı patron onun maaşını artırmıştı. Artık ustabaşıydı Ahmet ama en çok sevindiği maaş artışıydı. Arkadaşları onu çok seviyor ve sayıyorlardı. Ahmet bir gün Allah yüzümüze baktı, borçlarımızdan çabuk kurtulduk,. bebeğimizin rızkı bolmuş, artık rahat ederiz, nihayet çektiğimiz sıkıntılar bitti” diyerek hayatlarının, geleceğinin sağlam temellere oturduğu müjdesini veriyordu.
Ama yanlış düşünüyordu. Sıkıntılı günler bitmemişti, daha yeni başlıyordu. Nereden bilebilirdi ki, kaderin ona daha ne oyunlar oynayacağını...
Günlerden bir gün, Ayşe ile sevgi her zamanki hastane ziyaretlerinden dönmüşlerdi. Eve girdiler, mantolarını çıkardılar, o sırada kapı çalındı. Ayşe:
”Hayret, kim gelir bu saatte? Ahmet’in geliş saati değil.. Kim acaba?” diye merak ederek kapıyı açtı. İşte ne olduysa o anda oldu. Birdenbire Sapık ustabaşı ve iki arkadaşı kapıyı ardına kadar açarak içeriye daldılar. Ayşe kapıyı ne kadar itelese de gücü yetmedi. Adamlar kapıyı arkasından kilitlediler. Aksi gibi Fatma teyze de rahatsızlık nedeniyle bir kaç günlüğüne oğlu Ali’nin yanında bulunuyordu.
“Ben ne yaptım size, lütfen gidin...” diye yalvarmaları hiç kar etmedi. Adamlar hiç laf dinlemiyorlar, her şeyi tekme ile devirip ortalığı dağıtıyorlar, yıkıyorlardı.
İçlerinden birisi, Sevgi’yi yakaladı, Ayşe
“bırakın kızımı!” diye yalvarıyordu. Sevgiyi bir sandalyeye oturtup; ellerini ayaklarını bağladılar. Sobayı, divanı, koltukları hatta duvarda asılı evlilik resimleri dahil her şeyi parçalayıp devirdiler. Ayşe’yi arkasından sarmalamış birisi onu kucağına oturtmuş, göğüslerini sıkıyor, bacaklarını okşuyordu.
Ayşe bütün gücüyle, çırpınmasına, kaçmaya çalışmasına rağmen bir türlü adamdan kurtulamıyordu. Sonra adam onun yeri yatırdı,. ayaklarının üzerine oturdu, bluzunu yırtıp, göğüslerini meydana çıkardı. Bir çılgın gibi onun üzerine abandı.
Ayşe’nin çığlığını kesmek için yumruğuyla kafasına vurmaya başladı. Ağzı burnu kırılmış, kan içinde kalmış, Ayşe’nin üzerine bir cendere gibi sarılarak iyice yapıştı. Sonra beynine kara bir bulut çöktü sanki, “Hasan! Ahmet!...” sözleri son bir gayretle söylediği sözlerdi. Kulaklarının uğuldadığını, gözlerinin kapandığını hissetti.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu kendine geldiğinde. Yerde üstü başı parçalanmış, kan revan içinde yatıyordu. Sürünerek kalktı ve Sevgi!! Sevgi!! diye bağırmaya başladı. Kızı hala sandalyede eli kolu bağlı, gözleri donmuş, ona bakıp duruyordu.
Duvarlardan tutunarak ona kadar ulaştı. Onu çözdü. “Beni affet kızım!” diyerek onu öylece bıraktı olduğu yerde. Mantosunu giydi ve hala donmuş bakışlarla, hiç kıpırdamadan onu seyreden kızına son bir defa daha bakarak kapıyı çekip, dışarı çıktı.
iyi akşamlar
hocam devamını beklıyoruz her zaman kı gibi...
sanada hocam. emeğinize sağlık..
artık beni unuttular heralde ...dedim sesiniz çıkmayınca
hala okuduğunuza sevindim
yakında sizin çocuk yuvanıza bir ziyaret yapmak istiyorum.gelince belki uğrarız işallah
hala okuduğunuza sevindim
yakında sizin çocuk yuvanıza bir ziyaret yapmak istiyorum.gelince belki uğrarız işallah
hocam okuyoruz çok şükür pek yazmasakta okudumuzu takıp ediyoruz :)
Çöplükte Bir İnsan
92-93-94
Artık ne kızının, ne de Ahmet’in yüzüne bakamazdı bir daha. Ölmeliydi. Annem öldü demeliydi Sevgi. Ahmet eşinin ölüsünü görmeliydi ancak.
Bu leke onun sonuydu. Çok sevdiği deniz kıyısına ulaşmaya çabalıyordu. Hasan’ı Bosna’ya yolcu ederken, ufukta kaybolan gemi gibi, o da denizin beyaz köpükleri içinde kaybolmalıydı. Bu Hasan’a ihanetinin bedeliydi beklide... Hasan’ının yanına gitmeliydi.
Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Düz yolda yürüyemiyordu. Sokak aralarına dalarak duvarlardan tutuna tutuna yürümeye çalışıyor, arada sırada yoldan geçenlere durumunu sezdirmemek için arada bir hareketsiz duruyor, ortalık sakinleşince tekrar yol alıyordu.
Karnında hafiften duyduğu sancı artmaya başladı. Her tarafı ağrıyor, başı dönüyordu. Hava iyice kararmıştı. Arada bir geçen arabaların ışığı da olmasa göz gözü görmeyecekti neredeyse. Bir iki kişi onu sarhoş zannedip laf attılar.
Hafiften yağmur yağmaya başladı. Bir ara ne yaptığını, nereye gittiğini, hatta kim olduğunu unutur gibi oldu ve şaşkınca baktı etrafına gözleri karardı ve hiçbir şey göremez, düşünemez oldu.
Ahmet her zamanki gibi, kapıyı neşeyle çaldı. Açan olmayınca, uyumuşlardır belki diyerek elindeki paketleri kapının yanına bırakıp anahtarı çıkardı cebinden ve kapıyı açtı. Antrenin ışığını yaktığında bir gariplik olduğunu sezdi hemen. Ortalık darmadağın, yerde kan izleri vardı. Salona doğru uzayan kan damlacıklarını görünce çılgınca “Ayşe, Sevgi!!” diye bağırarak koştu ve aralık duran kapıyı ardına kadar açtığında şaşırıp kaldı.
Sevgi bir sandalyede hareketsiz, donmuş gözlerle ona bakıyordu.
“Ne oldu!!?? Annen nerede!?”bu kulakları tırmalayan sesle irkildi Sevgi ve kalkıp, Ahmet abi, adamlar! diyerek ona koşup sarıldı.
Sevgiyi hiç duymamış gibi diğer odalara koşup baktı Ahmet. Ayşe yoktu hiçbir yerde. Birden Sevginin kendisine cevap verebiliyor olduğunu anlayıp hemen peşinde onunla sarhoş gibi dolaşan kızına, konuşuyorsun. Anlat!!” diyebildi.
“Adamlar. Adamlar. Annemi dövdüler! Çok kötü şeyler yaptılar!! Annem gitti” diyebildi sadece.
Polisler evi inceliyorlardı. Adamların nasıl kişiler olduğunu tarif ettirmeye çalıştılarsa da, Sevgi sadece üç adam, anneme çok kötü şeyler yaptılar” demek dışında bir şey söyleyemiyor, başka bir şey hatırlamıyorum diyordu sadece. Bir de annesinin kan içinde evden çıktığını söylüyordu.
Ahmet onun daha önce yaşadığı bir yangından sonra şok yaşadığını ve bu güne kadar da konuşamadığını açıkladı onlara.
Ahmet, eli kolu bağlı, Sevgi’yi doktor kontrolüne aldırtmak dışında bir şey yapamadan, acı içinde kaldı öylece.
Gün ışımıştı. Garip işe erken çıkmıştı bu gün. Derme çatma, eski ahşap parçaları, sandık tahtalarıyla oluşturduğu kulübesinin kapısını bir iple bağladı her zaman yaptığı gibi ve iki tekerlerli çekçeğini hazırladı. Hava bir türlü ısınmamıştı bu sene. Kış hala karlı buzlu sürüyordu. Elinde tuttuğu kalın, çöpten bulunduğu her halinden belli olan paltosunu giyindi. Saçları uzamıştı biraz. Kadın olduğu belli olmasın diye erkek tıraşı gibi kısa kesiyordu saçlarını. Şapkasının içine sokuşturdu saçlarını. Elini yüzünü biraz daha kire pasa bulandırdı ve uzaklaştı kulübeden.
Dar sokaklarda, çöplerden geçimini sağlıyordu. Kendisi gibi çöpten geçinenlerden birileri gelmeden civar sokakların çöplerinde para edecek ne varsa toplamalıydı. Aceleyle sokağa girdi. İn cin yoktu henüz ortada. Bir iki sokak dolaştı. Gün bereketliydi. Arabasının üstündeki torba dolmak üzereydi neredeyse. Sokağın öbür ucundaki çöpün yanı başında bir karartı olduğunu fark etti. Çöpün yanına konulmuş olmasından onun eski giysiler olabileceğini düşündü ve torbasındaki kağıtları sıkıştırarak yer açtı eskiler için. Oldukça çokça gözüküyordu.
Yaklaşmıştı çöpe, eski elbiselerin kıpırdadığını fark edince, içinden, “yine bir sarhoş” diye geçirdi ve yaklaştı.
Çöp bidonları yanına uzanmış hareketsiz yatan adama yaklaştı. Belliydi. Yine bildik bir manzarayla karşılaşacaktı. Kusmuğu üstüne yatmış, üstü başı berbat, rahat yatağında yatarmış gibi biri. Ama, birden farkına vardı. Yerde kusmuk değil, kan vardı. Biraz geriye çekilip baktı dikkatle yerde yatana. Sonra heyecanlandı ve seslice, “Aman tanrım, bu bir kadın!” diye gayrı ihtiyari bağırdı.
Eğildi baktı yüzüne. Güzelce de biriydi. Hiç hareket etmiyordu. Oysa uzaktan onun bir ara hareket ettiğini görmüş olduğuna emindi.
“Hemen uzaklaşmalıyım!” diye düşündü önce. Ölmüştür belki, başı belaya girer diye korkuyordu. Tam bunu düşünüp uzaklaşacağı sıra bir inilti duyup tekrar başucuna geldi kadının. Kımıldamaya çalışıyor, kafasını hafifçe sağa sola döndürüyor, fakat gözlerini bile açamıyordu. Yüreğine bir acı saplandığını hissetti Garip. Eğildi. Yüzünü kapatmış olan saçlarını bir yana itti. Yüzü gözü şişmiş, mosmor olmuştu yanakları. “dayak yemiş zavallı!” diye mırıldandı. Yüzüne hafifçe vurarak seslendi ona. Hiç sesi çıkmıyor, sadece inliyordu.
Kararını vermeden önce sağını solunu bir kokladı. Evet, alkol kokmuyordu. Arabasındaki yükü çuvaldan boşalttı çöpe, kadının yerleşebileceği şekilde ayarladı ve onu iki omzundan tutup sürükleyerek arabanın üstüne oturttu. Bir eliyle kadının mantosunun yakasından tutuyor, öbür eliyle arabayı itmeye çalışıyordu.
Onu yakındaki kulübesine kadar taşımayı başarmış, kapıyı açmıştı nihayet. Derin bir nefes aldı. Tenekeden sobasını yaktı. Kulübenin bir köşesinde atılı duran portakal sandıklarından bir kaçını yan yana koyarak altına karton kutulardan katlayarak yaptığı yatağın üzerine zor bela yatırdı onu.
günaydın ....
teşekkürler hocam..
95-96-97-
Dar sokaklarda, çöplerden geçimini sağlıyordu. Kendisi gibi çöpten geçinenlerden birileri gelmeden civar sokakların çöplerinde para edecek ne varsa toplamalıydı. Aceleyle sokağa girdi. İn cin yoktu henüz ortada. Bir iki sokak dolaştı. Gün bereketliydi. Arabasının üstündeki torba dolmak üzereydi neredeyse. Sokağın öbür ucundaki çöpün yanı başında bir karartı olduğunu fark etti. Çöpün yanına konulmuş olmasından onun eski giysiler olabileceğini düşündü ve torbasındaki kağıtları sıkıştırarak yer açtı eskiler için. Oldukça çokça gözüküyordu.
Yaklaşmıştı çöpe, eski elbiselerin kıpırdadığını fark edince, içinden, “yine bir sarhoş” diye geçirdi ve yaklaştı.
Çöp bidonları yanına uzanmış hareketsiz yatan adama yaklaştı. Belliydi. Yine bildik bir manzarayla karşılaşacaktı. Kusmuğu üstüne yatmış, üstü başı berbat, rahat yatağında yatarmış gibi biri. Ama, birden farkına vardı. Yerde kusmuk değil, kan vardı. Biraz geriye çekilip baktı dikkatle yerde yatana. Sonra heyecanlandı ve seslice, “Aman tanrım, bu bir kadın!” diye gayrı ihtiyari bağırdı.
Eğildi baktı yüzüne. Güzelce de biriydi. Hiç hareket etmiyordu. Oysa uzaktan onun bir ara hareket ettiğini görmüş olduğuna emindi.
“Hemen uzaklaşmalıyım!” diye düşündü önce. Ölmüştür belki, başı belaya girer diye korkuyordu. Tam bunu düşünüp uzaklaşacağı sıra bir inilti duyup tekrar başucuna geldi kadının. Kımıldamaya çalışıyor, kafasını hafifçe sağa sola döndürüyor, fakat gözlerini bile açamıyordu. Yüreğine bir acı saplandığını hissetti Garip. Eğildi. Yüzünü kapatmış olan saçlarını bir yana itti. Yüzü gözü şişmiş, mosmor olmuştu yanakları. “dayak yemiş zavallı!” diye mırıldandı. Yüzüne hafifçe vurarak seslendi ona. Hiç sesi çıkmıyor, sadece inliyordu.
Kararını vermeden önce sağını solunu bir kokladı. Evet, alkol kokmuyordu. Arabasındaki yükü çuvaldan boşalttı çöpe, kadının yerleşebileceği şekilde ayarladı ve onu iki omzundan tutup sürükleyerek arabanın üstüne oturttu. Bir eliyle kadının mantosunun yakasından tutuyor, öbür eliyle arabayı itmeye çalışıyordu.
Onu yakındaki kulübesine kadar taşımayı başarmış, kapıyı açmıştı nihayet. Derin bir nefes aldı. Tenekeden sobasını yaktı. Kulübenin bir köşesinde atılı duran portakal sandıklarından bir kaçını yan yana koyarak altına karton kutulardan katlayarak yaptığı yatağın üzerine zor bela yatırdı onu.
Barakanın içi ısınmıştı biraz. Garip, elleriyle dağınık saçlarını düzeltti kadının, “ne kadar da güzelmiş” diyerek mantosunu çıkarmaya çalıştı. Yarı çıplak, elbiseleri paramparça olmuş yer yer morarmış güzel vücudu görünce korkmaya başladı. Bacakları arasından kan sızdığını da görünce iyice paniğe kapıldı.
“Ne yapsam, nasıl etsem. Hastaneye götürsem parayı nerden bulacağım!” diyerek barakanın bir köşesinden bir köşesine gidip gelmeye başladı.
“Acaba, param yok desem, hastaneye parasız alırlar mı?” diye içinden geçirirken, yine oralarda, sokakta yaşayanlardan birisi olan yaşlıca kadına koştu. Anlattı başına geleni ve tutup getirdi kolundan. Kadın baktı hala baygın yatan kadına.
“Bu kadın tecavüze uğramış. Böylelerini görmüştüm daha önce. Bunu bir hastanenin kapısına atıp gel bence. Sonra senden bilirler, başın belaya girer. Bırak kapıya yakın bir yere sen de kaybol hemen!” diye ona nasihatte bulundu.
“Yardım et, birlikte götürelim!” dedi ona.
“Olur, bizim de başımıza böyle ölüm kalım arası bir iş geldiğinde bizim yaptığımızı yapacak birileri de bize rastlar inşallah” diyerek ayağa kalktı.
Hastayı arabaya bindirdiler, ara yollardan giderek hastanenin acil kapısına yakın bir yere indirip kaçıp uzaklaştılar oradan hemen.
Hastane görevlilerini dışarıda yatan hasta için uyaran hastaneye gelen başka hastalar oldu. Kanaması olduğunu söylemişlerdi.
Müdahale ettiklerinde vakit henüz geç değildi. Uzun bir süre sahibini aradılar. Bulamadılar. Hayati tehlikesi vardı ve hemen kürtaj yapabilmek için bir yakınının izni gerekiyordu. Sahibi bulunamayınca, polise haber verildi ve tutanağa istinaden kürtaja aldılar.
Bir gün sonrasıydı. Garip ve arkadaşı hastalarını çok merak ediyorlardı. Garip-güya-biraz temizce giyinip hastaneye gittiler. Onu kapıdaki görevlilere sormaya korkuyorlardı. Ama Garip illa da görmek istiyordu kadını. Sonunda, ziyaretçiler arasına dalarak hastaneye girmeyi başardı.
Kalabalıkla, onlardan biriymiş gibi dolaşıyor, her koğuşa girip çıkarak yüz hatlarını çok iyi hatırladığı kadını arıyordu.
Bu arada Ayşe kendine gelmiş, bir dolup bir boşalan odalardan birinde gelen gidenleri seyrediyordu. Yanına kadar sokulan kirli suratlı birisi eğildi yatağa. Onunla konuşmaya başladı:
Dar sokaklarda, çöplerden geçimini sağlıyordu. Kendisi gibi çöpten geçinenlerden birileri gelmeden civar sokakların çöplerinde para edecek ne varsa toplamalıydı. Aceleyle sokağa girdi. İn cin yoktu henüz ortada. Bir iki sokak dolaştı. Gün bereketliydi. Arabasının üstündeki torba dolmak üzereydi neredeyse. Sokağın öbür ucundaki çöpün yanı başında bir karartı olduğunu fark etti. Çöpün yanına konulmuş olmasından onun eski giysiler olabileceğini düşündü ve torbasındaki kağıtları sıkıştırarak yer açtı eskiler için. Oldukça çokça gözüküyordu.
Yaklaşmıştı çöpe, eski elbiselerin kıpırdadığını fark edince, içinden, “yine bir sarhoş” diye geçirdi ve yaklaştı.
Çöp bidonları yanına uzanmış hareketsiz yatan adama yaklaştı. Belliydi. Yine bildik bir manzarayla karşılaşacaktı. Kusmuğu üstüne yatmış, üstü başı berbat, rahat yatağında yatarmış gibi biri. Ama, birden farkına vardı. Yerde kusmuk değil, kan vardı. Biraz geriye çekilip baktı dikkatle yerde yatana. Sonra heyecanlandı ve seslice, “Aman tanrım, bu bir kadın!” diye gayrı ihtiyari bağırdı.
Eğildi baktı yüzüne. Güzelce de biriydi. Hiç hareket etmiyordu. Oysa uzaktan onun bir ara hareket ettiğini görmüş olduğuna emindi.
“Hemen uzaklaşmalıyım!” diye düşündü önce. Ölmüştür belki, başı belaya girer diye korkuyordu. Tam bunu düşünüp uzaklaşacağı sıra bir inilti duyup tekrar başucuna geldi kadının. Kımıldamaya çalışıyor, kafasını hafifçe sağa sola döndürüyor, fakat gözlerini bile açamıyordu. Yüreğine bir acı saplandığını hissetti Garip. Eğildi. Yüzünü kapatmış olan saçlarını bir yana itti. Yüzü gözü şişmiş, mosmor olmuştu yanakları. “dayak yemiş zavallı!” diye mırıldandı. Yüzüne hafifçe vurarak seslendi ona. Hiç sesi çıkmıyor, sadece inliyordu.
Kararını vermeden önce sağını solunu bir kokladı. Evet, alkol kokmuyordu. Arabasındaki yükü çuvaldan boşalttı çöpe, kadının yerleşebileceği şekilde ayarladı ve onu iki omzundan tutup sürükleyerek arabanın üstüne oturttu. Bir eliyle kadının mantosunun yakasından tutuyor, öbür eliyle arabayı itmeye çalışıyordu.
Onu yakındaki kulübesine kadar taşımayı başarmış, kapıyı açmıştı nihayet. Derin bir nefes aldı. Tenekeden sobasını yaktı. Kulübenin bir köşesinde atılı duran portakal sandıklarından bir kaçını yan yana koyarak altına karton kutulardan katlayarak yaptığı yatağın üzerine zor bela yatırdı onu.
Barakanın içi ısınmıştı biraz. Garip, elleriyle dağınık saçlarını düzeltti kadının, “ne kadar da güzelmiş” diyerek mantosunu çıkarmaya çalıştı. Yarı çıplak, elbiseleri paramparça olmuş yer yer morarmış güzel vücudu görünce korkmaya başladı. Bacakları arasından kan sızdığını da görünce iyice paniğe kapıldı.
“Ne yapsam, nasıl etsem. Hastaneye götürsem parayı nerden bulacağım!” diyerek barakanın bir köşesinden bir köşesine gidip gelmeye başladı.
“Acaba, param yok desem, hastaneye parasız alırlar mı?” diye içinden geçirirken, yine oralarda, sokakta yaşayanlardan birisi olan yaşlıca kadına koştu. Anlattı başına geleni ve tutup getirdi kolundan. Kadın baktı hala baygın yatan kadına.
“Bu kadın tecavüze uğramış. Böylelerini görmüştüm daha önce. Bunu bir hastanenin kapısına atıp gel bence. Sonra senden bilirler, başın belaya girer. Bırak kapıya yakın bir yere sen de kaybol hemen!” diye ona nasihatte bulundu.
“Yardım et, birlikte götürelim!” dedi ona.
“Olur, bizim de başımıza böyle ölüm kalım arası bir iş geldiğinde bizim yaptığımızı yapacak birileri de bize rastlar inşallah” diyerek ayağa kalktı.
Hastayı arabaya bindirdiler, ara yollardan giderek hastanenin acil kapısına yakın bir yere indirip kaçıp uzaklaştılar oradan hemen.
Hastane görevlilerini dışarıda yatan hasta için uyaran hastaneye gelen başka hastalar oldu. Kanaması olduğunu söylemişlerdi.
Müdahale ettiklerinde vakit henüz geç değildi. Uzun bir süre sahibini aradılar. Bulamadılar. Hayati tehlikesi vardı ve hemen kürtaj yapabilmek için bir yakınının izni gerekiyordu. Sahibi bulunamayınca, polise haber verildi ve tutanağa istinaden kürtaja aldılar.
Bir gün sonrasıydı. Garip ve arkadaşı hastalarını çok merak ediyorlardı. Garip-güya-biraz temizce giyinip hastaneye gittiler. Onu kapıdaki görevlilere sormaya korkuyorlardı. Ama Garip illa da görmek istiyordu kadını. Sonunda, ziyaretçiler arasına dalarak hastaneye girmeyi başardı.
Kalabalıkla, onlardan biriymiş gibi dolaşıyor, her koğuşa girip çıkarak yüz hatlarını çok iyi hatırladığı kadını arıyordu.
Bu arada Ayşe kendine gelmiş, bir dolup bir boşalan odalardan birinde gelen gidenleri seyrediyordu. Yanına kadar sokulan kirli suratlı birisi eğildi yatağa. Onunla konuşmaya başladı:
98-99-100-101
“Nasılsın? Bakıyorum biraz iyileşmişsin!”
“Kimsiniz? Beni nereden tanıyorsunuz!?”
“Seni hastaneye biz getirdik dün akşam. Ölüyordun... ne oldu?”
“Bilmiyorum.”
Bu sırada hemşire Garip’i gördü.
“Sen ne arıyorsun burada. Çık dışarı! O pisliğinle mikrop bulaştıracaksın!”
“Ama ben onu görmeye geldim.”
“Çık diyorum... bak hala konuşuyor. Şimdi polis çağıracağım!”
“Tamam, tamam! Gidiyorum” dedi Garip. Ve aklına ne geldi ne gelmedi, koridora çıkar çıkmaz koşarak kalabalığın arasına karıştı. Gerçekten de -tahmin ettiği gibi-hemşire arkasından koridorda kalabalığa karışan Garip’e el kol hareketiyle, “Hey gel buraya bir dakika diye bağırmıştı. Sonra da hademelere haber vermiş, onu kıyıda köşede divik divik aramaya başlamışlardı. Garip, o köşeden o köşeye saklanarak zaman zaman kafile halinde girip çıkanların tam ortasına kendini atıp ilerleye ilerleye kapıya yaklaşmıştı. Kapıda bir iki hademe tek tek kapıdan çıkanların yüzlerine dikkat kesilmiş olarak bekliyorlardı.
Garip’i bir korkudur aldı. O sırada hastanenin ön kapısında bir kargaşa oldu. İki polis kapıya doğru yaklaştılar. Hademeler onlara doğru yüksek sesle bir şeyler anlatmaya çalışarak onlara yaklaşıyorlarken bir iki saniyelik bir bir fırsatı iyi değerlendirip, kalabalığın içine doğru eğilip yüzünü saklayarak attı kendini dışarı ve kapıda bekleyen arkadaşının kolunu çimdikleyerek onu duvarın yan tarafına çekti. Bu arada polisler hademelerle birlikte koridorun iç tarafına doğru kalabalığı tek tek süzerek ilerlemeye başlayınca rahatladı. Arkadaşının kolundan tutarak,”nasılmış, nasılmış?” sözlerine hiç cevap vermeden, “koş, koş!” diyerek onu nerdeyse sürüklercesine uzaklaştırdı oradan Ana caddedeki kalabalık ahalinin arasına karıştıklarında: “İyi, iyi...” kurtulmuş diyerek cevapladı kapıda kendisine sorulan soruyu.
“Niye koşturdun beni... hasta takip de değil mi? ya bulurlarsa bizi!?”
“ Polisleri görmedin mi! Niye çimdikledim seni sanıyorsun. Onlar beni arıyorlardı. Korkma, hemşire yüzümü uzaktan gördü. Görse bile tanıyamaz. Kaybolalım buralardan!”
Tam kurtulduklarını sanıyorlardı ki, arkalarından onlara birinin seslendiğini duydular. “Durun! Beni de bekleyin!” diyen sese döndüklerinde, hayretle, hastaneye yatırdıkları kadını tam karşılarında gördüler. Nefes nefeseydi ve yıkılacak kadar halsiz görünüyordu.
İrkildiler, biraz korktular ve etraflarına bakındılar şöyle bir. Herkes kendi havasında acele acele yürüyordu. Takip edildiklerine dair şüpheler dağılınca kafalarında, girdiler koluna ve ağır ağır yürümeye başladılar.
“Kimsin, niye peşimize düştün. Niye kaçtın hastaneden?” gibi birkaç acele soru sordular ona.
“Polisin izimi bulmasını istemiyorum. Ailemin artık benden haberi olsun istemiyorum! Ne olur, nereye giderseniz beni de götürün!” Garip’in arkadaşı ona tuhaf tuhaf bakarak;
“Kızım sen deli misin! biz sokaklarda yaşıyoruz. Evimiz barkımız yok. Kışları bulduğumuz bir barakada, yazları açıkta yatarız. Hayatımız sana uygun değil!” dediyse de Ayşe;
“Ne olur! Ben bu utançla yaşayamam artık! Nerde yatarsanız orada yatarım. Nereye giderseniz oraya giderim. Yük olmam. Kendi işimi kendim yaparım! Size yardım ederim!” diyerek yürek parçalayacak bir şekilde yalvarmaya başladı onlara.
Dayanamadılar ve onu kaldıkları barakaya götürdüler. Garip kapıyı açtı. İçeri girdiler. Burası bir çöp evdi. Temiz havadan girer girmez pis bir koku insanın burnunu düşürecek kadar ağır gelmişti Ayşe’ye.
Garip, ortada duran mangaldaki külleri karıştırdı biraz. Ellerini ısıtmak için uzattı. Sonra Ayşe’nin önüne doğru itti mangalı. “Isıt ellerini biraz. Kansızsın” dedi ona ve konuşmasını sürdürdü:
“İşte... bizim evimiz burası. Geceleri buraya sığınırız, gündüzleri çöpte işe yarar ne bulursak toplar satar, ekmek paramızı çıkarırız. Bazen-erken davranmazsak-o da elimize geçmez, aç yatarız.”
“Olsun!” dedi Ayşe.
“Şimdi de sen anlat!” dediler ona.
Ayşe anlattı başından geçenleri. Garip ve arkadaşı Çarıklı-lakabı buydu-adları belli olmayan bu iki kişi de hayatın sillesini yemişlerdendi. Yüzleri pislikten tanınmaz haldeydi. Elinde bir konserve kutusundan yapılmış su kabı aldı. Daldırdı ağzı açık büyükçe, plastik bidondan yarım kesilmiş su kabına ve dışarıya çıktı. Elini yüzünü yıkadı barakanın önünde. Ayşe onun hareketlerini izliyordu. Aklından “biraz insana benzedi” diye geçiriyordu.
Garip kalın, kaba paltosunu çıkardı. Postallarının bağını tek tek çözüşü ve köşeye fırlatışı yaşadığı hayata isyan eder gibiydi. Beresini de başından çıkardığında Ayşe’nin hayretten gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Sen bir kadınsın!” diye hayretle yüzüne baktı onun ve kadınca hatlar aradı yıkanmış yüzünde. Kaba saba bir yapıda oluşu kadınlığını gizlemeye yardımcı oluyordu. Yüzünde ne kadar yıkasa, derisine iyice işlemiş kir de anlamayı zorlaştırıyordu.
Garip onun şaşkınlığını gidermek için, “ne daldın öyle yüzüme gözüme, kadınım işte. Belli olur halim kalmadığını söyle. Hoşuma gider bu. Çünkü benim durumumdaki birine böylesi uygun düşer. Sokaklarda bir kadının yaşaması sandığın kadar kolay değil. Bütün kadınca hatlarını saklamak zorundasın. Erkek gibi giyinip erkek gibi davranmaya ve konuşmaya çalışmalısın. Buralarda bir tek çarıklı bilir benim kadın olduğumu. O yaşlı olduğu için kendi cinsiyetini saklamaya ihtiyacı yok. Öyle değil mi yandan çarklı.
“He ya Garibim!” diyerek onu cevapladıktan sonra başladı Ayşe’ye nasihat etmeye:
“Bak kızım... evine dön! Her şeyi unut... bizler gibi yaşayamazsın. Sen sokakları daha bu gün gördün. Bir çöp bidonu yanında baygın yatmak sokağı tanımak için yetmez. Vazgeç”
“Hayır! Ya kaybolmam, ya da ölmem lazım! Kızımın, kocamın yüzüne bakamam artık. Niye kurtardınız beni! Size, beni hastaneye yetiştirin, diyen mi oldu... ölür gider, kurtulurdum!” diyerek ağlamaya başladı Ayşe.
Garip dayanamadı onun ağlamasına ve atıldı:
“Nasılsın? Bakıyorum biraz iyileşmişsin!”
“Kimsiniz? Beni nereden tanıyorsunuz!?”
“Seni hastaneye biz getirdik dün akşam. Ölüyordun... ne oldu?”
“Bilmiyorum.”
Bu sırada hemşire Garip’i gördü.
“Sen ne arıyorsun burada. Çık dışarı! O pisliğinle mikrop bulaştıracaksın!”
“Ama ben onu görmeye geldim.”
“Çık diyorum... bak hala konuşuyor. Şimdi polis çağıracağım!”
“Tamam, tamam! Gidiyorum” dedi Garip. Ve aklına ne geldi ne gelmedi, koridora çıkar çıkmaz koşarak kalabalığın arasına karıştı. Gerçekten de -tahmin ettiği gibi-hemşire arkasından koridorda kalabalığa karışan Garip’e el kol hareketiyle, “Hey gel buraya bir dakika diye bağırmıştı. Sonra da hademelere haber vermiş, onu kıyıda köşede divik divik aramaya başlamışlardı. Garip, o köşeden o köşeye saklanarak zaman zaman kafile halinde girip çıkanların tam ortasına kendini atıp ilerleye ilerleye kapıya yaklaşmıştı. Kapıda bir iki hademe tek tek kapıdan çıkanların yüzlerine dikkat kesilmiş olarak bekliyorlardı.
Garip’i bir korkudur aldı. O sırada hastanenin ön kapısında bir kargaşa oldu. İki polis kapıya doğru yaklaştılar. Hademeler onlara doğru yüksek sesle bir şeyler anlatmaya çalışarak onlara yaklaşıyorlarken bir iki saniyelik bir bir fırsatı iyi değerlendirip, kalabalığın içine doğru eğilip yüzünü saklayarak attı kendini dışarı ve kapıda bekleyen arkadaşının kolunu çimdikleyerek onu duvarın yan tarafına çekti. Bu arada polisler hademelerle birlikte koridorun iç tarafına doğru kalabalığı tek tek süzerek ilerlemeye başlayınca rahatladı. Arkadaşının kolundan tutarak,”nasılmış, nasılmış?” sözlerine hiç cevap vermeden, “koş, koş!” diyerek onu nerdeyse sürüklercesine uzaklaştırdı oradan Ana caddedeki kalabalık ahalinin arasına karıştıklarında: “İyi, iyi...” kurtulmuş diyerek cevapladı kapıda kendisine sorulan soruyu.
“Niye koşturdun beni... hasta takip de değil mi? ya bulurlarsa bizi!?”
“ Polisleri görmedin mi! Niye çimdikledim seni sanıyorsun. Onlar beni arıyorlardı. Korkma, hemşire yüzümü uzaktan gördü. Görse bile tanıyamaz. Kaybolalım buralardan!”
Tam kurtulduklarını sanıyorlardı ki, arkalarından onlara birinin seslendiğini duydular. “Durun! Beni de bekleyin!” diyen sese döndüklerinde, hayretle, hastaneye yatırdıkları kadını tam karşılarında gördüler. Nefes nefeseydi ve yıkılacak kadar halsiz görünüyordu.
İrkildiler, biraz korktular ve etraflarına bakındılar şöyle bir. Herkes kendi havasında acele acele yürüyordu. Takip edildiklerine dair şüpheler dağılınca kafalarında, girdiler koluna ve ağır ağır yürümeye başladılar.
“Kimsin, niye peşimize düştün. Niye kaçtın hastaneden?” gibi birkaç acele soru sordular ona.
“Polisin izimi bulmasını istemiyorum. Ailemin artık benden haberi olsun istemiyorum! Ne olur, nereye giderseniz beni de götürün!” Garip’in arkadaşı ona tuhaf tuhaf bakarak;
“Kızım sen deli misin! biz sokaklarda yaşıyoruz. Evimiz barkımız yok. Kışları bulduğumuz bir barakada, yazları açıkta yatarız. Hayatımız sana uygun değil!” dediyse de Ayşe;
“Ne olur! Ben bu utançla yaşayamam artık! Nerde yatarsanız orada yatarım. Nereye giderseniz oraya giderim. Yük olmam. Kendi işimi kendim yaparım! Size yardım ederim!” diyerek yürek parçalayacak bir şekilde yalvarmaya başladı onlara.
Dayanamadılar ve onu kaldıkları barakaya götürdüler. Garip kapıyı açtı. İçeri girdiler. Burası bir çöp evdi. Temiz havadan girer girmez pis bir koku insanın burnunu düşürecek kadar ağır gelmişti Ayşe’ye.
Garip, ortada duran mangaldaki külleri karıştırdı biraz. Ellerini ısıtmak için uzattı. Sonra Ayşe’nin önüne doğru itti mangalı. “Isıt ellerini biraz. Kansızsın” dedi ona ve konuşmasını sürdürdü:
“İşte... bizim evimiz burası. Geceleri buraya sığınırız, gündüzleri çöpte işe yarar ne bulursak toplar satar, ekmek paramızı çıkarırız. Bazen-erken davranmazsak-o da elimize geçmez, aç yatarız.”
“Olsun!” dedi Ayşe.
“Şimdi de sen anlat!” dediler ona.
Ayşe anlattı başından geçenleri. Garip ve arkadaşı Çarıklı-lakabı buydu-adları belli olmayan bu iki kişi de hayatın sillesini yemişlerdendi. Yüzleri pislikten tanınmaz haldeydi. Elinde bir konserve kutusundan yapılmış su kabı aldı. Daldırdı ağzı açık büyükçe, plastik bidondan yarım kesilmiş su kabına ve dışarıya çıktı. Elini yüzünü yıkadı barakanın önünde. Ayşe onun hareketlerini izliyordu. Aklından “biraz insana benzedi” diye geçiriyordu.
Garip kalın, kaba paltosunu çıkardı. Postallarının bağını tek tek çözüşü ve köşeye fırlatışı yaşadığı hayata isyan eder gibiydi. Beresini de başından çıkardığında Ayşe’nin hayretten gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Sen bir kadınsın!” diye hayretle yüzüne baktı onun ve kadınca hatlar aradı yıkanmış yüzünde. Kaba saba bir yapıda oluşu kadınlığını gizlemeye yardımcı oluyordu. Yüzünde ne kadar yıkasa, derisine iyice işlemiş kir de anlamayı zorlaştırıyordu.
Garip onun şaşkınlığını gidermek için, “ne daldın öyle yüzüme gözüme, kadınım işte. Belli olur halim kalmadığını söyle. Hoşuma gider bu. Çünkü benim durumumdaki birine böylesi uygun düşer. Sokaklarda bir kadının yaşaması sandığın kadar kolay değil. Bütün kadınca hatlarını saklamak zorundasın. Erkek gibi giyinip erkek gibi davranmaya ve konuşmaya çalışmalısın. Buralarda bir tek çarıklı bilir benim kadın olduğumu. O yaşlı olduğu için kendi cinsiyetini saklamaya ihtiyacı yok. Öyle değil mi yandan çarklı.
“He ya Garibim!” diyerek onu cevapladıktan sonra başladı Ayşe’ye nasihat etmeye:
“Bak kızım... evine dön! Her şeyi unut... bizler gibi yaşayamazsın. Sen sokakları daha bu gün gördün. Bir çöp bidonu yanında baygın yatmak sokağı tanımak için yetmez. Vazgeç”
“Hayır! Ya kaybolmam, ya da ölmem lazım! Kızımın, kocamın yüzüne bakamam artık. Niye kurtardınız beni! Size, beni hastaneye yetiştirin, diyen mi oldu... ölür gider, kurtulurdum!” diyerek ağlamaya başladı Ayşe.
Garip dayanamadı onun ağlamasına ve atıldı:
günaydın bu gün bir sayfa fazla oldu
..ağız tadıyla okumalar
..ağız tadıyla okumalar
102-103-104-
“Dur, dur hemen ağlama! Bir çaresine bakarız. Sen önce biraz yat, dinlen. Çok kan kaybettin. Sana verecek kuş tüyü yataklarımız yoksa da, çaresiz de değiliz. Bak burada iki çuval gazete eskisi var. üzerine bir de battaniye ayarladık mı... al sana kuş tüyü yatak.”
Sonra hemen yatağı hazırladı ve ona, “Hadi bakalım!” diyerek onu kollarından tutup yardım ederek yatağa yatırdı.
İşi bitip üzerini örttükten sonra, “biz yarın erkenden işe çıkarız. Sakın akşama kadar dışarı falan çıkma. Hiç kimseye görünmemen lazım. Yoksa bizi rahat bırakmazlar. Çarıklı sen de kendine bir yere ayarla. Burada yat bu gün. Yarın tekrar konuşuruz uzun uzun” diyerek Çarıklıya da diyeceğini dediği sıra Ayşe’nin uyumuş olduğunu fark etti. Kendine de yatacak bir yer ayarlarken, arada bir bu çaresiz kadının yüzüne bakıyor, “iyileşmez de tekrar hastaneye götürmek zorunda kalırsam ne yaparım!?” diye geçiriyordu içinden.
Uzun süre uyuyamadı. İyileşse bile, bu kadının kendileri gibi bir hayat sürmesine gönlü razı olmuyordu. Polisle başlarının belaya girmesi ihtimali de onu korkutuyordu.
Gece yarısı, uykuya iyice daldığında ani bir çığlıkla uyandı. Ayşe’ye baktı. Uyku arasında sağa sola huzursuzca dönüp duruyordu. Belli ki kabus görmüştü. Sonra sayıklamaya başladı. Kalkıp yerinden Garip, elini alnına koydu. Ateşi vardı. Ter içinde kalmış, terden ıslanan saçları, ıpıslak olmuş yüzüne yapışmıştı. “Zavallı kızım, seni kim böyle yaptıysa elleri kırılsın inşallah” diyerek kalktı, bir tülbent parçası aldı alnındaki terleri sildi. Alnına bez ıslatıp koydu ve sabaha kadar başında korkuyla bekledi.
Gün ışır ışımaz Çarıklıyı uyandırıp başında beklemesini söyledi ona ve en yakın ana caddeye koştu. Eczanelerin açılmasına daha birkaç saat vardı. Dolandı durdu. Nihayet bir nöbetçi eczane buldu sonunda. İçeri girerken adam onu sokmak istemedi kapıdan. O diretti ve girdi içeri. Adam durmadan, “çık dışarı, ne istiyorsun!” deyip duruyordu.
“Bir dakika kötü bir niyetim yok vallahi! Bir arkadaşımız hasta. Bebek düşürdü. Ateşi var. ne yapabilirim? Allah rızası için... kız ölecek! Yardım edin!”
Eczacının ilk andaki tedirginliği geçmişti. “Niye bir doktora götürmüyorsunuz!?” diye çıkıştı ona.
“Paramız yok, ne yapalım!” deyince yumuşadı biraz, “kaç yaşında bu kız?” diye sordu ona.
“Bilmiyorum... herhalde yirmibeş falan var.”
“Bak! Temiz tutacaksınız! Al şu pamukları. Ellerine değirmeden kullanacaksın. Şu şişedeki sudan da bir kapak dolusu bir sürahi suya katıp, onunla yıkayacaksınız altını üstünü.” Diyerek onun eline tutuşturdu hemen tezgahın altından çıkardıklarını. Sonra üst raflara uzanıp iki kutu ilaç aldı ve mavi beyaz kutulu olanı ateşi oldukça ver. Şundan da altı saatte bir tane. Antibiyotik bu. Bunlar pahalı ilaç. Paran olunca bana getireceksin.”
“Kaç para. Getiririm. Ben hurda toplar satarım.” Adam baktı suratına ve “sen hurdalarını sattıkça getir. Ben sana borcun bitince bitti derim. Ama benimkini geciktir biraz zararı yok. Biraz paran olunca doktora götür önce onu. Tamam mı?” diyerek onu göndermek isterken.
“Adım garip. Yazın adımı... sağ olun!” derken adam bir defter çıkardı ve yazdı adını Garip’in.
“Yazıyorum ama, sakın acele etme dediğim gibi. Önce doktor... önce doktor! Hatta bana borcunu hiç aklına getirme. Ama, bir ara gelip bana kızın durumu hakkında haber ver. Ben de merak ettim.” Garip, “Allah tuttuğunu altın etsin! Gelirim ya!” diyerek oradan koşar adım uzaklaştı.
Fırının önünden geçerken sıcak ekmek aldı. Süt de almak istiyordu ama hiç parası kalmamıştı. Utana sıkıla bakkala girdi. Bakkal onu tanıyordu.
“Ne o Garip... uzun zamandır gözükmüyorsun!?” demesinden cesaret alarak, bir hastam var da ondan. Çok hasta zavallı. Diyorum ki, acaba bir şişe süt versen de borca yazsan!?”
“Süt borca olur mu! Ne kadar biliyor musun!?”
Garip hiç sesini çıkarmadan boynunu büktü ve kapıya doğru yürüdü. Adam seslendi arkasından tam çıkıyorken:
“Hadi gel, gel! Ama bir daha borca olamaz!”
“Tamam!” dedi Garip. Uzattığı şişeyi kaptı elinden ve “Allah razı olsun!” diyerek rüzgar gibi çıktı dükkandan.
Garip barakaya girdiğinde Ayşe hala yatıyordu.
“Nasıl... nasıl!?” diye sordu Çarıklıya.
“Eeh. Ölmedi şükür. Çok ateşi var. sayıkladı durmadan.”
Sevinmişti Garip. Onu dürterek uyandırdı. Gözlerini yarı açtığını görünce, “Kalk kızım. Sana ilaç getirdim. Bunları kullanırsan iyi olurmuşsun!”
Başını kolunun altına alıp biraz doğrulmasını sağladı ve içirdi ilaçları eczacının dediği gibi. Biraz da süte ekmek bandırarak yedirdi ona.
Birkaç gün böylece geçti. Garip’in işi gücü bulup buluşturup Ayşe’ye süt, ekmek, bazen de peynir getirmek olmuştu nerdeyse. Kendisi çok geceler aç yatıyor Ayşe’yi yedirip içiriyor
Ahmet Abi
Diğer tarafta, Sevgi de hastalanmıştı. Dili konuşuyor, ama “annemi isterim!” sözünden başka bir şey demiyordu. Hasta halinde bile evde yalnız kalamıyordu. Ahmet nereye gitse o da oraya... Ahmet’in iş yerinde herkes tanıyordu artık onu. Çünkü iş çıkışına kadar onu bekliyordu fabrikada. Fabrikadan çıkar çıkmaz, karakol karakol dolaşıyorlar, "ölü, ya da diri bir haber var mı?" diye soruyorlardı her gün.
Ahmet, bütün hastaneleri dolaşmış, bir ara bir hastaneye kimliksiz, tarife uygun birinin bırakıl
“Dur, dur hemen ağlama! Bir çaresine bakarız. Sen önce biraz yat, dinlen. Çok kan kaybettin. Sana verecek kuş tüyü yataklarımız yoksa da, çaresiz de değiliz. Bak burada iki çuval gazete eskisi var. üzerine bir de battaniye ayarladık mı... al sana kuş tüyü yatak.”
Sonra hemen yatağı hazırladı ve ona, “Hadi bakalım!” diyerek onu kollarından tutup yardım ederek yatağa yatırdı.
İşi bitip üzerini örttükten sonra, “biz yarın erkenden işe çıkarız. Sakın akşama kadar dışarı falan çıkma. Hiç kimseye görünmemen lazım. Yoksa bizi rahat bırakmazlar. Çarıklı sen de kendine bir yere ayarla. Burada yat bu gün. Yarın tekrar konuşuruz uzun uzun” diyerek Çarıklıya da diyeceğini dediği sıra Ayşe’nin uyumuş olduğunu fark etti. Kendine de yatacak bir yer ayarlarken, arada bir bu çaresiz kadının yüzüne bakıyor, “iyileşmez de tekrar hastaneye götürmek zorunda kalırsam ne yaparım!?” diye geçiriyordu içinden.
Uzun süre uyuyamadı. İyileşse bile, bu kadının kendileri gibi bir hayat sürmesine gönlü razı olmuyordu. Polisle başlarının belaya girmesi ihtimali de onu korkutuyordu.
Gece yarısı, uykuya iyice daldığında ani bir çığlıkla uyandı. Ayşe’ye baktı. Uyku arasında sağa sola huzursuzca dönüp duruyordu. Belli ki kabus görmüştü. Sonra sayıklamaya başladı. Kalkıp yerinden Garip, elini alnına koydu. Ateşi vardı. Ter içinde kalmış, terden ıslanan saçları, ıpıslak olmuş yüzüne yapışmıştı. “Zavallı kızım, seni kim böyle yaptıysa elleri kırılsın inşallah” diyerek kalktı, bir tülbent parçası aldı alnındaki terleri sildi. Alnına bez ıslatıp koydu ve sabaha kadar başında korkuyla bekledi.
Gün ışır ışımaz Çarıklıyı uyandırıp başında beklemesini söyledi ona ve en yakın ana caddeye koştu. Eczanelerin açılmasına daha birkaç saat vardı. Dolandı durdu. Nihayet bir nöbetçi eczane buldu sonunda. İçeri girerken adam onu sokmak istemedi kapıdan. O diretti ve girdi içeri. Adam durmadan, “çık dışarı, ne istiyorsun!” deyip duruyordu.
“Bir dakika kötü bir niyetim yok vallahi! Bir arkadaşımız hasta. Bebek düşürdü. Ateşi var. ne yapabilirim? Allah rızası için... kız ölecek! Yardım edin!”
Eczacının ilk andaki tedirginliği geçmişti. “Niye bir doktora götürmüyorsunuz!?” diye çıkıştı ona.
“Paramız yok, ne yapalım!” deyince yumuşadı biraz, “kaç yaşında bu kız?” diye sordu ona.
“Bilmiyorum... herhalde yirmibeş falan var.”
“Bak! Temiz tutacaksınız! Al şu pamukları. Ellerine değirmeden kullanacaksın. Şu şişedeki sudan da bir kapak dolusu bir sürahi suya katıp, onunla yıkayacaksınız altını üstünü.” Diyerek onun eline tutuşturdu hemen tezgahın altından çıkardıklarını. Sonra üst raflara uzanıp iki kutu ilaç aldı ve mavi beyaz kutulu olanı ateşi oldukça ver. Şundan da altı saatte bir tane. Antibiyotik bu. Bunlar pahalı ilaç. Paran olunca bana getireceksin.”
“Kaç para. Getiririm. Ben hurda toplar satarım.” Adam baktı suratına ve “sen hurdalarını sattıkça getir. Ben sana borcun bitince bitti derim. Ama benimkini geciktir biraz zararı yok. Biraz paran olunca doktora götür önce onu. Tamam mı?” diyerek onu göndermek isterken.
“Adım garip. Yazın adımı... sağ olun!” derken adam bir defter çıkardı ve yazdı adını Garip’in.
“Yazıyorum ama, sakın acele etme dediğim gibi. Önce doktor... önce doktor! Hatta bana borcunu hiç aklına getirme. Ama, bir ara gelip bana kızın durumu hakkında haber ver. Ben de merak ettim.” Garip, “Allah tuttuğunu altın etsin! Gelirim ya!” diyerek oradan koşar adım uzaklaştı.
Fırının önünden geçerken sıcak ekmek aldı. Süt de almak istiyordu ama hiç parası kalmamıştı. Utana sıkıla bakkala girdi. Bakkal onu tanıyordu.
“Ne o Garip... uzun zamandır gözükmüyorsun!?” demesinden cesaret alarak, bir hastam var da ondan. Çok hasta zavallı. Diyorum ki, acaba bir şişe süt versen de borca yazsan!?”
“Süt borca olur mu! Ne kadar biliyor musun!?”
Garip hiç sesini çıkarmadan boynunu büktü ve kapıya doğru yürüdü. Adam seslendi arkasından tam çıkıyorken:
“Hadi gel, gel! Ama bir daha borca olamaz!”
“Tamam!” dedi Garip. Uzattığı şişeyi kaptı elinden ve “Allah razı olsun!” diyerek rüzgar gibi çıktı dükkandan.
Garip barakaya girdiğinde Ayşe hala yatıyordu.
“Nasıl... nasıl!?” diye sordu Çarıklıya.
“Eeh. Ölmedi şükür. Çok ateşi var. sayıkladı durmadan.”
Sevinmişti Garip. Onu dürterek uyandırdı. Gözlerini yarı açtığını görünce, “Kalk kızım. Sana ilaç getirdim. Bunları kullanırsan iyi olurmuşsun!”
Başını kolunun altına alıp biraz doğrulmasını sağladı ve içirdi ilaçları eczacının dediği gibi. Biraz da süte ekmek bandırarak yedirdi ona.
Birkaç gün böylece geçti. Garip’in işi gücü bulup buluşturup Ayşe’ye süt, ekmek, bazen de peynir getirmek olmuştu nerdeyse. Kendisi çok geceler aç yatıyor Ayşe’yi yedirip içiriyor
Ahmet Abi
Diğer tarafta, Sevgi de hastalanmıştı. Dili konuşuyor, ama “annemi isterim!” sözünden başka bir şey demiyordu. Hasta halinde bile evde yalnız kalamıyordu. Ahmet nereye gitse o da oraya... Ahmet’in iş yerinde herkes tanıyordu artık onu. Çünkü iş çıkışına kadar onu bekliyordu fabrikada. Fabrikadan çıkar çıkmaz, karakol karakol dolaşıyorlar, "ölü, ya da diri bir haber var mı?" diye soruyorlardı her gün.
Ahmet, bütün hastaneleri dolaşmış, bir ara bir hastaneye kimliksiz, tarife uygun birinin bırakıl
105-106-107
bırakıldığını ama, sonra hastaneden kaçtığı haberinden başka hiçbir iz bulamamıştı. Kayıp listesindeydi Ayşe’nin adı.
Sevgi’ye belli etmeden, “Allahım bana yardım et! Başına bir şey gelmesin!” diye dua edip duruyordu her gün. Bir yandan da ölüm haberi almadığına seviniyor, gün geçtikçe öldürülmemiş, ya da kendini öldürmemiş olduğuna dair umutları çoğalıyordu.
Bir süre sonra, iki günde bir izin isteyen Ahmet’in iş yerindeki itibarı sarsıldı ve işinden ayrılmak zorunda kaldı. Artık, saç sakal birbirine karışmış, sokak sokak dolaşır olmuştu. Elde kalanlarla zar zor geçiniyorlar, zavallı Sevgi perişan oluyordu günden güne.
Öyle bir zaman geldi ki, yiyecek ekmek bulamadılar. Bir süre daha, gizliden değerli eşyalarından bazılarını satarak ihtiyaçlarını karşıladı Ahmet ve sonunda kararını verdi. Sevgi’yi yuvaya verecekti...
Bir sabah, henüz Sevgi uyanmadan üst kata, Fatma teyzenin yanına çıktı. Halini arz etmekti niyeti. Ayşe ile ilk bu eve girdiklerinde oturdukları divana oturdu. Gözleri dolu dolu oldu. Yanında oturduğunu hayal ettiği yer boştu. Söze başlamadan önce hafifçe arkaya döndü-güya- sezdirmeden gözünün yaşını sildi. Utana sıkıla konuşmaya başladı:
“Sana mahcubum teyze. Birkaç aydır kira veremedim. Bir karar aldım. Biliyorsun işimi kaybettim. Bundan sonra da vereceğim yok yani. Hayatım bu evde başladı ve Ayşe’m kaybolunca da bu evde bitti. Size borçlu kalmak istemem. Manevi desteğinizin karşılığını ödeyemem. Ama, evimin eşyalarını size bırakıyorum. Kira borcumu karşılar. Gerisini de helal edin. Bebeğimiz olacaktı. Onu ilk senin kucağına verecektik. Olmadı. Ayşe’yi ziyan ettiler. Tam bir sene oldu bu gün. Kendimi kurtaramam artık. Ama Sevgi’yi kurtarmalıyım.”
Yaşlı kadın onu dikkatle dinledi. “Ölenle ölünmez oğlum. Kaybolanla da kaybolunmaz. Kendini kaybetme! Senden kira isteyen mi var... otur. bir iş bul, kızcağıza bak. Ben de göz kulak olurum. Ayşe’nin sesi benim de kulaklarımdan gitmiyor. Ama ne yaparsın... kör talih işte!”
“Olmaz teyze. Ne ben kira ödemeden oturabilirim. Ne de Sevgi bu evde kaldıkça sağlığına kavuşur. Onu yuvaya vereceğim. Nereye gitsem benimle geliyor. Ne ben rahatım, ne o rahat. Çocuk yaşıtlarıyla bir yerde olmalı. Acı, tatlı alışmalı hayata. Gene arada bir gider görürüm ben onu.” Dedikten sonra kalktı ayağa, elini öptü ve “hakkını helal et!” diyerek çıktı. Kadıncağızın dili tutulmuştu sanki arkasından öylece bakakaldı.
O gece evdeki son geceleriydi. Ahmet, nasıl edip de Sevgi’ye durumu açıklayacağını düşünüyordu. Sevgi’de sanki durumu sezmiş gibi, ona elde olanlarla sofra hazırlamıştı. Bu daha da işini zora sokuyordu.
Yemeklerini yedikten sonra, divanın bir köşesine büzülüp oturdu ve Ahmet’in yüzünden bir şeyler okumaya çalıştı.
Ahmet baktı onun yüzüne doğru ve “yanaş biraz yanıma, konuşacaklarımız var” diyerek onu yanına oturttu ve konuşmaya başladı:
“Bak kızım... başımıza gelen felaket çok büyük. Annen kayboldu ve artık bulma umudumuzu da yitirdik. Ölüden farksız olduk ikimiz de. Sen okula gidemiyorsun... bu böyle olmaz. Sen gün be gün büyüyorsun. Bir arada yaşamamız, elin günün gözünde yanlış değerlendirilir. Ben çalışmıyorum. İş yok, aş yok... düşündüm ve seni yuvaya vermeye karar verdim. Okuluna gönderirler seni. Yaşıtlarınla arkadaşlık edersin. Karnın doyar.”
Sevgi fırlayıp ayağa kalktı önce. Sonra dönüp, onun boynuna sarıldı. “Ne olur Ahmet Abi... verme beni! İşini tutarım. İstersen çalışırım! Yemeğini yaparım!”
“Olmaz kızım. Yalnız evde bile oturamıyorsun. Benim se çalışmam lazım. Hem gelir seni görürüm. Annenden haber alırsam sana haber veririm. Anneni bulursam çıkarırız seni yuvadan!? Ne olur beni anla kızım...”
Sevgi tarttı tüm dediklerini Ahmet’in ve sesini çıkaramaz oldu.
Rüyasında annesini gördü o gece. Kardelen çiçekleri sunuyor ona, sevgi elinde çiçekler, koşturup duruyor, çiçekleri kardan adamının ellerine tutuşturuyordu. Sonra, annesinin karlı tepeden aşağıya yuvarlandığını görünce birden uyandı. Yastığına sarıldı ve ağladı... ağladı... ağladı...
Sabah olduğunda erkenden kalktı. Kendisine ufak bir valiz hazırladı. Annesinin Ahmet’le olan nikah resimlerinden birisini aldı. Babasının şehitlik şeref madalyasını annesinin eşyaları arasında bulup onu da valizine koydu. Bir de bebeğini aldı. Artık bebek oynama yaşı geçmişti ama, ona baktıkça annesini hatırlıyordu. Onu annesi ona getirdiği ilk gündeki sevinçli yüzü geliyor gözünün önüne, onu yanından hiç ayırmıyordu.
Ahmet uyandığında Sevgi hazırdı.
Birlikte son kahvaltılarını sessiz sedasız yaptılar. Sonra Fatma teyzeye uğrayıp elini öptü ve evden çıktılar.
bırakıldığını ama, sonra hastaneden kaçtığı haberinden başka hiçbir iz bulamamıştı. Kayıp listesindeydi Ayşe’nin adı.
Sevgi’ye belli etmeden, “Allahım bana yardım et! Başına bir şey gelmesin!” diye dua edip duruyordu her gün. Bir yandan da ölüm haberi almadığına seviniyor, gün geçtikçe öldürülmemiş, ya da kendini öldürmemiş olduğuna dair umutları çoğalıyordu.
Bir süre sonra, iki günde bir izin isteyen Ahmet’in iş yerindeki itibarı sarsıldı ve işinden ayrılmak zorunda kaldı. Artık, saç sakal birbirine karışmış, sokak sokak dolaşır olmuştu. Elde kalanlarla zar zor geçiniyorlar, zavallı Sevgi perişan oluyordu günden güne.
Öyle bir zaman geldi ki, yiyecek ekmek bulamadılar. Bir süre daha, gizliden değerli eşyalarından bazılarını satarak ihtiyaçlarını karşıladı Ahmet ve sonunda kararını verdi. Sevgi’yi yuvaya verecekti...
Bir sabah, henüz Sevgi uyanmadan üst kata, Fatma teyzenin yanına çıktı. Halini arz etmekti niyeti. Ayşe ile ilk bu eve girdiklerinde oturdukları divana oturdu. Gözleri dolu dolu oldu. Yanında oturduğunu hayal ettiği yer boştu. Söze başlamadan önce hafifçe arkaya döndü-güya- sezdirmeden gözünün yaşını sildi. Utana sıkıla konuşmaya başladı:
“Sana mahcubum teyze. Birkaç aydır kira veremedim. Bir karar aldım. Biliyorsun işimi kaybettim. Bundan sonra da vereceğim yok yani. Hayatım bu evde başladı ve Ayşe’m kaybolunca da bu evde bitti. Size borçlu kalmak istemem. Manevi desteğinizin karşılığını ödeyemem. Ama, evimin eşyalarını size bırakıyorum. Kira borcumu karşılar. Gerisini de helal edin. Bebeğimiz olacaktı. Onu ilk senin kucağına verecektik. Olmadı. Ayşe’yi ziyan ettiler. Tam bir sene oldu bu gün. Kendimi kurtaramam artık. Ama Sevgi’yi kurtarmalıyım.”
Yaşlı kadın onu dikkatle dinledi. “Ölenle ölünmez oğlum. Kaybolanla da kaybolunmaz. Kendini kaybetme! Senden kira isteyen mi var... otur. bir iş bul, kızcağıza bak. Ben de göz kulak olurum. Ayşe’nin sesi benim de kulaklarımdan gitmiyor. Ama ne yaparsın... kör talih işte!”
“Olmaz teyze. Ne ben kira ödemeden oturabilirim. Ne de Sevgi bu evde kaldıkça sağlığına kavuşur. Onu yuvaya vereceğim. Nereye gitsem benimle geliyor. Ne ben rahatım, ne o rahat. Çocuk yaşıtlarıyla bir yerde olmalı. Acı, tatlı alışmalı hayata. Gene arada bir gider görürüm ben onu.” Dedikten sonra kalktı ayağa, elini öptü ve “hakkını helal et!” diyerek çıktı. Kadıncağızın dili tutulmuştu sanki arkasından öylece bakakaldı.
O gece evdeki son geceleriydi. Ahmet, nasıl edip de Sevgi’ye durumu açıklayacağını düşünüyordu. Sevgi’de sanki durumu sezmiş gibi, ona elde olanlarla sofra hazırlamıştı. Bu daha da işini zora sokuyordu.
Yemeklerini yedikten sonra, divanın bir köşesine büzülüp oturdu ve Ahmet’in yüzünden bir şeyler okumaya çalıştı.
Ahmet baktı onun yüzüne doğru ve “yanaş biraz yanıma, konuşacaklarımız var” diyerek onu yanına oturttu ve konuşmaya başladı:
“Bak kızım... başımıza gelen felaket çok büyük. Annen kayboldu ve artık bulma umudumuzu da yitirdik. Ölüden farksız olduk ikimiz de. Sen okula gidemiyorsun... bu böyle olmaz. Sen gün be gün büyüyorsun. Bir arada yaşamamız, elin günün gözünde yanlış değerlendirilir. Ben çalışmıyorum. İş yok, aş yok... düşündüm ve seni yuvaya vermeye karar verdim. Okuluna gönderirler seni. Yaşıtlarınla arkadaşlık edersin. Karnın doyar.”
Sevgi fırlayıp ayağa kalktı önce. Sonra dönüp, onun boynuna sarıldı. “Ne olur Ahmet Abi... verme beni! İşini tutarım. İstersen çalışırım! Yemeğini yaparım!”
“Olmaz kızım. Yalnız evde bile oturamıyorsun. Benim se çalışmam lazım. Hem gelir seni görürüm. Annenden haber alırsam sana haber veririm. Anneni bulursam çıkarırız seni yuvadan!? Ne olur beni anla kızım...”
Sevgi tarttı tüm dediklerini Ahmet’in ve sesini çıkaramaz oldu.
Rüyasında annesini gördü o gece. Kardelen çiçekleri sunuyor ona, sevgi elinde çiçekler, koşturup duruyor, çiçekleri kardan adamının ellerine tutuşturuyordu. Sonra, annesinin karlı tepeden aşağıya yuvarlandığını görünce birden uyandı. Yastığına sarıldı ve ağladı... ağladı... ağladı...
Sabah olduğunda erkenden kalktı. Kendisine ufak bir valiz hazırladı. Annesinin Ahmet’le olan nikah resimlerinden birisini aldı. Babasının şehitlik şeref madalyasını annesinin eşyaları arasında bulup onu da valizine koydu. Bir de bebeğini aldı. Artık bebek oynama yaşı geçmişti ama, ona baktıkça annesini hatırlıyordu. Onu annesi ona getirdiği ilk gündeki sevinçli yüzü geliyor gözünün önüne, onu yanından hiç ayırmıyordu.
Ahmet uyandığında Sevgi hazırdı.
Birlikte son kahvaltılarını sessiz sedasız yaptılar. Sonra Fatma teyzeye uğrayıp elini öptü ve evden çıktılar.
iyi kandiler ...kandiliniz mübarek olsun
109-112
Sosyal hizmetlere dilekçe verip Sevgi’yi yuvaya yerleştirdi Ahmet. Müdürün onun okula gönderileceğini, okuyup adam olacağını söylemesi Ahmet’in tek sevinciydi. Sevgi ise bu sözlere inanmamıştı. Ama inanmak istiyordu. İlerde ya bir doktor, ya da avukat olmak isteği geçti içinden o an.
Ayrılık saati gelmişti. Ahmet, “hadi kızım, oku, çalış, beni de affet!”
Sevgi Ahmet’in boynuna atıldı. “beni unutma! Annemi bul ne olur, ölü, diri... yeterki bul!” ellerinde olmadan ikisi de hıçkırıklara boğuldu.
Müdür, onları teskin için, “kızınız emin ellerde, merak etmeyin!” diyerek müdahale etmek zorunda kaldı.
Zor da olsa ayrılmak zorunda kaldılar. Kapıya kadar uğurladılar Ahmet’i. Ahmet uzaklaşırken Sevgi el sallayarak, “beni unutma! Sen annemin hatırasısın!” diyerek dönüp müdürün ellerine sarılarak ağlamasını sürdürdü.
Ahmet arkasına bakmadı bir daha. Arkasına bir daha baksa kararından vazgeçeceğini iyi biliyordu çünkü. Sevgi’nin iyiliği için bunu yapmamalıydı.
Müdür, “gel bakalım. Şimdi seni yerleştirelim” diyerek zile bastı. Kapıdan giren kadına, “gel bakalım Hafize hanım. Bak bu yeni öğrencimiz. Adı Sevgi. artık burada bizlerle yaşayacak.”
Müdürün bu sözleri ilk defa kendi adının anlamını düşünmeyi aklına getirdi ve “adı Sevgi... hiç sevgi görmüş mü acaba!” diye düşünmekten kendini alamadı.
Müdür, dalmış olan Sevgiye, “hadi kızım Sevgi, sana odanı gösterecek Hafize hanım!” sözleriyle irkildi ve kendine geldi.
Valizini aldı ve öğretmenin peşine takıldı.
Hafize hanım çocuğun elinden tutup götürürken, müdür arkasından baktı onların. Kafasını sallayıp, alnını kaşıdı ve eğilip masasına işine devam etti.
Beraber merdivenlerden inerlerken Hafize öğretmene dikkat kesildi Sevgi. Hafize öğretmen sert görünümlü bir kadındı.
Koridorlarda bir sürü kız vardı. Hafize hanım kızlara seslendi:
“Kızlar, yeni bir arkadaş geldi. Gelin yardım edin de yerleşsin. Hep birlikte odaya girdiler. Odada karyolalar ve dolaplar bulunuyordu. Kızlardan bir ikisi ona yanaşarak, “hoş geldin arkadaşım, adın ne?” diye sordular.
“Sevgi”
“Seninle iyi anlaşacağız. Benim adı Aslı, arkadaşımınki de Arzu” diye tanıttılar kendilerini. Sonra, “hadi eşyalarını çıkart da dolaba yerleştirelim.”
“Ben sonra yerleştiririm. Biraz dinlenmek istiyorum” dedi Sevgi.
Kızlar bozuntuya vermediler, ama biraz kırıldılar.
“Nasıl istersen, Arzu, gel biz bahçeye çıkalım!” diyerek yanından uzaklaştılar.
Sevgi çantasını bir kenara koydu. Hafize öğretmenin kapı girişinde ona gösterip uzaklaştığı yatağın üzerine uzandı. Kendini ilk defa sefil ve terkedilmiş hissediyordu. Üzgündü. Gözlerini kapattı. Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti:
Babasını hayal meyal hatırlıyordu. Aklında ona türküler söylediği ve çok sevdiği geliyordu sadece. Ya halası... ne tonton bir kadındı. Ona oyunlar, masallar anlatırdı. Onu yedirir, içirir, dualar öğretirdi. Sonra, evlerinin alev alev yanışı... Hala’nın o yangında ölmesi, hepsi... hepsi çok korkunçtu. Hele senelerce susması. Tek kelime çıkamaması ağzından...
Tam hayatları düzelmiş, Ahmet’le annesi evlenmiş kısa bir süre mutluluk yaşamışlardı ki, o korkunç olay gelmişti başlarına. O anı aklına bile getirmek istemiyordu. Canından çok sevdiği annesi gitmişti. Onu çok arıyor, çok özlüyor, insanları sevmiyor artık, onlardan nefret ediyordu.
Yuvada bir sürü yabancı insan vardı. Acaba onlarla anlaşabilecek miydi!?” Hiç yerinden kıpırdamadan saatlerce düşündü durdu. Burasını neye benzeteceğini bilemiyordu bir türlü. Ev dese ev değildi. Okul dese okul değildi...
Zil sesiyle kendine geldiğinde, “okulu çağrıştırıyor” diye düşündü. Ama okuldan sonra bir ev gerekti insana ve burasının ev olmadığı kesindi. Büyük bir karamsarlığa düştü.
Zil çaldıktan sonra, bir patırtıdır başladı. Kızlar koşuşturarak odalarına girdiler. Kimisi dolabına elindekileri aceleyle bırakıp gidiyor, kimisi lavaboya ellerine yıkamaya koşuyordu. Sevgi kızları hareketlendiren bu zilin ne zili olduğunu kafasında çözmeye çalışıyordu ki, Arzu girdi içeri ve “Sevgi,yemek zili çalıyor... ellerini yıka yemeğe gel!” diye ona seslendi.
Alışamadığı bir şeydi zille yemek yemek. Arzu’nun peşine takıldı. Lavaboya gittiler beraber. Ellerini yıkadılar ve ellerine birer tepsi alıp, yemek salonunun kapısında kuyruğa girdiler.
Kuyruktaki kızlar, itiş kakış ve fıkırdaşmayla ellerindeki tabakları uzatıyorlar ve gülüşerek masalara dağılıyorlardı. Sevgi onların gülüşlerine sinir olmuştu. Çünkü çoğu ona bakıp bakıp gülüyordu. Sesini çıkaramadı.
Sıra kendisine gelmişti. Görevli ona, “Adın ne? Yenisin herhalde?” diye sordu.
“Adım Sevgi. Yeni geldim.”
“Uzat tabağını!”
Tabağını uzattı. Fasulye, pilav bir elma ve ekmek koydular tepsisine.
Yemekhaneye girdi. Sağa sola baktı. Boş bir masa aradı. Duvarın dibine yakın bir yer buldu ve oraya oturdu. As sonra o masaya Arzu ve Aslı da geldiler ve usulca oturdular. Bu ikisi, diğer kızlardan biraz daha büyükçe ve hep Sevgi’ye yakın duruyorlar, onunla arkadaşlık kurmak istediklerini belli ediyorlardı. Niyetleri onu konuşturmaktı. Ama Sevgi çok üzgündü ve konuşmak istemiyordu.
Aslı söze başladı:
“Şey, Sevgi... niye bize hayatını anlatmıyorsun? Hem yemeğimizi yer, hem de konuşmuş olurduk.”
“Şu anda anlatmak istemiyorum. Ne olur beni anlayın! Hele birkaç gün geçsin. Belki o zaman içimden gelir, anlatırım.”
Kızlar yine hayal kırıklığı yaşamışlardı.
Yemekten sonra televizyon odasına çekildiler ve televizyon seyretmeye başladılar. Meraklı olan sadece Arzu ve Aslı değildi. Kızların biri gidip biri geliyordu Sevgi’nin yanına. Hepsi de hemen onunla ilgili şeyleri
Sosyal hizmetlere dilekçe verip Sevgi’yi yuvaya yerleştirdi Ahmet. Müdürün onun okula gönderileceğini, okuyup adam olacağını söylemesi Ahmet’in tek sevinciydi. Sevgi ise bu sözlere inanmamıştı. Ama inanmak istiyordu. İlerde ya bir doktor, ya da avukat olmak isteği geçti içinden o an.
Ayrılık saati gelmişti. Ahmet, “hadi kızım, oku, çalış, beni de affet!”
Sevgi Ahmet’in boynuna atıldı. “beni unutma! Annemi bul ne olur, ölü, diri... yeterki bul!” ellerinde olmadan ikisi de hıçkırıklara boğuldu.
Müdür, onları teskin için, “kızınız emin ellerde, merak etmeyin!” diyerek müdahale etmek zorunda kaldı.
Zor da olsa ayrılmak zorunda kaldılar. Kapıya kadar uğurladılar Ahmet’i. Ahmet uzaklaşırken Sevgi el sallayarak, “beni unutma! Sen annemin hatırasısın!” diyerek dönüp müdürün ellerine sarılarak ağlamasını sürdürdü.
Ahmet arkasına bakmadı bir daha. Arkasına bir daha baksa kararından vazgeçeceğini iyi biliyordu çünkü. Sevgi’nin iyiliği için bunu yapmamalıydı.
Müdür, “gel bakalım. Şimdi seni yerleştirelim” diyerek zile bastı. Kapıdan giren kadına, “gel bakalım Hafize hanım. Bak bu yeni öğrencimiz. Adı Sevgi. artık burada bizlerle yaşayacak.”
Müdürün bu sözleri ilk defa kendi adının anlamını düşünmeyi aklına getirdi ve “adı Sevgi... hiç sevgi görmüş mü acaba!” diye düşünmekten kendini alamadı.
Müdür, dalmış olan Sevgiye, “hadi kızım Sevgi, sana odanı gösterecek Hafize hanım!” sözleriyle irkildi ve kendine geldi.
Valizini aldı ve öğretmenin peşine takıldı.
Hafize hanım çocuğun elinden tutup götürürken, müdür arkasından baktı onların. Kafasını sallayıp, alnını kaşıdı ve eğilip masasına işine devam etti.
Beraber merdivenlerden inerlerken Hafize öğretmene dikkat kesildi Sevgi. Hafize öğretmen sert görünümlü bir kadındı.
Koridorlarda bir sürü kız vardı. Hafize hanım kızlara seslendi:
“Kızlar, yeni bir arkadaş geldi. Gelin yardım edin de yerleşsin. Hep birlikte odaya girdiler. Odada karyolalar ve dolaplar bulunuyordu. Kızlardan bir ikisi ona yanaşarak, “hoş geldin arkadaşım, adın ne?” diye sordular.
“Sevgi”
“Seninle iyi anlaşacağız. Benim adı Aslı, arkadaşımınki de Arzu” diye tanıttılar kendilerini. Sonra, “hadi eşyalarını çıkart da dolaba yerleştirelim.”
“Ben sonra yerleştiririm. Biraz dinlenmek istiyorum” dedi Sevgi.
Kızlar bozuntuya vermediler, ama biraz kırıldılar.
“Nasıl istersen, Arzu, gel biz bahçeye çıkalım!” diyerek yanından uzaklaştılar.
Sevgi çantasını bir kenara koydu. Hafize öğretmenin kapı girişinde ona gösterip uzaklaştığı yatağın üzerine uzandı. Kendini ilk defa sefil ve terkedilmiş hissediyordu. Üzgündü. Gözlerini kapattı. Hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti:
Babasını hayal meyal hatırlıyordu. Aklında ona türküler söylediği ve çok sevdiği geliyordu sadece. Ya halası... ne tonton bir kadındı. Ona oyunlar, masallar anlatırdı. Onu yedirir, içirir, dualar öğretirdi. Sonra, evlerinin alev alev yanışı... Hala’nın o yangında ölmesi, hepsi... hepsi çok korkunçtu. Hele senelerce susması. Tek kelime çıkamaması ağzından...
Tam hayatları düzelmiş, Ahmet’le annesi evlenmiş kısa bir süre mutluluk yaşamışlardı ki, o korkunç olay gelmişti başlarına. O anı aklına bile getirmek istemiyordu. Canından çok sevdiği annesi gitmişti. Onu çok arıyor, çok özlüyor, insanları sevmiyor artık, onlardan nefret ediyordu.
Yuvada bir sürü yabancı insan vardı. Acaba onlarla anlaşabilecek miydi!?” Hiç yerinden kıpırdamadan saatlerce düşündü durdu. Burasını neye benzeteceğini bilemiyordu bir türlü. Ev dese ev değildi. Okul dese okul değildi...
Zil sesiyle kendine geldiğinde, “okulu çağrıştırıyor” diye düşündü. Ama okuldan sonra bir ev gerekti insana ve burasının ev olmadığı kesindi. Büyük bir karamsarlığa düştü.
Zil çaldıktan sonra, bir patırtıdır başladı. Kızlar koşuşturarak odalarına girdiler. Kimisi dolabına elindekileri aceleyle bırakıp gidiyor, kimisi lavaboya ellerine yıkamaya koşuyordu. Sevgi kızları hareketlendiren bu zilin ne zili olduğunu kafasında çözmeye çalışıyordu ki, Arzu girdi içeri ve “Sevgi,yemek zili çalıyor... ellerini yıka yemeğe gel!” diye ona seslendi.
Alışamadığı bir şeydi zille yemek yemek. Arzu’nun peşine takıldı. Lavaboya gittiler beraber. Ellerini yıkadılar ve ellerine birer tepsi alıp, yemek salonunun kapısında kuyruğa girdiler.
Kuyruktaki kızlar, itiş kakış ve fıkırdaşmayla ellerindeki tabakları uzatıyorlar ve gülüşerek masalara dağılıyorlardı. Sevgi onların gülüşlerine sinir olmuştu. Çünkü çoğu ona bakıp bakıp gülüyordu. Sesini çıkaramadı.
Sıra kendisine gelmişti. Görevli ona, “Adın ne? Yenisin herhalde?” diye sordu.
“Adım Sevgi. Yeni geldim.”
“Uzat tabağını!”
Tabağını uzattı. Fasulye, pilav bir elma ve ekmek koydular tepsisine.
Yemekhaneye girdi. Sağa sola baktı. Boş bir masa aradı. Duvarın dibine yakın bir yer buldu ve oraya oturdu. As sonra o masaya Arzu ve Aslı da geldiler ve usulca oturdular. Bu ikisi, diğer kızlardan biraz daha büyükçe ve hep Sevgi’ye yakın duruyorlar, onunla arkadaşlık kurmak istediklerini belli ediyorlardı. Niyetleri onu konuşturmaktı. Ama Sevgi çok üzgündü ve konuşmak istemiyordu.
Aslı söze başladı:
“Şey, Sevgi... niye bize hayatını anlatmıyorsun? Hem yemeğimizi yer, hem de konuşmuş olurduk.”
“Şu anda anlatmak istemiyorum. Ne olur beni anlayın! Hele birkaç gün geçsin. Belki o zaman içimden gelir, anlatırım.”
Kızlar yine hayal kırıklığı yaşamışlardı.
Yemekten sonra televizyon odasına çekildiler ve televizyon seyretmeye başladılar. Meraklı olan sadece Arzu ve Aslı değildi. Kızların biri gidip biri geliyordu Sevgi’nin yanına. Hepsi de hemen onunla ilgili şeyleri
üç aylarınız mübarek olsun
113-114--115Sevgi’nin yanına. Hepsi de hemen onunla ilgili şeyleri anlatmasını istiyorlar ondan. Fakat Sevgi kibarca onları savıyordu başından.
Vakit epey geç olmuştu. Sevgi tek başına bir köşede oturuyor, diğer kızlar arada bir ona meraklı gözlerle bakıyorlar, fısıldaşıyorlardı aralarında.
Sadece bir kız sokulmamıştı onun yanına. O da tıpkı Sevgi gibi, duvar kenarında bir yer seçmiş kendine, utangaç utangaç oturuyordu. Sevgi’nin ilgisini çekmişti tüm kızların arasında farklı görünen ve kendisinin yanına gelip, kendisi hakkında meraklı sorular sormadığı için. Ona doğru-farkında olmadan-uzunca süre bakmış olmalıydı ki, kız etkilenerek bu bakıştan kalktı yerinden ve Sevgi’nin masasına doğru yaklaştı.
“Ben Hacer, gel yatakhaneye gidelim!” demesi ve ona geçmişi hakkında hiçbir şey sormaması daha da ilginçti.
Herkes üçerli beşerli gruplar halinde yemekhaneyi terk ediyordu. Sevgi, “Ben Sevgi. olur, gidelim diyerek kalktı masadan.
Yatakhaneye kadar, hemen hemen hiç konuşmadan yürüdüler beraber. Hacer, Sevgi’ye yatağına kadar eşlik etmekle görevli birisiymiş gibi yanında öylece yürüyordu sadece.
Odaya girdiklerinde, sırf laf olsun diye, “hangisi senin yatağın?” diye sordu Hacer. Sevgi eliyle gösterdi. Hacer’in gözleri parladı birden, “yan yanaymışız!” derken sevincini gizleyemeden, “ne güzel, yan yana yatacağız. Çok sevindim” diye sürdürdü konuşmasını.
Sevgi onu kendisine diğerlerinden çok yakın bulmuştu ve o da Hacer’le yan yana yatağa düşmüş olmaktan dolayı son derece sevinmişti bu yüzden. Öbür kızlardan farklıydı Hacer. Ezik, yıkılmış bir hali vardı. Kendine bile hayrı dokunmayacak bir görünüşte olmasına rağmen Sevgi’ye güven veren bir havası vardı nedense.
Yataklarına uzandıklarında, Hacer, diğer kızların aksine, Sevgi’ye meraklı sorular sormadı. Sevgi’nin de ona sorular sormasına gerek duymadan yuva hayatından bir şeyler anlatmaya başladı. Yine, sanki Sevgi’yi buraya alıştırmak görevi üslenmiş biriymiş gibi gelmişti Sevgi’ye. Evet, bu kızcağız Sevginin içinden neleri merak edebileceğini tahmin edecek akıllılıkta birisiydi.
Onun bu şekildeki yaklaşımı Sevgi’nin çok hoşuna gitti.
Kızlar yatak odasına gelmemişlerdi henüz. Televizyon başında zaman geçiriyorlardı.
Sevgi, beş on dakika içersinde, yuvayla ilgili bilmesi gereken ne varsa öğrenmişti. Kaç ta yatılır, kaçta kalkılır. Ne zaman yemek yenir, ne zaman televizyon izlenir hepsini biliyordu artık. Kafasındaki merak dağılıp, kızların da şu an televizyon saati olduğunu ve televizyona çok meraklı olduklarını öğrendikten sonra, yatma saatine kadar epey vakitlerinin olduğunu da öğrendiğinden, Hacer’in bu yaklaşımına karşılık vermek istedi ve valizini açtı, bebeğini çıkardı. Hacer’e göstererek, “Bu Ayşe” diyerek ona tanıttı önce bebeğini sonra devam etti konuşmasına:
“Adını ben Ayşe koydum. Çünkü annemin adı. Boynundaki de babamın madalyonu. Yangında yandı, bozuldu. Ama olsun... o babamı hatırlatıyor bana.” Hacer, bakması için kendisine uzatılan bebeği aldı eline.
Bu andan sonra sıcak bir konuşma başladı aralarında:
“Sarı saçları, mavi gözleri tıpkı sana benziyor, ne kadar güzel!”
“Evet, annem de öyle söylerdi.”
“Peki annene de benziyor mu?”
“Hayır, annem siyah saçlı, kahverengi gözlüydü. Ben babama benzermişim. Dur... bak annemin fotoğrafı cebimde!”
“Ayy... ne kadar güzelmiş!”
“Bu da baban mı?”
“Hayır, o Ahmet abi. Annemin ikinci kocası. Nikah fotoğraflarından birisini yanıma almıştım.Bu o fotoğraf. Biliyor musun... önceleri hiç sevmezdim onu. Ama şimdi çok seviyorum.”
Tam bu sırada Arzu’yla Aslı içeri girdiler. Onlardan esirgenen şeyleri Hacer’e anlattığını görünce, “ooo... kızlar, muhabbeti koyulaştırmışsınız iyice” diyerek onların yanına yöneldiler.
Bu sözü duyan Sevgi, bebeği ve fotoğrafı Hacer’in elinden aceleyle aldı. Onlar daha tam yanlarına varmamışken çantasına koyup ağzını kapattı.
“Ayy, sevsinler... sanki yedik! Sakla sakla... biz de pek meraklısıydık!” dedikte sonra Aslı, Arzu’yu da kolundan çekiştirip gerisin geri döndürerek, bozulduklarını belli edercesine odadan tekrar çıktılar koridora. Onlar odayı terk eder etmez, Sevgi, “böyle meraklı tipleri hiç sevmiyorum. Konuştuklarımız aramızda kalsın Hacer olur mu?” diyerek yeni arkadaşını tembihledi.
“Tabii canım! Sen kaygısız ol!” sözünü aldıktan sonra Hacer’den yatmaya hazırlık yapmaya başladılar. Çünkü, yavaş yavaş odanın dolmaya başlamasından, uyku vaktinin gelmiş olduğu anlaşılıyordu.
Sevgi hazırlandı ve yatağına uzandı. Bu gece ilk gecesiydi. Kızlar gürültü yapıyor, konuşuyor, gülüyorlardı. Bu gürültüde uyumak mümkün değildi. Nöbetçi öğretmenin “Hala uyumadınız mı, yarın okul var, haydi yatın!* diye bağırmasıyla kızlar bir anda sus pus oldular.
Sevgi hiç böyle kalabalık bir yerde uyumamıştı. Yatarken ona hep annesi iyi geceler dilerdi. O da annesine sarılır, öperdi.
Bütün bunları aklından geçirdikten sonra uzanıp bebeğini aldı. Onu öptü. “İyi geceler Ayşe” dedi. Bebeğini de yorganın altına soktu. Ona sarıldı.
Ayşe bebeğinden annesinin kokusunu alıyordu sanki. Uyumaya çalıştı. Gözlerini her kapatışında, hayatından bölümler gelip duruyordu karşısında., Saatlerce yatakta dönüp durdu. Sonunda yorgunluktan uyudu.
Gece ara sıra uyanıyor, etrafına bakınıyordu. Sabah olduğunda kalk zili çaldı. Herkes yerinden fırladı. Yataklarını düzeltti... Bir yandan da giyiniyor, hazırlanıyorlardı. Çünkü okula gideceklerdi.
Ayşe yatağından kalktı, lavaboya gitti. Ellerini yüzünü yıkadı. Şaşkın şaşkın bu yeni ortama uymaya çalıştı.
Kahvaltı kendilerini bekliyordu. Hazır olanlar kahvaltılarını alıyorlar, yemekhaneye geçiyorlardı. Sevgi kahvaltıdan sonra ne yapacağını bilmez halde dolaşıyordu.
Vakit epey geç olmuştu. Sevgi tek başına bir köşede oturuyor, diğer kızlar arada bir ona meraklı gözlerle bakıyorlar, fısıldaşıyorlardı aralarında.
Sadece bir kız sokulmamıştı onun yanına. O da tıpkı Sevgi gibi, duvar kenarında bir yer seçmiş kendine, utangaç utangaç oturuyordu. Sevgi’nin ilgisini çekmişti tüm kızların arasında farklı görünen ve kendisinin yanına gelip, kendisi hakkında meraklı sorular sormadığı için. Ona doğru-farkında olmadan-uzunca süre bakmış olmalıydı ki, kız etkilenerek bu bakıştan kalktı yerinden ve Sevgi’nin masasına doğru yaklaştı.
“Ben Hacer, gel yatakhaneye gidelim!” demesi ve ona geçmişi hakkında hiçbir şey sormaması daha da ilginçti.
Herkes üçerli beşerli gruplar halinde yemekhaneyi terk ediyordu. Sevgi, “Ben Sevgi. olur, gidelim diyerek kalktı masadan.
Yatakhaneye kadar, hemen hemen hiç konuşmadan yürüdüler beraber. Hacer, Sevgi’ye yatağına kadar eşlik etmekle görevli birisiymiş gibi yanında öylece yürüyordu sadece.
Odaya girdiklerinde, sırf laf olsun diye, “hangisi senin yatağın?” diye sordu Hacer. Sevgi eliyle gösterdi. Hacer’in gözleri parladı birden, “yan yanaymışız!” derken sevincini gizleyemeden, “ne güzel, yan yana yatacağız. Çok sevindim” diye sürdürdü konuşmasını.
Sevgi onu kendisine diğerlerinden çok yakın bulmuştu ve o da Hacer’le yan yana yatağa düşmüş olmaktan dolayı son derece sevinmişti bu yüzden. Öbür kızlardan farklıydı Hacer. Ezik, yıkılmış bir hali vardı. Kendine bile hayrı dokunmayacak bir görünüşte olmasına rağmen Sevgi’ye güven veren bir havası vardı nedense.
Yataklarına uzandıklarında, Hacer, diğer kızların aksine, Sevgi’ye meraklı sorular sormadı. Sevgi’nin de ona sorular sormasına gerek duymadan yuva hayatından bir şeyler anlatmaya başladı. Yine, sanki Sevgi’yi buraya alıştırmak görevi üslenmiş biriymiş gibi gelmişti Sevgi’ye. Evet, bu kızcağız Sevginin içinden neleri merak edebileceğini tahmin edecek akıllılıkta birisiydi.
Onun bu şekildeki yaklaşımı Sevgi’nin çok hoşuna gitti.
Kızlar yatak odasına gelmemişlerdi henüz. Televizyon başında zaman geçiriyorlardı.
Sevgi, beş on dakika içersinde, yuvayla ilgili bilmesi gereken ne varsa öğrenmişti. Kaç ta yatılır, kaçta kalkılır. Ne zaman yemek yenir, ne zaman televizyon izlenir hepsini biliyordu artık. Kafasındaki merak dağılıp, kızların da şu an televizyon saati olduğunu ve televizyona çok meraklı olduklarını öğrendikten sonra, yatma saatine kadar epey vakitlerinin olduğunu da öğrendiğinden, Hacer’in bu yaklaşımına karşılık vermek istedi ve valizini açtı, bebeğini çıkardı. Hacer’e göstererek, “Bu Ayşe” diyerek ona tanıttı önce bebeğini sonra devam etti konuşmasına:
“Adını ben Ayşe koydum. Çünkü annemin adı. Boynundaki de babamın madalyonu. Yangında yandı, bozuldu. Ama olsun... o babamı hatırlatıyor bana.” Hacer, bakması için kendisine uzatılan bebeği aldı eline.
Bu andan sonra sıcak bir konuşma başladı aralarında:
“Sarı saçları, mavi gözleri tıpkı sana benziyor, ne kadar güzel!”
“Evet, annem de öyle söylerdi.”
“Peki annene de benziyor mu?”
“Hayır, annem siyah saçlı, kahverengi gözlüydü. Ben babama benzermişim. Dur... bak annemin fotoğrafı cebimde!”
“Ayy... ne kadar güzelmiş!”
“Bu da baban mı?”
“Hayır, o Ahmet abi. Annemin ikinci kocası. Nikah fotoğraflarından birisini yanıma almıştım.Bu o fotoğraf. Biliyor musun... önceleri hiç sevmezdim onu. Ama şimdi çok seviyorum.”
Tam bu sırada Arzu’yla Aslı içeri girdiler. Onlardan esirgenen şeyleri Hacer’e anlattığını görünce, “ooo... kızlar, muhabbeti koyulaştırmışsınız iyice” diyerek onların yanına yöneldiler.
Bu sözü duyan Sevgi, bebeği ve fotoğrafı Hacer’in elinden aceleyle aldı. Onlar daha tam yanlarına varmamışken çantasına koyup ağzını kapattı.
“Ayy, sevsinler... sanki yedik! Sakla sakla... biz de pek meraklısıydık!” dedikte sonra Aslı, Arzu’yu da kolundan çekiştirip gerisin geri döndürerek, bozulduklarını belli edercesine odadan tekrar çıktılar koridora. Onlar odayı terk eder etmez, Sevgi, “böyle meraklı tipleri hiç sevmiyorum. Konuştuklarımız aramızda kalsın Hacer olur mu?” diyerek yeni arkadaşını tembihledi.
“Tabii canım! Sen kaygısız ol!” sözünü aldıktan sonra Hacer’den yatmaya hazırlık yapmaya başladılar. Çünkü, yavaş yavaş odanın dolmaya başlamasından, uyku vaktinin gelmiş olduğu anlaşılıyordu.
Sevgi hazırlandı ve yatağına uzandı. Bu gece ilk gecesiydi. Kızlar gürültü yapıyor, konuşuyor, gülüyorlardı. Bu gürültüde uyumak mümkün değildi. Nöbetçi öğretmenin “Hala uyumadınız mı, yarın okul var, haydi yatın!* diye bağırmasıyla kızlar bir anda sus pus oldular.
Sevgi hiç böyle kalabalık bir yerde uyumamıştı. Yatarken ona hep annesi iyi geceler dilerdi. O da annesine sarılır, öperdi.
Bütün bunları aklından geçirdikten sonra uzanıp bebeğini aldı. Onu öptü. “İyi geceler Ayşe” dedi. Bebeğini de yorganın altına soktu. Ona sarıldı.
Ayşe bebeğinden annesinin kokusunu alıyordu sanki. Uyumaya çalıştı. Gözlerini her kapatışında, hayatından bölümler gelip duruyordu karşısında., Saatlerce yatakta dönüp durdu. Sonunda yorgunluktan uyudu.
Gece ara sıra uyanıyor, etrafına bakınıyordu. Sabah olduğunda kalk zili çaldı. Herkes yerinden fırladı. Yataklarını düzeltti... Bir yandan da giyiniyor, hazırlanıyorlardı. Çünkü okula gideceklerdi.
Ayşe yatağından kalktı, lavaboya gitti. Ellerini yüzünü yıkadı. Şaşkın şaşkın bu yeni ortama uymaya çalıştı.
Kahvaltı kendilerini bekliyordu. Hazır olanlar kahvaltılarını alıyorlar, yemekhaneye geçiyorlardı. Sevgi kahvaltıdan sonra ne yapacağını bilmez halde dolaşıyordu.
hocam kaleminize sağlık bi kaç gundur okuyamıyordum birikince daha guzel oluyor :)
117-118-119-120
Bu sırada Hafize hanım onun yanına geldi.
“Sevgi gel benimle...” diyerek onu içeriye götürdü. Oradan okul eşyaları verdi ona.
“Al, bunları giyin, sen de okula gideceksin.”
Sevgi hem sevindi, hem korktu. Yeni bir okul, yeni arkadaşlar... Kendisini acaba nasıl karşılayacaklardı. Gitti, giyinip geldi. Hafize hanım onu okul servisine bindirdi. Kendisi de yanına oturdu. Serviste bir tek sessiz oturan kendisiydi. Öbür kızlar durmadan konuşuyor, şımarık hareketler yapıyorlardı. Okula varıncaya kadar Sevgi ve Hafize hanım sessizliklerini bozmadılar.
Hafize hanım, okula gelince onu önce müdürle sonra da öğretmeniyle tanıştırdı. Sınıfını buldu, yerleştirdi. Burası altıncı sınıftı. Okula çok ara vermişti. Dili tutulup konuşamayınca iki sene mecburen okula gidememişti.
Sınıfta öğretmen onu öbür çocuklarla tanıştırdı. Herkes Sevgi’den hastalıklı biriymiş gibi kaçıyor, onu aralarına almak istemiyorlardı. Çünkü yuvadan gelen çocuklar çok yaramaz, tembel ve problemli oluyorlardı.
Sevgi şaşkın ve üzgündü. Çünkü yaşadığı olaylar onu yıkmış, omuzlarına ağır bir yük yüklemişti. Eskiyi unutamıyor, yeniden zevk alamıyordu. Bu durum onu içine kapanık yapmıştı. Kendini derse veremiyor, hep dalıp dalıp gidiyordu.
“Neden bu kötü şeyler hep benim başıma geldi?” diye düşünüyordu. Arkadaşlarının anneleri çocuklarını ziyarete gelince onlara imrenerek bakıyordu. Acaba kendi annesi de bir gün gelecek miydi?
Artık yaşam okul ve yuva arasında geçiyordu. Hacer en iyi arkadaşı olmuştu. Aslı ile Arzu ona hala gıcık gidiyorlar, kendisini her fırsatta incitip üzüyorlardı.
Günlerden bir gün, okuldan döndüğünde, dolabının karıştırılmış olduğunu fark etti. Bebeğinin saçları yolunmuş, annesinin fotoğrafı yırtılıp parçalanmış, dolabın dibine atılmıştı.
Sevgi bunları görünce çılgına döndü. Deli gibi bağırıyor, “Bunları kim yaptı!” diye ağlıyordu. Onun feryatlarına dayanamayan kızlardan biri, “Aslı,” dedi. “Ben gördüm, Aslı yaptı. Bebeğin saçlarını Arzu yoldu.”
Sevgi, Aslı’yı buldu, yere yatırdı, başını bir kaz kez duvara vurduktan sonra saçalarından bir tutam yolup eline verdi. Sonra onu bırakıp Arzu’ya saldırdı.
Odada kıran kırana bir kavga başladı. Diğer kızlar hiç karışmıyor, sadece seyrediyorlardı. Sevgi sanki arslan kesilmiş, ikisiyle de baş ediyordu. Ona yaptıkları şey affedilemez türdendi.
Bu sırada Hafize hanım yetişti. Elinde kalın bir sopa vardı. Sopayla kızlara rasgele vurmaya başladı. Sevgi, Aslı ve Arzu ölesiye dayak yediler. Bu da yetmezmiş gibi Hafize hanım onlara hapis cezası da verip içeriye kapattı.
O gün akşama kadar kapılı kaldılar. Sevgi çok üzülüyor, durmadan ağlıyordu. Yatağında da sabaha kadar ağlamaya devam etti. Bir bant bulup parça parça olan annesinin yırtılan fotoğrafının parçalarını birbirine yapıştırdı.
Sabah olduğunda kimse uyanmadan annesinin tamir ettiği fotoğrafını ve bebeğini alarak kimseye görünmeden yuvadan kaçtı.
Dışarıda başka biri hayat vardı. Bilmediği yollardan amaçsızca nereye gittiğini bilmeden yürüyüp; durdu. Yolda bir iki kişi ona asılmak istedi.Ama o, aceleyle onların yanından kaçarak kurtuldu.
Ahmet’i bir bulsa, kurtulurdu. Ama ne adresini, ne de iş yerini biliyordu. Karnı çok acıkmıştı. Açlığını bir lokantanın önünden geçerken içinin kıyılmasından anladı. Vitrinde cızın cızır kızaran tavuklar şişte dönüyordu. Tavukların altına konulmuş olan ekmeklerin üzerine şıpır şıpır yağları damlıyordu. Sevgi vitrine bakarak bir iki yutkundu. Cebinde çok az bozuk para vardı. Yavaşça oradan ayrılıp bir simitçi aramaya başladı.
Akşam bastırıyordu. Sığınacak bir yer derdine düşmeliydi. Ne yapacağını bilmiyordu. Simitçiye rastladığında elindeki bozukları adama uzattı. Simitçi parayı alıp saydı. Adam “Buna olmaz,” diyerek parayı geri verdi. Sevgi hiç ses çıkartmadan parayı geri alıp cebine koydu ve yoluna devam etti.
Artık ayakları kendini taşıyamayacak kadar yorulmuştu. Hem üşümüş, hem uykusu gelmişti. Az ilerde bir yaşlı bir simitçi daha gördü. Gitti yanına, ilk sefer yaptığı gibi yine parayı uzattı. Adam parayı alıp saydı, cebine attı. “Buna olmaz ama sana yarım simit vereyim” dedi.
Yarım simidi alan sevgi bir çırpıda iki avurdunu doldurarak onu yedi. Adam onu ayak üstü sorguya çekti.
“Kimin nesisin sen kızım. Adın ne. Bu geç vakit burada ne arıyorsun?” diye sordu.
Sevgi:
“Kimsem yok, Adım Sevgi. Yuvadan kaçtım.”
“Nerede kalacaksın?”
“Ahmet abime gidiyorum.”
“Nerede oturuyor?”
Sevgi sesini çıkartmadı. Sadece ağzında kalan son lokmayı yuttu. Simit bitmiş, ama doymamıştı.
“Doydun mu?” diye sordu simitçi.
Sevgi buna da cevap vermedi. Adam, biraz önce böldüğü simidi camekandan çıkardı, kıza uzattı.
Sevgi biraz durakladı. Adamın yüzüne baktı. Alıp almamakta tereddüt etti. Sonunda dayanamadı, alıp yemeye başladı.
“Kızım gel seni karakola götüreyim. Biraz sonra sokakta kimseler kalmaz. Başına bir iş gelir.” dedi.
Sevgi hiç sesini çıkartmadan adama arkasını dönüp yürümeye başladı.
Simitçi bir süre arkasından düşünerek onu süzdü. Sevgi, beş on adım attıktan sonra ani bir hareketle, geriye dönüp koşarak simitçinin yanına geldi.
“Gidelim amca,” dedi.
Adam camekanını kapatıp omzuna astı. Sevginin elinden tutup yürümeye başladı. Uzun bir yürüyüşten sonra karakolun önünde nöbet tutan polise yaklaştı.
“Memur bey, kız yuvadan kaçmış. Size getirdim.” dedi.
Biraz bekleyin diyerek içeriye seslenip arkadaşını çağırdı. Az sonra yanlarına gelen bir başka memura durumu izah etti. O da simitçiyle Sevgiyi alıp nöbetçi komisere götürdü.
Komiser durumu öğrenince, onu ekip arabasına bindirip, yuvaya gönderdi.
Kapıda Sevgiyi Hafize hanım karşıladı. Çok sevinmişti. Polisler onu teslim edip gidince, o sevimli hali kalmamış, adeta canavara dönüşmüştü. Onu yine içeriye götürüp dövdü Sonra, “yüzünü yıka!” diyerek başında bekledi. Yatağına gittiğinde Sevgi çok üşüyor ve
Bu sırada Hafize hanım onun yanına geldi.
“Sevgi gel benimle...” diyerek onu içeriye götürdü. Oradan okul eşyaları verdi ona.
“Al, bunları giyin, sen de okula gideceksin.”
Sevgi hem sevindi, hem korktu. Yeni bir okul, yeni arkadaşlar... Kendisini acaba nasıl karşılayacaklardı. Gitti, giyinip geldi. Hafize hanım onu okul servisine bindirdi. Kendisi de yanına oturdu. Serviste bir tek sessiz oturan kendisiydi. Öbür kızlar durmadan konuşuyor, şımarık hareketler yapıyorlardı. Okula varıncaya kadar Sevgi ve Hafize hanım sessizliklerini bozmadılar.
Hafize hanım, okula gelince onu önce müdürle sonra da öğretmeniyle tanıştırdı. Sınıfını buldu, yerleştirdi. Burası altıncı sınıftı. Okula çok ara vermişti. Dili tutulup konuşamayınca iki sene mecburen okula gidememişti.
Sınıfta öğretmen onu öbür çocuklarla tanıştırdı. Herkes Sevgi’den hastalıklı biriymiş gibi kaçıyor, onu aralarına almak istemiyorlardı. Çünkü yuvadan gelen çocuklar çok yaramaz, tembel ve problemli oluyorlardı.
Sevgi şaşkın ve üzgündü. Çünkü yaşadığı olaylar onu yıkmış, omuzlarına ağır bir yük yüklemişti. Eskiyi unutamıyor, yeniden zevk alamıyordu. Bu durum onu içine kapanık yapmıştı. Kendini derse veremiyor, hep dalıp dalıp gidiyordu.
“Neden bu kötü şeyler hep benim başıma geldi?” diye düşünüyordu. Arkadaşlarının anneleri çocuklarını ziyarete gelince onlara imrenerek bakıyordu. Acaba kendi annesi de bir gün gelecek miydi?
Artık yaşam okul ve yuva arasında geçiyordu. Hacer en iyi arkadaşı olmuştu. Aslı ile Arzu ona hala gıcık gidiyorlar, kendisini her fırsatta incitip üzüyorlardı.
Günlerden bir gün, okuldan döndüğünde, dolabının karıştırılmış olduğunu fark etti. Bebeğinin saçları yolunmuş, annesinin fotoğrafı yırtılıp parçalanmış, dolabın dibine atılmıştı.
Sevgi bunları görünce çılgına döndü. Deli gibi bağırıyor, “Bunları kim yaptı!” diye ağlıyordu. Onun feryatlarına dayanamayan kızlardan biri, “Aslı,” dedi. “Ben gördüm, Aslı yaptı. Bebeğin saçlarını Arzu yoldu.”
Sevgi, Aslı’yı buldu, yere yatırdı, başını bir kaz kez duvara vurduktan sonra saçalarından bir tutam yolup eline verdi. Sonra onu bırakıp Arzu’ya saldırdı.
Odada kıran kırana bir kavga başladı. Diğer kızlar hiç karışmıyor, sadece seyrediyorlardı. Sevgi sanki arslan kesilmiş, ikisiyle de baş ediyordu. Ona yaptıkları şey affedilemez türdendi.
Bu sırada Hafize hanım yetişti. Elinde kalın bir sopa vardı. Sopayla kızlara rasgele vurmaya başladı. Sevgi, Aslı ve Arzu ölesiye dayak yediler. Bu da yetmezmiş gibi Hafize hanım onlara hapis cezası da verip içeriye kapattı.
O gün akşama kadar kapılı kaldılar. Sevgi çok üzülüyor, durmadan ağlıyordu. Yatağında da sabaha kadar ağlamaya devam etti. Bir bant bulup parça parça olan annesinin yırtılan fotoğrafının parçalarını birbirine yapıştırdı.
Sabah olduğunda kimse uyanmadan annesinin tamir ettiği fotoğrafını ve bebeğini alarak kimseye görünmeden yuvadan kaçtı.
Dışarıda başka biri hayat vardı. Bilmediği yollardan amaçsızca nereye gittiğini bilmeden yürüyüp; durdu. Yolda bir iki kişi ona asılmak istedi.Ama o, aceleyle onların yanından kaçarak kurtuldu.
Ahmet’i bir bulsa, kurtulurdu. Ama ne adresini, ne de iş yerini biliyordu. Karnı çok acıkmıştı. Açlığını bir lokantanın önünden geçerken içinin kıyılmasından anladı. Vitrinde cızın cızır kızaran tavuklar şişte dönüyordu. Tavukların altına konulmuş olan ekmeklerin üzerine şıpır şıpır yağları damlıyordu. Sevgi vitrine bakarak bir iki yutkundu. Cebinde çok az bozuk para vardı. Yavaşça oradan ayrılıp bir simitçi aramaya başladı.
Akşam bastırıyordu. Sığınacak bir yer derdine düşmeliydi. Ne yapacağını bilmiyordu. Simitçiye rastladığında elindeki bozukları adama uzattı. Simitçi parayı alıp saydı. Adam “Buna olmaz,” diyerek parayı geri verdi. Sevgi hiç ses çıkartmadan parayı geri alıp cebine koydu ve yoluna devam etti.
Artık ayakları kendini taşıyamayacak kadar yorulmuştu. Hem üşümüş, hem uykusu gelmişti. Az ilerde bir yaşlı bir simitçi daha gördü. Gitti yanına, ilk sefer yaptığı gibi yine parayı uzattı. Adam parayı alıp saydı, cebine attı. “Buna olmaz ama sana yarım simit vereyim” dedi.
Yarım simidi alan sevgi bir çırpıda iki avurdunu doldurarak onu yedi. Adam onu ayak üstü sorguya çekti.
“Kimin nesisin sen kızım. Adın ne. Bu geç vakit burada ne arıyorsun?” diye sordu.
Sevgi:
“Kimsem yok, Adım Sevgi. Yuvadan kaçtım.”
“Nerede kalacaksın?”
“Ahmet abime gidiyorum.”
“Nerede oturuyor?”
Sevgi sesini çıkartmadı. Sadece ağzında kalan son lokmayı yuttu. Simit bitmiş, ama doymamıştı.
“Doydun mu?” diye sordu simitçi.
Sevgi buna da cevap vermedi. Adam, biraz önce böldüğü simidi camekandan çıkardı, kıza uzattı.
Sevgi biraz durakladı. Adamın yüzüne baktı. Alıp almamakta tereddüt etti. Sonunda dayanamadı, alıp yemeye başladı.
“Kızım gel seni karakola götüreyim. Biraz sonra sokakta kimseler kalmaz. Başına bir iş gelir.” dedi.
Sevgi hiç sesini çıkartmadan adama arkasını dönüp yürümeye başladı.
Simitçi bir süre arkasından düşünerek onu süzdü. Sevgi, beş on adım attıktan sonra ani bir hareketle, geriye dönüp koşarak simitçinin yanına geldi.
“Gidelim amca,” dedi.
Adam camekanını kapatıp omzuna astı. Sevginin elinden tutup yürümeye başladı. Uzun bir yürüyüşten sonra karakolun önünde nöbet tutan polise yaklaştı.
“Memur bey, kız yuvadan kaçmış. Size getirdim.” dedi.
Biraz bekleyin diyerek içeriye seslenip arkadaşını çağırdı. Az sonra yanlarına gelen bir başka memura durumu izah etti. O da simitçiyle Sevgiyi alıp nöbetçi komisere götürdü.
Komiser durumu öğrenince, onu ekip arabasına bindirip, yuvaya gönderdi.
Kapıda Sevgiyi Hafize hanım karşıladı. Çok sevinmişti. Polisler onu teslim edip gidince, o sevimli hali kalmamış, adeta canavara dönüşmüştü. Onu yine içeriye götürüp dövdü Sonra, “yüzünü yıka!” diyerek başında bekledi. Yatağına gittiğinde Sevgi çok üşüyor ve
Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.