Nizip.com
Üye ol
Genç Muhabbet

Bosna’ya bir Yolcu

Görüntülenme: …

admin
Şehir: GAZİANTEP
Meslek: Ticaret
Yönetici
Üyelik: 2001-02-14 Herkese açık mesaj: 7.498
#190070
Evet şenel hanım, isterseniz sohbet bölümüne gelin
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#190246

22-23-24

Son nasihatlerini bu şekilde verdi Ayşe’ye. Birbirlerine yapışık gibi, böylece acı düdük çalana kadar el ele, kol kola kaldılar.
Vapur düdüğü bütün kalplere bir hançer gibi saplanmıştı. Bir hareket, bir kaynaşma, bir göz yaşı seli ortalığı almıştı. Son bir kez daha sarıldı kalabalığın tümü birbirlerine, ama ikinci düdük onları ayırdı. Askerler aceleyle gemiye binmeye başladılar. Ok yaydan çıkmış, sonu belirsiz yolculuk başlamıştı.
Gemi, yavaş yavaş denizi yararak ilerledi. Bir ayrılık düdüğü daha çaldı. Uzun uzun...
Arkasında beyaz köpükler bırakarak, ardından dökülen göz yaşlarına eşlik ediyordu. Göz yaşları ve dualar gemi bir nokta gibi kalıncaya kadar devam etti. O noktaya son bir defa daha eller sallandı ve dağılmaya başladı herkes ağır ağır.
Ayşe de, Sevgi’nin elinden tutmuş, hem yürüyor, hem ağlıyordu. Ne kadar yürüdüler farkında bile değildi Ayşe. Kızının,
“Anne ayaklarım ağrıdı. Eve gidelim?” sözüyle kendine gelebildi ancak. Dolmuşa binmeyi unutmuş, rastgele yürümüşlerdi uzun süre. Aceleyle bir dolmuş çevirip bindiler.
Anahtarı çevirdi. Kapıyı açtı merdivenleri sürünürcesine çıktı. Hala karşıladı onu:
“Yavrum, nerede kaldınız, merak ettim!”
“Sorma hala, sorma... ondan ayrılmak o kadar zor ki!” dedikten sonra, koşarak yatak odasına gitti. Yatağa kapandı, hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir yandan da kısık sesle konuşuyordu: “Seni şimdiden özledim. Çabuk gel aşkım... sensiz yaşayamam ben. Allahım, ne olur, sağ salim Hasan’ımı bana kavuştur. O benim hem anam hem babam, hem kardaşım, aşkım... her şeyim. Bizi ayırma!”
Hatice hala kulak kesildi. Hıçkırıklara boğulduğu dışardan belli oluyordu. Bir müddet ağlayıp boşalmasını bekledi kapının önünde. Sonra,
“Kızım, kendine gel. Bak Allah’ın gücüne gider. Ne var bunda, inşallah tez gelir. Sonra gülersiniz bu yaptıklarına” diyerek onu teselli etti.
Ayşe, o gece sabaha kadar oturdu. Hasan’ı düşündü. Ağladı, düşündü, zaman zaman-geçmiş anılarını gözünün önüne getirerek-güldü.
Gün neredeyse ağarıyordu. Başını yastığa koydu. Biraz dalmış olduğunu ortalığın iyice ağarmış olduğundan anladı. Dalmış olduğunun bir başka belirti daha vardı. Üzerine battaniye örtülmüş olduğunu görmüştü gözlerini açtığında. Kapı da örtülmüştü. O an kendisini, zavallı bir çocuk gibi hissetti.
Üzerini Hala örtmüştü. Onun daldığını fark etmiş namaza kalktığında, açık olan yatak odası kapısını da onu uyandırmadan sessizce çekip kapatmıştı. Ayşe gözlerini açtığı sıra hala abdestini almış namaza durmak üzereydi. Camiden gürül gürül ezan sesi geliyordu. Seccadesini açtı. Namazını kıldı ve ellerini açtı: “Tanrım, birbirlerini seven bu çocukları ayırma” diye defalarca dua etti. Sonra topladı seccadesini. Tespihini eline aldı. Pencerenin kenarına oturdu ve dışarıyı seyre daldı. İnsanlar yavaş yavaş uyanıyordu. Namazdan dönenler, işçiler, sonra öğrenci kalabalığı sokağı doldurmuştu.
Mevsim sonbahardı. Yapraklar sağa sola uçuşuyordu. Belli ki hava esintiliydi. Epey zaman bakıp durdu hala öylece sokağa. Hasan’ı, Ayşe’yi düşündü. Bir ayak sesiyle irkilip döndü. Sevgi, minik ayaklarıyla güne başlamıştı. Ellerini ovuşturarak ona yaklaşıyordu.
“Halacım annem kalkmadı mı?”
“Hayır. Gel minik kuşum, güzel kızım gel. Biraz dinlensin annen. Çok yorgun biraz uyusun. Acıktıysan, sana kahvaltı hazırlayayım.”
“Ben yemek istemiyorum. Süt içicem.”
“Peki kızım. Şimdi getiririm. Sen şuraya otur bakıym.”
Hala, ağrıyan dizlerini ovalayarak kalktı yerinden, mutfağa gitti.
Bu arada Sevgi koşarak annesinin odasına girdi.
“Anneciğim, ben geldim” diyerek sokuldu onun yanına. Sarıldı annesine. Ayşe’nin uykusuzluktan ve ağlamaktan şişmiş gözleri açılmıyordu. Hala, sütü vermek için Sevgi’yi arayıp bulduğunda, anne ve kız koyun koyuna birbirlerine sarılmış ve uyumuşlardı tekrar. Kapıyı çekip çıktı sessizce.
Vakit nerdeyse öğleye yaklaşmıştı. Hala, ses çıkarmamaya dikkat ederek evin içinde dolaşmış biraz, sonra yine pencere önüne gelip oradan hiç kaldırmadığı sandalyesine oturmuş dışarıdan gelip geçenleri seyrediyordu.
“Günaydın hala!” sesiyle döndü. Anne, kız karşısındaydı.
“Nasılsın kızım, iyi misin?” diye söze başladı. “Dün çok yoruldun. Kendini helak ettin yavrum” diye devam etti.
“Ne yapayım hala onsuzluğa dayanamıyorum.”
O gün, Ayşe ne yaptığının farkında olamadan, ufak tefek işlerle uğraşarak, dolaşıp durdu evin içinde. Sevgi
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#190247
sohbet sayfasına nasıl geliniyor ...nerden..
Mustafa Bilici Üye
Üyelik: 2006-02-18 Herkese açık mesaj: 2.407
#190287
nizipli_mehmet;189866 wrote:yazınızın devamını bekliyoruz...
bir ara apdullah palazın hikayesi vardı ona döndü :)
onuda Abdurrahman abi atıyordu böle parça parça ama çok heycanlı oluyordu şimdi olduğu gibi...
evet abdullah palazın hikayesini 4 gözle bekliyorduk ama bu aralar iş yoğunluğu nedeniyle bu yazıyı ayrıntılı olarak okuyamadım ama siz yazmaya devam edin müsait olunca okuruz inş..
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#190679
25-26-27
her günkü yaramazlıklarına devam etti. Günlük işler, Sevgi’nin yaramazlıkları onları oyalıyordu.
Ayşe sık sık dalıp gidiyordu. Bazen açık açık, bazen gizliden ağlıyordu.

Günlerden bir gün kapı çalındı. Ayşe kapıyı açıp da karşısında postacıyı görünce, kala kaldı öylece birkaç saniye. Kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Neredeyse postacı duyacaktı kalbinin sesini. Postacının uzattığı mektubu kaparcasına aldı elinde. Parçalarcasına yırttı hemen. Kapıyı kapattı sırtını kapıya dayayıp okumaya başladı.
Canım sevgilim, karıcığım diye başlıyordu mektup. Ayşe hem ağlıyor, hem de o buğulu gözlerle mektubun devamını okumaya çalışıyordu.
Bosna’ya vardıklarını, çadırlara yerleştiklerini iyi olduğunu, çatışmaya girmediklerini. Onları çok özlediğini, kendisini ve Sevgiyi doyasıya öpmek istediğini, okuduğunda ağlaması yağmura dönüştü sanki. Vatanını özlediğini ve Halaya selam faslına gelince tekrar baştan alıp, yeniden okumaya başladı. Baştan bir daha bir daha okudu. Sonra öpüp koklamaya başladı.
Mektubu en az beş kere okumuş, sakinleşmişti biraz. Onu yeni fark eden Hatice hala, ondaki bu gözü yaşlı hali görünce telaşlanıp sordu:
“Aman kızım bu ne hal! Ne oldu?”
“İyiymiş Hasan hala. Mektubu geldi. Selamı var. kızına seslendi sonra da,
“Kızım Sevgi, baban mektup salmış, sana öpücük gönderiyor, gel bak” diyerek kızına uzattı mektubu ağlayarak. Sevgi uzatılan mektubu aldı ve o da, “babacım” diyerek mektubu öpmeye başladı.
Hasretin bir faslı bitmiş, öbür faslı başlamıştı artık. Mektup yazma ve mektup bekleme faslı... Mektup geldiği, biraz keyiflendiği zamanlar Sevgi ile Hatice halayı alıyor, onları parka, bazen de deniz kenarında dolaşmaya götürüyordu. Bir teselli edeni daha vardı Hatice haladan başka Ayşe’nin. Apartman komşusu Perihan abla arada bir uğruyor ona dertleşiyorlardı. Bazen de onunla pazara gidiyorlar, ev için ufak tefek şeyler alıyorlardı. Allahtan, başta Perihan abla olmak üzere, komşuları çok iyiydiler. Onu yalnız bırakmıyorlardı. Ama, en çok sevdiği Perihan ablaydı.
Hasan’ın mektuplarından Sırpların oralarda uyguladıkları vahşeti öğreniyordu Ayşe, televizyon haberlerini hiç kaçırmıyor. Neden insanların birbirini boğazladıklarına akıl erdiremiyordu bir türlü.
Bir buçuk yıla yaklaşmıştı, hala etnik temizlik devam ediyor, toplu göçler yaşanıyordu. Bunlara engel olmak için, belli bir bölgeye gönderilen Türk askeri orada bulunan Müslümanlara her bakımdan yardım ediyordu. Yüzbinlerce kadın, çoluk çocuk, yollarda aç ve perişandı. Göç yollarında yaşamaya çalışan bu insanlardan çoğuna tecavüz ediliyor, dünyanın yüz karası Sırpların yaptıkları zulümden bahseden Hasan, yaptıkları işin ne kadar kutsal bir iş olduğunu yazıyordu Ayşe’ye. Daha neler neler:
İnsanların gözlerinin önünde canlı molotof kokteyli yapılarak patlatılmaları, batının umursamazlığı, İslam ülkelerinin eli kolu bağlı durmaları, bu vahşetin ekranlara yansıyamamış yanları, öfkeli bir dille Hasan tarafından Ayşe’ye mektuplarıyla ulaşıyordu. Artık kendisinin iyi olup olmadığının sözünü bile etmiyordu Hasan. Ayşe onun ne zor şartlar içinde olduğunu, kendini düşünecek halde olunamayacak konumda olduğunu çok iyi anlıyordu. Omuz omuza savaştığı Mehmet Çavuş, Ahmet onbaşı da mektuplarında sık sık adı geçenler olmuştu.
Çok acımasız olduklarını söylediği Sırpların Bosnalılara göz açtırmadıkları, Türk askerlerinin toplama kamplarını basıp Bosnalıları kurtardıklarını da mektuplardan öğreniyordu Ayşe.
Ama, durum çok daha vahimdi Hasan’ın yazdıklarından. Yaşananlar sözle, yazıyla anlatılır gibi değildi. Yaralılar çadırlara sığmıyor, kol, bacak bir yanda, kıvranan insanlara yapılacak bir şey olmadığını görüp çıldırmamak elde değildi. Hasan, en yakın arkadaşları Mehmet Çavuş ve Ahmet onbaşıyla kardeşten öte olmuş, mücadele ederken bir yandan da birbirlerini kolluyor, memleketteki sevdiklerine kara haber vermek zorunda kalmamak için birbirlerinin önüne kurşuna karşı duracak kadar seviyorlardı birbirlerini.
Ayşe’den gelen mektuplar tek tesellisiydi Hasan’ın. Boş vakit bulur bulmaz onları okuyordu. Ama, kendisi çok sık mektup yazamaz olmuştu artık.
Mektubun seyrekleştiği zamanlar, Ayşe’nin çıldırayazdığı zamanlardı. Bir kış günüydü. Yine mektup çok gecikmiş, içini kara bulutlar sarmıştı Ayşe’nin. İçine çöken karanlık yetmezmiş gibi, İstanbul’un üstüne kar, karla birlik elektrik arızaları ve koyu bir karanlık çökmüştü. Aralıksız süren kar fırtınası dinmiş, onun yerini kuru rüzgar ve iliklere kadar işleyen soğuk dalgası sarmış, ama Ayşe’nin mektubu hala gelmemiş, içindeki
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#190885
28-29-30-
karanlık aydınlanmamıştı. Seyrine doyum olmayan bulutsuz geceler başlamış, bacalardan çıkan duman ve sisin bir açılıp bir kapanması, “yollar açık, mektup gelir artık umudu” veriyordu Ayşe’ye.
Ayşe böyle gecelerde, yerlerde sokak lambaları ışığı altında ince cam kırıkları gibi bir yanıp bir sönen parıltılara dalarak, uykusuz, sabahlara kadar Hasan’ı düşünüyordu. Onu çok özlüyordu. Fırtına Yedi Tepe’nin beyazlaşmış sokaklarında hükmünü sürdürürken, İstanbulluların çoğu uykunun kollarında, o hala pencerenin önünde uyanıktı. Güneş ilk ışıklarını göndermeye hazırlanırken Hala sabah namazı için abdestini almaya kalkmıştı. Ayşe duydu onun kalktığını. Hiç sesini çıkarmadan ortalığın aydınlanmasına daldı.
Hala abdestini aldı, beyaz tülbendini dolandı ve kainat sahibinin önünde diz çöktü. Kudretinden medet umuyordu Yaratan’ın.
Günler hep böyle geçti Hasan’ın evinde. Gün,gece; uyku, uyanıklık saatleri birbirine karışarak geçti günler. Bir tek değişmeyen, biraz daha büyümüş olan Sevgi’nin yaramazlıklarıydı.
Komşulardan bir tek Perihan Ayşe’deki çöküntünün derinliğinin farkındaydı. Ayşe’nin odasının ışığının sabahlara kadar yanması onu tedirgin ediyordu.
Perihan kadın’ın Ayşe yaşlarında, konfeksiyon atölyesinde çalışan bir kızı vardı.
Bir gün atölyeye yeni elemanlar alınacağı haberiyle geldi eve Zehra. Perihan kadının kafasında bir şimşek çaktı. Tam Ayşe’ye göreydi. Bu kadar sıkıntısı, belki oyalanacak bir işi olursa geçer, diye düşünüyordu.
Açtı ona konuyu:
Hem oyalanırsın, hem zamanın geçer. Düşünmeye bu kadar vakit ayırmazsan, sen de evdekiler de biraz rahatlarlar. İyi olur bence.”
“Hiç böyle bir şey düşünmemiştim bu güne kadar. Biraz düşüneyim”
Bu teklifi aldıktan sonra, artık iyice babasına benzeyen Sevgi’yle daha çok ilgilenmeye başladı. Artık her şeyi daha iyi anlıyor, annesini soru yağmuruna tutuyordu. “Sevgi de olmasa” ne yapardım” diye düşünüyordu onun artık mantıklı hale gelen sorularını cevaplarken. Onun babasının gözlerinin tıpkısı olan gözlerinin içine dalıyor, ciğerine sokası geliyordu.

Hasan, Bosna’da kızını hayallerinde büyütüyordu. Her gün onu düşünüyor, ne kadar boy atmış olacağını kafasında tasarlamaya çalışıyordu. Saray Bosna’da sular kesilmişti. Haftalardır elektrik yoktu. Tüm santraller Sırplar tarafından tahrip edilmiş, hayat durmuştu. Tam bir ölüm sessizliği içindeki şehirde zaman zaman feryat figan sesleri sessizliği bozan tek şeydi. Patlamayan bombalardan ince gri dumanlar yükseliyordu.
Hasan ve ekibi yeni patlamış bir bomba etrafındaki, sağ kalanları hastaneye yetiştirmeye gayret gösteren Kızılay ekibine yardım ediyorlardı.
Eli bastonlu, beli bükülmüş, süt beyazı sakalları göğsüne kadar sarkmış yaşlı bir adam kulübesinden çıkmış, hastane olarak kullanılan okul binasına doğru ilerlemeye çalışıyordu. Ne yazık ki fazla ilerleyemedi. Sırp hücumu yine başlamıştı. Hem yangın, hem tahrip bombaları atılıyordu uçaklardan. Tekrar evine girdi zor bela yaşlı adam. Bodruma sığındı ve şehrin büyük meydanına bakan bodrum penceresinden meydanın sessizliği ve ıssızlığı görünüyordu. Çevredeki binalardan alevlerle birlikte apartman boyu dumanlar yükseliyordu. Yaşlı adam, topraklarını, dinlerini, inançlarını korumak için savunma durumunda olan Bosnalılar için dua etti Yaratan’a. Birkaç dakika sonra tekrar hücum başladı. Alevlere yeni alevlerin, dumanlara yeni dumanların eklendiğini yaşlı adam gözleri yaşlı seyrediyordu. Dev gibi elleri olsun istedi o an, beli bükük olmasın, sakalı ak olmasın istedi. “ hey gidi günler... gün ola harman ola, ama ben göremem” diye geçirdi içinden.

Ayşe İstanbul’da her günkü işleriyle yine kafasında hep Hasan, uğraşıp duruyordu. Mektupların uzun süre kesilmesinden sonra bir iki mektup daha almış Hasan’dan, kafası biraz rahatlamıştı. Son zamanlarda mektup gelme zamanı, havalar uygun olmasına rağmen oldukça uzamıştı. İçinde büyük bir sıkıntı vardı bu sefer. Süre daha da uzayınca dayanamayıp askeri birliğe gidip sormaya başladı gecikmenin sebebini. Birkaç kez gidip geldikten sonra, bir cevap alamayınca içi acımaya başladı. Askeri birlik de bazı guruplardan haber alamadıklarını söylemişti çünkü.
Ayşe deliye dönecekti. Gelmeyecekti ne mektup, ne Hasan... içine öyle doğuyordu. Korktuğu başına gelmişti.
Ne yapmalı, kime gitmeliydi?
Haftalar, aylar bu kuşkuyla, korku ve tedirginlikle geçti. Gidiyor birliğin kapısına her gün. Her gün aynı belirsizlik cevabını alıyordu.
Günlerden bir gün, bir haber geldi Ayşe’ye. Haberi veren, askeri arabayla gelmiş iki askerdi. Bir şe
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#190886
okumaya devam arkadaşlar
Kasım Böler Üye
Üyelik: 2005-06-07 Herkese açık mesaj: 1.365
#190890
Senel hanım, kitabınızdan yayınladığınız bölünlere severek okuyoruz, yazı fontunu biraz büyültme imkanınız varmı acaba?
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191253
dün yazıyı büyüterek attım ama göremiyorum acaba kabul etmedimi 31-32-33
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191254
tekrarmı atayım yoksa
secretgarden Üye
Üyelik: 2008-10-13 Herkese açık mesaj: 2.325
#191334
evet hersey güzel ama birazdaha büyük yazılsa yazılar daha güzel olur:)
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191343
31-32-33-
söylemiyor, sadece birliğe götürmeye geldiklerini söylüyorlardı. Apar topar hazırlandı. Koşarak merdivenleri indi.
Komutan onu karşıladı:
“Gel kızım, konuşacaklarım var. otur” dedi.
“Allahım inşallah hayırdır diye içinden geçirerek, beti benzi atmış, soluğu kesildiğinden hiç konuşamadan gösterilen yere oturup yüzüne baktı komutanın.
“Kızım, biliyorsun uzun zamandır haber alamıyorduk Hasan’dan. Dün gelen habere göre, kocan büyük kahramanlıklar göstermiş. Son kargaşa içinde o da varmış, ama maalesef onun şehit olduğu haberini aldık. Tanrıdan size sabır, ona da rahmet dilemekten başka elimizden bir şey gelmiyor maalesef.”
Ayşe, “şehit” sözcüğünden sonrakileri hiç duymadı.
“Olamaz. Yalan... yalan deyin ne olur. O yaralandı, gelecek, bana sürpriz yapıyorsunuz! Doğru söyleyin.” Diyerek büyük bir çığlık attı. Sonra boş boş komutanın yüzüne baktı ve gerçek olduğunu iyice anlayınca bir külçe gibi yığıldı yere.
Onu kaldırıp divana yatırdılar. Hazırda beklettikleri sağlık ekibi ilk müdahalesini yaptı hemen orada. Uzunca bir süre yattı orada.
Ayıldığında, “bir rüya gördüm, çok korkunçtu” diye düşündü ve etrafına bakındı. Hayır... gerçekti. Başladı hüngür hüngür ağlamaya. Gözlerinden yaş yerine kan akıyordu sanki. Onsuz nasıl yaşardı!
Son teselli görevlerini de yaptıktan sonra, bir daha kontrol ettiler ve bir arabaya bindirip gönderdiler onu evine.
Ayşe eve vardığında feryadı bütün sokağı çınlattı. Bütün apartman başına toplanmıştı.
Komşular hep birden onu teselliye çalışıyorlar, o durmadan,
“Hasanım, beni bırakıp nerelere gittin! Hani gelecektin!” diye durmadan feryat ediyordu.
Perihan kadın onu kucaklıyor arada bir de,
“Bak kızım, şehitlik mertebesi çok kutsaldır. Her insana nasip olmaz! Üzülme!” diyerek onu teselli ediyordu.
Ayşe, haftalarca, aylarca, gözlerinde hiç yaş kalmayıncaya kadar ağladı. Her gün Hasan’ın kıyafetlerini çıkarıyor ortalık yere, her birine teker teker sarılıyordu.
Hala, Ayşe’nin perişan halini Sevgi’den gizlemeye çalışsa da boşunaydı. Sevgi’nin artık aklı eriyordu her şeye. Biliyordu... babası artık gelmeyecekti. Hala, hasta haline rağmen Sevgi’nin her ihtiyacını görüyor, kendine bile bakacak hali kalmamış olan Ayşe’ye bir de onu yük etmemeye çalışıyordu.
Komşular hiç aksatmadan gelip gidiyorlar, onları yalnız bırakmıyorlardı. Hele Perihan kadın, her işlerine koşuyordu.
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191344
büyük yazı kabul etmiyor arkadaşlar...siz okurken kopyalayıp büyütün ..iyi okumalar
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191346
34...39-Ayşe Hasansız gecelere çalışıyor, ama olmuyordu. Sabahlara kadar fotoğrafları döküyor ortaya, teker teker bakarak ağlıyordu.

Ayşe’nin artık sakinleşti diye düşünüldüğü bir gündü. Sakince yemeğini yemiş, hiç ağlamamış ve yine sakince yatmaya gitmişti. Gece yarısı, şiddetli bir çığlık, bir bağırma sesiyle irkildi Hala. Hemen koştu sesin geldiği odaya. Ayşe’yi yatak odasında sürekli çığlık atıp, arada abuk sabuk konuşur ve saçlarını yolar buldu.
Ne yapacağını şaşıran, eli ayağına dolaşan kadın hemen en yakın komşuya haber etti. Bir doktor çağırdılar. Doktor teskin edici bir iğne yaptı. İlaç verdi.
Ayşe, kendinden habersiz yatarken, Sevgi etrafta şaşkın şaşkın dolaşıyordu. Annesine her fırsatta sokuluyor, kendinde olmayan vücuduna sarılıp, annesinin karmakarışık olmuş saçlarını düzelterek onu o küçük elleriyle teselliye-kendince-çalışıyordu. Onu öpüyor,
“Anneciğim... anne!” diye gözlerini açıp ona bakmasını bekliyordu. Bunu yaparken O küçücük çocuk bile hayatın ağır yükünün omzunda olduğunu hissediyordu.
Hasan’sız günler de gündü ve geçecekti. Ayşe de yavaş yavaş bunu kabullenmeye başladı. Kırgın, üzgün, ama ne yapsındı... Bir küçük çocuğu vardı ortada. Hem de Hasan’ın gözleri gibi gözlere sahip biri... Hasan’ın en büyük hatırası. Onun için yaşamalıydı.



















Dul Ayşe






Bütün sevgisini kızına vermişti Ayşe. Zamanının tümünü onunla geçiriyordu. Perihan kadın ve kızı Zehra, bir abla, bir kardeş gibiydiler gerçekten ona.
Bir gün Zehra yeniden iş teklif etti ona:
“Gel seni işe koyalım Ayşe abla. Ben patronla konuşurum. Hala sevgiye bakar. İşimiz çok güzel”
“Belki iyi olur” sözlerine Ayşe’nin,
“Bunu, peki, olarak düşünüyorum ve patronla yarın görüşeceğim” deyip yüzüne baktı onun Zehra. Ayşe hiçbir şey demeyerek, onayını belli etti.
Ertesi gün sevinçle geldi Zehra:
“Müjde, Ayşe! Patronla konuştum. Gelsin görüşelim dedi” diyerek girdi içeri.
O gece Ayşe oturup Hala’yla uzun uzun konuştu. Çalışmak istemiyordu. Ama avunmak, teselli olmak, bir şeylerle oyalanmak lazımdı. Artık o yoktu. Onsuz yaşamayı, hayatla mücadele etmeyi, ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmeliydi. Kızının bundan sonra hem anası, hem de babası olacaktı.
“Hala, sen Sevgi’ye bakarsan, ben de çalışır çabalarım” diyerek onun kesin görüşünü almak istedi.
“Sen kaygısız ol kızım. Benim de oyalanacak bir şeyim olur. Ona bakarım.”
Hala’nın bu sözleri rahatlattı Ayşe’yi. O gece erken yatmalıydı. Yarın iş için görüşmeye gitmek için karar verilmişti. Kucağında uyuklayan kızını yatağına yatırdı. Kendisi de yattı, ama uzun süre uyuyamadı.
Sabah olduğunda Ayşe erkenden kalkmış hazırlanmıştı. Zehra’yla birlikte, erkenden yola çıktılar. Fabrikaya geldiklerinde, hemen patronun odasının olduğu kata çıktılar. Ayşe odaya girmekte hâlâ kararsızdı. Acaba iyi mi ediyordu? Kalbi küt küt atmaya başladı. Girdiler sonunda.
“Günaydın efendim. Size bahsettiğim arkadaşım Ayşe hanım bu” diyerek tanıttı onu. Patron:
“Buyurun oturun. Hoş geldiniz. Zehra anlatmıştı sizi. Burası bir konfeksiyon fabrikası. Nasıl çalışacağınız konusunda ustabaşı size yardımcı olacak. Bir soracağınız varsa sorun”
Teşekkür ederek ayrıldılar odadan. Atölyeye geldiklerinde ustabaşı onları karşıladı. Onu tezgahların başında nasıl çalışıldığını, kendisinin yapacağı işlerin neler olduğunu birer birer izah etti ve güvenliği için dikkat etmesi gereken kuralları sıraladı.
Büyük bir atölyeydi çalışacağı birim. Burada çok sayıda kadın ve kız çalışıyordu.
Ayşe de bir makinede elbiselere ilik açacaktı. Şimdilik kolay gibi görünüyordu. Ama ustabaşını pek gözü tutmamıştı. Pek sıvaşık bir tipti. İş gösterme bahanesiyle sürekli ona yaklaşıyor, neredeyse ona sürtünecek kadar yakın duruyordu hep. Ayşe, onun daha ilk günden samimiyet kurma peşinde olduğu hissine kapılmıştı.
Ayşe, kolay sandığı işin pek de kolay olmadığının farkına vardı. Ne de olsa acemisiydi işin. Ustabaşı da bunu fırsat biliyor ona hep yardım ediyordu. Ayşe, ürkek bir kuş gibi tedirgindi.
O gün akşam olup, mesai bittiğinde, çıkış kapısında Zehra ile buluştular. Eve varıncaya kadar, o gün başlarından geçen olayları birbirine anlattılar.
Ayşe koşarak çıktı evinin merdivenlerini. Kapıyı hızla açtı. Yavrusunu, Sevgi’sini özlemişti. Sevgi de zaten onu bekleyip duruyordu.
“Annecim” diyerek kollarına atıldı. Kızına sarılırken hala’ya sordu:
“Halacığım, ne yaptınız bu gün... umarım seni yormamıştır!?”
“Yok kızım. Onunla oynadık, yemeğimizi yedik ve uyuduk. Çok akıllı bir kız annesi” diyerek Sevgiyi övdü Hala.

Bu sahne her akşam yaşandı evde. Olaylara biraz alışmışlardı. Her gün Ayşe işine gidiyor, akşamları genelde çok yorgun döndüğü için yemekten hemen sonra kızını koynuna alıp uyumaya, odasına çekiliyordu.
Aradan aylar geçmişti. Günlerden bir gün, atölyede çalışırken ustabaşı ona bir yığın kutu vermiş, onları aşağıdaki ambara koymasını istemişti. Ayşe kutuları aldı ve ambarın merdivenlerinden aşağıya indi.
Burası çok sessiz ve karanlık bir yerdi. Tavandaki pencereden sızan ışıkta olmasa hiçbir şey görünmeyecekti neredeyse. Biraz ilerledi. Kutuları bırakacak uygun bir köşe bulup bırakarak hemen koşar adım çıkmaktı işinin başına. Sağa sola bakındı. Alel acele kutuları yerleştirdi bir köşeye. Tam arkasını dönüp gidecekti ki, bir kol sarıldı beline.
O an hızlı bir şekilde düşündü. Çığlık atsa rezil olacaktı. Kimse ne olup bitiğini bilemezdi ki... bağırmak rezillik olurdu. Kendi kendine kurtulmalıydı ondan. Çırpındı. Kaçmaya çalıştı. Onu saran kolların sahibi bir yandan da boynunu öpmeye çalışıyordu. Ayşe boynunu öpmesini engellemek için kendini zorlarken yerdeki kutulardan birinin üzerine yan bastı ve yere yuvarlandılar beraber. Adamın bir eli belinden sıkıca tutuyor, öbür eli bacaklarında geziyordu. Nasıl olduysa bir ara elinden kurtuldu adamın duvarda dayalı duran tahtalardan birisini kaptı ve hızla adamın kafasına indirdi. Koşarak merdivenleri çıkacak kadar zaman bulabilmişti.
Üstünün başının yırtığıyla hemen patronun odasına koştu sekreter onu engellemek istediyse de başarılı olamadı.
Patron babacan bir adamdı. Onu başından sonuna kadar dinledi önce, sonra ustabaşını hemen işten attı.
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191348
atıktan sonra ..bu aradaki boşluğu düzeltemedim ..malesef
nizipli_mehmet Üye
Üyelik: 2005-10-03 Herkese açık mesaj: 8.461
#191350
yazınızın devamını bekliyoruz çok güzel...
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191428
takip ettiğinizden dolayı teş.
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191617
41----
O günden sonra Ayşe işine daha bir sıkı, dört elle sarıldı. Huzurla çalışmaya başladı.
Aradan aylar geçmişti. Bir gün Ayşe’yi garnizondan çağırdılar. İşten izin alıp hemen koşturdu. Onu bir toplantı salonuna almışlardı. Salonda kendisinden başka bir yığın insan vardı.
Komutan bir konuşma yaptı onlara ve sırayla şehitlik madalyası verdi orada bulunanlara.
Salonu terk ettiğinde komutanın,
“Kızım, eşin Hasan şehitlik mertebesine erişti. Vatanı için seve seve canını verdi. O bir kahramandı. Bu madalyayı almaya hak kazandı. Sana onun madalyasını takdim etmekten şeref duyarım.” Sözleri hâlâ kulağındaydı. Madalyayı çıkardı cebinden, komutandan alırken öptüğü gibi, sokak ortasında bir daha öptü ve yerine koydu yeniden. Komutandan madalyayı alırken ağladığı gibi bir ağıt tuttu onu sokak ortasında. Yüzlerce aile vardı içeride. Kimilerinki şehit, kimilerinki gaziydi. Hepsi çok üzgündü. Hiç kimse canlarını askere gönderirken onların geri gelemeyeceklerini akıllarından geçirmemişlerdi.
Fidan gibi delikanlıların çoğu, kollarını, bacaklarını yitirmişlerdi. Acısı tazelenmiş Ayşe’nin küllenen ateş yine içini bir kor gibi yakmaya başlamıştı. Cebindeki madalyaya dokunuyor parmaklarıyla ve, “Hasan gelecekti. Öyle demişti” diyerek kendi kendine konuşuyordu. Bu haksızlıktı...
Eve gelip yukarı çıktığında, Hala ve Sevgi uyumuşlardı. Madalyayı yastığının altına koydu ve yatağa uzandı. Gözlerini kapattı. Hasan’ın hayali yanındaydı. Sanki hiç gitmemişti. Kapıdan eğilip onu süzüyordu. Hep böyle şakalar yapardı. Ayşe yi kızdırırdı. Ne tatlı bakardı ama...
“Gel aşkım, gel! Ne olur gel! Biliyorum sen ölmedin. Ruhun hep bizimle. Bizi terk etme ne olur” diye sesli sesli konuştu kendi kendine.
Gözünü açtığında ne Hasan vardı ne de ona gülümseyen gözler.
Ağladı, ağladı ve daldı sonunda...
Artık o zayıf bünyesi dayanamıyordu. Sabaha kadar kabuslar gördü o gece. Sabah uyandığında Hala kalkmış erkenden kahvaltıyı hazırlamıştı. Elini yüzünü yıkadı oturdu masaya. Sevgi henüz uyanmamıştı. Hala’yla dertleşerek son çayını içmeye başladı. Çantasından bir paket sigara çıkardı. Bir tane yaktı ve paketi masanın üzerine koydu. Hala şaşırdı onun bu hareketine:
“Kızım, yavrum, sigaraya mı başladın!”
“Sorma halacığım... acımı hafifletiyor.”
“Yapma kızım, daha yaşın çok genç. Kendini toparla.canına yüreğin acısın!”
“Olmuyor. Onu unutamıyorum bir türlü. Keşke onu bu kadar sevmeseydim.” Dedikten sonra giyinip hazırlandı. Kızını yatağına eğilip öptü. Sevgi açtı hemen gözlerini. Annesi onu giydirip saçlarını taradı. Kucağında masaya kadar taşıdı. Kahvaltısını eliyle yaptırmaya başladı.
Sevgi durmadan sorular soruyordu:
“Anne babam ne zaman gelecek? Onu çok özledim? Yanına gidelim...”
“Bak Sevgi, baban artık gelmeyecek. O bir melek oldu. Bizi hep bulutların üzerinden izleyecek. Akıllı durursan sevinecek, yaramazlık yaparsan üzülecek.”
“Melek ne demek anne? Ben de melek olmak istiyorum!”
Ayşe, onun sorularına daha fazla cevap veremedi. Koşarak banyoya gitti. Hala, Sevgiye kahvaltısını kendisi yaptırmaya başladığında, banyodan Ayşe’nin hıçkırıkları duyuluyordu.
Elini yüzünü yıkadı. Mantosunu giydi ve evden çıktı. Biraz oyalanmış ve gecikmişti. Zehra’ya bakındı. Yoktu. Erken gitmiş olmalıydı. Daha fazla gecikmemek için aceleyle caddeye yürüdü.
İşe geldiğinde, zamanı unutmuş olduğunu, oldukça geç kaldığını anladı. Yeni ustabaşı sert bir şekilde- alayvari-
“Ooo, Ayşe hanım, buyursunlar. Niye zahmet ettiniz!?” diyerek azarladı onu.
“Bir daha olmaz efendim. Çok özür dilerim” diyerek aceleyle makinesinin başına oturup çalışmaya başladı.
Büyük bir gayretle çalışıyor, yorgun argın evine gidiyordu. Aldığı maaş zar zor idare ediyordu. İşini kaybetmemek için büyük bir titizlik gösteriyordu. Ona şehitlik maaşı bağlamışlardı. Ama o, o maaşa hiç dokunmuyordu. Bankada kızının adına bir hesap açtırarak, Sevginin geleceğini garantiye almak istiyordu.



İkinci Aşk- İkinci Yangın

Aradan uzun bir süre geçti. Mevsimler döndü durdu birbiri peşi sıra. Bir tek Hasan dönmüyordu.
Sevgi büyümüş, okul çağı gelmişti. Defterler kalemler alındı. Forması giydirildi. Artık o okulluydu.
Çok seviyordu okulunu Sevgi. Her gün okullu kızını özenle giydiriyor Ayşe, onu servisine eliyle bindiriyordu.
İş arkadaşları arasında Ahmet adında biri vardı. Ayşe’ye her fırsatta yardım ediyordu. Aynı semtte oturuyor oluşlarından birkaç kez beraber yürümüşler işe giderken, sonra bu alışkanlık epey sürmüş ve birbirleriyle dertleşir olmuşlardı.
Yine bir gün Ahmet’le yan yana yürürlerken Ahmet’in eli eline değdi Ayşe’nin. İçi ürperdi birden. Tüyleri diken diken oldu. “nedir bendeki bu değişiklik Allahım!?” diye düşündüğü sıra Ahmet usulca elini tutmuştu. Nedense hiç elini çekmedi. Öylece kalakaldı. Kanının donduğunu hissetti. Olamazdı böyle şey... ne yeri, ne de zamanıydı. Ama çekemedi elini. Bir müddet öyle, sesizce yürüdüler.
Artık her gün, aksatmadan yol boyu yürüyorlardı. Ayşe bu ilişkiye bir ad koyamamıştı. Neydi bu. Aşk mıydı!? Hayır, aşk olamazdı. O zaten Hasan’a aşıktı. “Olamaz,... olmamalı! Ben kalbimin kapısını kapattım. Hasan’ı unutamam! Unutmamalıyım. O ilk göz ağrım benim!” diye, kendi kendine öfkelenerek düşündü. Aklından, Hasanla geçirdiği mutlu günleri, düşündü: onu ölesiye sevmişti. Ürperdi. Tüyleri diken diken oldu. İçinden, peki, bu elini tuttuğum adam kim! Niçin, ona her dokunduğumda içim bir hoş oluyor! Aklımı mı kaçırıyorum” diye düşündü.
Ayşe bunları içinden geçirirken Ahmet’le yine el eleydiler. Bu düşüncelerin etkisiyle elini çekmek istedi. Yine ilk seferki gibi, yapamadı. Sevgi neydi!? Bir dokunuş, bir temas mıydı!? İçini titreten, adını koyamadığı bu duygu aşk mıydı?
Bu kafasında döndü durdu gün boyu. Gece sabahlara kadar düşündü. Bunu birisiyle paylaşmalıydı. Kime açabilirdi. Hala’ya anlatsa o yaşlı kadın acaba anlar mıydı. Sonra Zehra aklına geldi. Ne de olsa o gençti. Aşktan anlardı.
O gün Zehra’ya kendisiyle kalmasını rica etti. Zehra onun yalnızlık çektiğini bildiğinden, bu teklifi seve seve kabul etti.
O gece Zehra’yla sabaha kadar konuştular. Zehra durumu anlamıştı. Sonunda ona şu aklı verdi:
“O adamı seviyorsun. Bırak kendini, ölenle ölünmez. Gençsin, güzelsin... kızın daha küçük sayılır. Aklı ermeden o da o adamı sever, baba bilir.”
Ayşe’nin aklı yatmıştı yatmasına da, yine de içine sindiremiyordu. Ne olursa olsun, Hasan’a ihanet olarak düşünüyordu bir başkasıyla beraber olmayı. Düşünmek korkunçtu. Bir türlü içinden çıkamıyordu.
Her gün Ahmet’le buluşuyor, dertleşiyordu o kadar... iş kendiliğinden zamana bırakılmıştı. Böylesi uygun gelmişti ona. El ele, aşıklar gibi gezmeleri bile düşüncesini değiştirmiyor, bir türlü kesin kararını veremiyordu.

Bir gün, Ahmet,
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#191619
hadi arkadaşlar bu gün yaşadınız .......iki bölüm oldu ....iyi ve neseli okumalar
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#192166
42-43-44
, Ahmet,
“İzin alalım mı yarın?” dedi. “Aylardır dışarıda yemek yemedim...” Ahmet’in her sözüne olduğu gibi buna da itiraz etmedi Ayşe.
Bir mazeret uydurup aldılar izni. İş çıkışında, ikisi de çocuklar gibi hür hissettiler kendilerini. Çarşıları dolaşıp alış veriş yaptılar. Sonra deniz kıyısına gittiler. Mevsim kıştı. Kimsecikler yoktu sahilde. Keyiflerince şakalaştılar. Ayşe ilk defa kuş gibi hafif hissediyordu kendini. Bir kanatları eksikti. Sonra bir kır kahvesine uğradılar. Üzerleri kalın olduğundan dışarıda oturmak istediler. Bembeyaz kar vardı yerde. Beyaz bir deniz gibi uzanıyordu önlerinde. Rüzgar saçlarını uçuşturuyordu Ayşe’nin. Onları tutan tokaya isyan ediyorlardı.
Ahmet uzandı, tokayı açtı. Şimdi özgürdüler. Her teli karda koşuşturan çocuklar gibi uçuşmaya başladı. Aşk Ayşe’nin gözlerine bambaşka bir parlaklık katmıştı. Hiç bu kadar heyecanla bakmamıştı dünyaya Hasan’ı kaybedeli. Yıllardır dökülen göz yaşı nihayet dinmişti.
Ahmet onun yüzündeki mutluluğu okuyunca uzattı elini onun yüzünü okşadı parmaklarını çenesinin altında gezdirdi. Sonra dudaklarının kenarına yüzüne gülücük çizmek istermiş gibi dokundu.
Ayşe öptü, yüzüne gülücük çizen parmağı. Ahmet de en az Ayşe kadar heyecanlanmıştı.
İçleri ürpermiş, üşümüşlerdi. Kalktılar. Hava soğumuştu. Ayşe titriyordu. Baş döndürücü duyguların heyecanından mıydı titremesi, yoksa dışarıda oturmuş olmalarından mıydı... bilemiyordu. Onun titrediğini gören Ahmet attı kolunu Ayşe’nin boynuna kendine doğru çekip başını göğsüne doğru, ısıtmak istermiş gibi bastırdı.
Onun bu hareketi Ayşe’ye öyle bir güven vermişti ki, iyice sokuldu ona. Onun koruyucu kanatları altında sıcak bir yere girmeliydiler. Tenha bir köşede ufak bir lokanta gözlerine çarptı. Onların lokantaya doğru geldiklerini gören lokantacı çıktı kapıya kadar, buyur etti onları.
Girdiler. Etraf kırık döküktü. Eski sandıklarla derme çatma yapılmış, köy lokantası tipli bir yerdi. Eskimiş tahta sandalyelere çöktüler. Lokantacının her hareketinden telaşlandığı gözleniyordu. Belli ki kimsenin bu mevsimde uğramadığı bir yerdi ve hazırda pek bir şeyler yoktu. Kendilerinden başka hiç müşteri yoktu içeride. Ortada eski bir soba çıtır çıtır yanıyordu. Oturdukları yer pencere kenarıydı. Çatlamış camdan dışarısı gözüküyordu. Bahçedeki karlar kürenmiş, toprak ortaya çıkmıştı. Ağaçların tek tük kalan yaprakları rüzgarın etkisiyle bahçeye dökülmüş, ara sıra da birkaç yaprak uçarak konuyor aralarına, yaprakları, üfleyen rüzgar bir beri bir öte uçuşturup duruyordu.
Ağacın son kalan yapraklarına takıldı ikisinin de gözü. Ayşe, pencerenin hemen önündeki çatı altına gizlenmiş dalda yan yana kalmış iki tek yaprağı göstererek,
“Bak, bu iki yapraktan birisi sen, birisi ben. Nasıl da birbirlerine sokuluyorlar.” Ahmet baktı yapraklara, güldü. Ayşe’nin ellerini avucuna aldı, öptü. Tam o sırada yapraklardan birini uçurdu rüzgar,
“Bak bak!” dedi Ayşe heyecanla “birisi uçtu, o benim!” o bunları söylerken öbür yaprak da koptu dalından.
“Bak!” dedi Ahmet “Bu da ben, seni hiç yalnız bırakır mıyım!”
Lokantacı tek çorba olduğunu söylemişti girerlerken. Geldi ısıtılan çorbalar. Ekmekleri sobanın üstünde gevretmişti. Mis gibi kokuyordu gevretilmiş ekmekler.
Çok acıkmış oldukları ekmek kokusunu aldıklarında akıllarına gelmişti ancak. Aceleyle çorbalarını içtiler.
Çıkarken lokantadan,
“Bizim evde içelim mi çaylarımızı? Diye sordu Ayşe’ye. Ayşe hiç nazlanmadı. Onun yaşadığı yeri çok merak ediyordu.
Beraber, el ele taksiye bindiler. Ayşe, arabada başını onun omzuna koydu. Başı Ahmet’in omzundayken, uzun zamandır başını koyacak bir omuz bulamadığını düşündü. Araba karlar arasında açılmış engebeli kır yolunda beşik gibi sallanarak ilerliyordu. Ahmet baktı omzuna yaslı yüze, hafifçe gözlerini aşağıya doğru kaydırarak. Uyumuş olduğunu görüp Ayşe’nin içinden binbir güzel duygu geçirdi bir saniyede. Sonra daldı onun yüzünün detaylarına. Onu hiç bu kadar yakından görmemişti bu güne kadar. Ne kadar güzel bir yüzü vardı. Uzun, siyah kirpikleri ok gibiydi. Kalbine saplanıyordu sanki. Dudakları kırmızı, rüzgarda uçuşup üst üste konmuş iki gül yaprağını andırıyordu. Aslan yelesi siyah saçları arabanın sarsıntısıyla boynuna sürtündükçe onu çıldırtıyordu.
Eve geldiklerinde, utanmasa arabayı sabaha kadar durduracak kapıda, onun başını omzundan kaldırtmayacaktı. Bir iki saniye durdu şoför. Yüzüne baktı Ahmet’in.
Ahmet mecburen omzuna yaslı bu meleği uykusundan uyandırmak zorunda kaldı:
“Kalk Ayşe eve geldik!
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#192167
güzel bir aşk
nizipli_mehmet Üye
Üyelik: 2005-10-03 Herkese açık mesaj: 8.461
#192172
gerçektende öyle devanımda neler olacak acaba?
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#192298
45-46-47-
Ayşe, kaldırdı kafasını, gülümsedi ona ve aceleyle indiler taksiden.
Ev bir çatı katındaydı. Dar, loş, bakımsız bir merdivenden yukarıya çıktılar. Ahmet çıkardı anahtarı cebinden, açtı kapıyı.
Ev sevimli, biraz dökük saçık, ama temiz bir yerdi.
“Sen mantonu çıkar, ben çayı koyayım. Şimdi ısınırız” diyerek mutfağa geçti Ahmet. Ayşe sağa sola bakıyor, etrafı inceliyordu.
Ufak bir masa, birkaç sandalye, bir iki eski koltuk yerde küçük, eski bir halı vardı. Pencereden İstanbul kuşbakışı görünüyordu. İçeride ufak bir oda daha vardı. Orada da ufak bir karyola ve bir gardırop bulunuyordu sadece.
Bu sırada Ahmet çayı koymuş, eve dalmış olan Ayşe’yi seyrediyordu arkadan.
“Biraz kirli, biraz da dağınık... nasıl buldun?” dedi.
“Çok beğendim. Bekar evi böyle olur.”
Ahmet, kaşla göz arasında bir paket çıkarıverdi ortaya ve,
“Bu senin için... bakalım beğenecek misin? ben çay bardaklarını hazırlayayım.” Şaşırdı ve sevindi Ayşe. Ahmet, onun daha teşekkür etmesine fırsat kalmadan, sanki mutfağa özellikle kaçıvermişti.
Ayşe, onunla yaptıkları alışveriş sırasında, bir hediye aldığını fark etmemişti. Ne olabilirdi? Merakla paketi açtı.
Kutuyu açınca gözlerine inanamadı. Pakette, askılı dantelden mini bir gecelik, minicik bir külot vardı. Önce çok utandı. Sonra kapının arkasına geçip onları giydi. Çok beğenmişti. Öylece bir süre kaldı.
Tam o sırada Ahmet elinde çay bardaklarıyla geliverdi.
“Ayşe çay haz....” diyebildi ancak. Dondu kaldı Ayşe’yi aldığı kıyafet içinde görünce. O kadar yakışmıştı ki ona. Elindeki tepsiyi usulca bıraktı yandaki sandalyenin üzerine, Ayşe’ye yaklaştı. Saçlarından öpmeye başladı. Sonra sırayla öpücük yağmuruna tuttu her yanını. Kucakladı onu yatağa yatırdı. Kolları o kadar güçlüydü ki... Bir yandan da hızla soyunuyordu. Birkaç dakika içinde, sarmaş dolaş, tek vücut oluvermişlerdi. Aşk ihtiras, coşku, şehvet... hiçbir eksik duygu yoktu aralarında. Sanki kırk yıl ayrı kalmış da birbirlerine kavuşmuş karı koca gibiydiler.
İşte ne olduysa o anda oldu... Ayşe ani bir hareketle Ahmet’i itiverdi birden. Kalktı. Mantosunu giydi aceleyle, elbiselerini toparlayıp eline aldı ve koşar adım, ağlayarak merdivenlerden indi.
Yol ortasında hem koşuyor, hem ağlıyordu. “Ben ne yapıyorum! Nasıl yapabilirim!? Ben Hasan’ın karısı değil miyim!” diyerek sızlandı. Sevgi’nin yüzüne nasıl bakardı! Ona nasıl kızım, derdi! Bu affedilmeyecek bir günah olurdu. Ve o bu günahla yaşayamazdı. Kocasının kemikleri sızlardı. Bir mezarı bile olamayan Hasan’a bu yapılır mıydı! Bir mezar taşı olsun isterdi. İsterdi ki, şu an onun mezar taşına başını vursun vursun ağlasın, ondan kendisini affetmesini istesindi. Ama yoktu işte Hasan’ın mezar taşı. “Kafamı hangi taşlara vurayım Allahım!?” diye bağırdı. “Arzularımın peşine düştüm. Kendimden utanıyorum!” dedi sonra.
Sustu birden bire. Caddede tek tük adamlar gelip geçiyorlardı çünkü. Onun kendi kendine konuştuğunu duymuş, dönüp dönüp garip garip baktıklarını fark etmişti çünkü.
Adımlarını hızlandırdı. Saatlerce yürüdü. Kalabalık bir caddeye gelmişti. Bir satıcıdan bir poşet aldı ve elbiselerini poşete koyup eline aldı. Saçlarını topladı. Mantosunun alt düğmelerinin iyice kapanmış olup olmadığını kontrol etti. Allahtan tüm düğmeler iliklere geçirilmişti. Mantosu uzun ve bolcaydı. Hiçbir yerinin görünmediğinden emin olunca biraz rahatladı. Yaşlı gözlerini sildi.
Eve geldiğinde, oldukça geçti vakit. Hala ve Sevgi uyumuşlardı. Odasına girdi. Mantosunu çıkardı. Dolabın aynasına baktı. Hali perişandı. Orada öyle durup kendini seyretti. Ne yapacağını bilemedi. Geceliği çıkarmak istedi, ama yapmak içinden gelmedi. Sonra dolabı açtı, Hasan’ın madalyonunu çıkardı. Boş boş baktı bir süre. Sonra dudaklarına götürdü madalyonu. “Affet beni ne olur! Az kaldı, bir hata yapıyordum Hasan’ım!” dedi ve madalyonu öpe öpe birkaç saat ağladı.
Madalyon elinde, gecelik sırtında yatağa girdiğinde hala gözleri yaşlıydı.
O gece rüyasında, Hasan’ı ve Ahmet’i birlikte gördü. Yarım kalan geceyi rüyasında tamamlıyor, Hasan’ın onu suçlayan sözleri kalbini deliyordu.

O gece gördükleri. Rüya, kabus, şehvet, utanma, suçluluk duygusu... sanki tüm hayatının kısa bir özeti gibiydi. Sonsuz sevinçler yaşamış, korkunç acılar çekmişti.
Sabah olduğunda çıkardı geceliği üstünden, özenle katladı, bir kutuya koyup dolaba kilitledi. Madalyonu
senelbenlier Üye
Üyelik: 2007-12-25 Herkese açık mesaj: 441
#192299
eski ve yeni aşk ikilem yaşıyor bakalım hangisi galip gelecek

Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.

WhatsApp iletişim