Gözlerindeki tek gülümseye herşeyi feda eden ben
şimdi feda edecek hiç birşeyim kalmadı
ben bende öldüm
ben bende kayıp oldum
dünya bu kadar küçük gelmemişti bana
hayat bu kadar saççma görünmemişti
ben seni öylesine sevmedim ölesiye sevdim
ben sana uzaklardan gelen sevgili dedim
sen benim uzaklarımdan geldin girdin kalbime
sen hep vardın
sen hep var olacaksın
Seni hep sevdim
Seni öldüğümde de seveceğim
Sevmeyi öğren:Sevdikçe varlığının kâinatla toplandığını görürsün.
Sevince, kendini kendinden öte taşırsın. Sevince kalbine yeni ve sonsuz kanatlar takarsın. Sevince, mavi bir deniz olur kalbin; hiç bilmediğin kıyılara varırsın.
Bağışlamayı öğren: Bağışladıkça dostlarının sayısını onla çarpmış olursun. Bağışlamak kalbinin yükünü azaltır. Bağışlayınca, kalbine batan dikenler güle döner. Bağışlayınca önce kendini bağışlamış gibi olursun, nefretin ve kinin yükünü omzundan atarsın.
Pişmanlık duymaktan korkma: Pişmanlığını itiraf ettikçe hatalarının küçük, anlaşılır ve bağışlanabilir parçalara bölebildiğini görürsün. Pişmanlık sancısını göze aldığın sürece, hatadan dönmenin lezzetini de yaşamaya başlarsın. Pişmanlık içtenliğin sınamasıdır. İçtenliği olmayanlar pişman olamazlar. Pişman olmayanlar içtenlik kazanamazlar.
Hatırlamayı öğren: Hatırladıkça, sevgilerinin karekökünü bulup, onlardan hüznü çıkardığını fark edersin. Hele de çocukluğunu çok hatırla ki, hiç endişesiz mutlu olduğun anları yeniden yaşa. Mutlu olmayı beceremeyen biz büyüklere içimizdeki çocuk mutluluğun sadelik ve hırssızlıkla ilgili olduğunu fısıldar. Dur ve dinle çocuğunu.
Değer vermesini öğren: Değer verdikçe sevgilerin küpünü bulup, onları mutlulukla çarpabildiğini görürsün. Değer vermeden geçirdiğin günün güneşi hiç doğmamış gibidir. Değerini bilmediğin eşyaya hiç sahip olmamış gibisindir. Değerini bilmediğin dostların sana göre hiç yaşamamış gibidir. Değer vermesini öğrendiğinde, hayatın sahihleştiğini fark edersin. Daha yavaş yürürsün ama adımlarını yere sıkı basarsın.
İltifat etmesini öğren: İltifat ettikçe, insanlarla arandaki en kısa mesafenin bir tebessümün resmettiği eğri bir çizgi olduğunu görürsün. İltifat etmek yalan konuşmak demek değildir. İltifat, muhatabının görmek istediğin yere ulaşması ve oradan öte geçmesi için temennide bulunmaktır.
Özür dilemesini öğren: Özür diledikçe nefretin ve öfkenin sonsuza bölündüğünü, böylece dargınlıkların limit sıfıra giderken yok olduğunu fark edersin. Ayrıca bak: “Pişmanlık duymaktan korkma” öğüdü.
Aşktan korkma: Böylece bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 dereceyi aşıp, bütün yamukları kendi içinde barındırabildiğini görürsün. Aşk pürüzleri yok eder; dikenleri gül eder, acıları haz eyler.
Ara sıra hüzünlen: Hüznün kalbine dokunmasına izin ver. Böylece bütün mutlulukların ve zevklerin sonunda ayrılık çizgisine teğet geçip geri döndüğünü görürsün. Hepimiz ayrılıkların kuşattığı bir adada şimdilik yaşayan fanileriz. Hüzün, faniliğin ince sızısını kalbine hissettirdiği için, seni ebediyete komşu eder. Hüznünü öldürürsen ölümü anlayamadığın gibi hayatı da anlayamazsın.
Ve bir gün öleceğini bil: Kesinlikle öleceksin ve öldüğün gün anlayacaksın ki, yaşadığın hayat, paydası sonsuzluk olan basit bir kesirden ibaretmiş. Kesrin payında ne olursa olsun, ne kadar çok şey biriktirmiş olursan ol, hepsi son işlemde sıfıra eşitlenir. Kesrin üzerine, yani bu dünyaya, sonsuzluk cinsinden bir şeyler koyman gerekiyor. Yoksa “elde var sıfır”
Her gün yeniden uyan: Uyanmayı sadece gözünü açmak olarak bilen için, bir şafak vakti ne kadar da sıradandır. Hayranlık duygusunu her gece iki göz kapağının ardına sakladığı gözleri gibi her daim uykuda bırakan için, bir gün doğumu “sabahın körü” olasıca karanlıktır. Kulluk heyecanını avucunda tutamadığı bir kor gibi savurup söndüren için, bir seher vakti eğreti ve tanımsız bir vakitsizliktir. Haydi, aç gözlerini... Aç gönlünü... Şimdi ve burada var olduğunu fark et. Var edildiğini fark et. Buraya, bu sabaha bir insan olarak gönderildiğini bil. Bu sabahın senin için, sana özel olarak yaratıldığını fark et. Uyan...
Güneş senin için doğuyor..
Ne zaman yüreğimde bir deli tay gemi azıya alsa...
Ne zaman yağmur yürekli bulutlarla yarışsa gözlerim..
Ve...
Ne zaman ürkek bir ceylan geçse düşlerimden..
Sen geliyorsun aklıma...
Duru, berrak, engin, derin gözlerinle sen... Gelip oturuveriyorsun yüreğimin orta yerine.
"Ne zaman aklıma gelsen Kırk ikindi yağmurları misali Uzunca bir sağanak Boşalıyor gözlerimden Sana giden yollarda Başlıyor bir tipi Başlıyor bir boran"
O ünlü türküye inat, yolun sonu görünmüyor, dağlar geçit vermiyor. Lakin; gönül de ferman dinlemiyor. Bir al kızı oluyorsun düşlerimde. Hani ninelerimizin soğuk ve karlı kış günlerinde anlattığı, ağzımızdan buharlar çıkarak, soğuktan kızarmış burunlarımızla dinlediğimiz o masal kızı.. Hani yakaladığında senin olan ve her isteğini yerine getiren güzel peri kızı. Seni yakalamak için büyük çaba sarf ediyorum. Ama beyaz bir köpük gibi kayıveriyorsun avuçlarımdan. Ellerim boş kalıyor, gözlerim boş bakıyor, yüreğim boş...
Bir bebek oluyorsun sonra. Henüz emekleyen ve eşyalara çarpa çarpa yürümeye çalışan şirin ve afacan bir bebek. Ve yürüyorsun beynimde, bedenimde, yüreğimde.. tüm hücrelerimde yankılanıyor ayak seslerin.
Sonra deniz oluyorsun. Yemyeşil/masmavi bir deniz. Nice fırtınalara gebe engin bir deniz. Ve ben gözlerinin hapsinde müebbet muhabbete mahkum bir forsa. Yüreğim yüreğine prangalı, gönlüm gönlüne kilitli bir forsa. Mahkum sevinir mi hiç? Ama ben seviniyorum. Çünkü senin mahkumunum. Ne güzel bir mahkumiyet bu.
Ve sonra yağmur oluyorsun, rüzgar oluyorsun, bahar oluyorsun, aşk oluyorsun... Ama her şeyden önemlisi ben oluyorsun.
Öyle bir ben ki; baştan aşağı sen...
Fikrimin ince gülü, a yirmi dört ayarım, suna boylum, kalem kaşlım..
Yalan değil seni sevdiğim.
Seni özlediğim yalan değil.
Sensiz gecelere, öksüz hecelere, isyankâr ağıtlara, yetim türkülere, odamın duvarlarına sor.
Dolunaya, ufuklara, başa karlı dağlara sor.
Kalemime, bağlamama sor..
Bugün bunu bir kez daha anladım. Anladıkça ağladım, ağladıkça anladım.
Ömrümde ilk kez böylesine deli seni sevdim..
Ömrümde ilk kez böylesine deli seni özledim..
Ömrümde ilk kez böylesine deli seni arzuladım..
Ve şimdi...
ömrümde ilk kez bir sigara yakıp; dumanını ciğerlerime değil, ta iliklerime çekiyorum. Gün doğmuş, gün batmış kimin umurunda.
Yokluğunda terk edilmiş bir kent gibiyim..
Tut sana uzanan ellerimden Sevda Ecesi...
Sıla tükensin, hasret ölsün.
Tut... Ki Leyla Mecnun aşk görsün...
Alacakaranlığın tam orta yerindeyim bu gece. Hep hayalinle olduğum saatlerde, oluruna bıraktığım şu son günleri geçiriyorum gözümden.
Geçmişi değerlendirdiğim zaman değişen beni görüyorum. Yaşlanıyor muydum? Yoksa olgunlarşıyor muydum?
Bunun ayırımıydı kafamı kurcalayan. Her geçen gün biraz daha yavaşlatıyordu beni hayat. Daha çok düşündürüyordu vermem gereken kararlar
ve daha tereddütle bakıyordum karşıma çıkan olaylara. Zamanın her dakikasını kendi ellerimle işleye işleye yaşadığım zamanlar şimdi geçmesi ve dolması beklenen saatlere dönmüştü. Neden böyle olmuştum? Sebebim neydi? Ben neredeydim? Bir çok soru... BAzen net bazen karma karışık cevaplar... Netice ne mi?
İnsanı benliğinden alan
Bambaşka biri yapan
Deli divane eden
Hayatını adamaya ikna eden
........................................
Kelimeleri kifayetsiz bırakan
Şey ne ise oydu...
Aşk'tı o.. Senin anlamadığın ve anlayamayacağın...
Ben kendimi gördüm sende.. Seni o sandım sana kendimi verdim ....
Karşılığını, beklemediğim gibi olmasa da çok güzel aldım...
Bitti diye üzülme, Yaşandı diye sevin...
Yaşanmamışlarımı yaşattığın, umduğumdan kısa kalmış olsanda hayatımda yer aldığın, bana aşkı yaşattığın,
sebepsizce olması burksada içimi bana acıyı yaşattığın, beni büyüttüğün için teşekkürler...
Bitti diye üzülme yaşandı diye sevin...
Hep sevineceğim yar,,,
Düşündükçe bile...
Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.