bir zamanlar, 1 vardı ve 1 yoktu.
ansızın her şey ışık oldu,
ışık yavaşladı, madde oldu,
madde akıllandı, insan oldu.
insan, dışarıdaki maddeyi gördü, tadına baktı.
maddeyi sevdi, çok sevdi, daha çok sevdi...
bir zaman geldi, maddeye tapar oldu.
insan yarattı, kendi yaratımına taptı.
insan başardı, kendi başarısına taptı.
insan keşfetti, kendi keşfine taptı.
insan öğrendi, öğrendiklerine taptı.
unuttu, unuttu, unuttu...
geldiği yeri unuttu,
damarında akan özünü unuttu,
her şeyin 1 olduğu an'ı unuttu,
her şeyin aynı tekliğin yansımaları olduğunu unuttu,
ışığın madde dünyasında yansıyarak gerçeği(!) oluşturduğunu unuttu,
zamanın olmadığını, döngülerin olduğunu unuttu.
anlardan bir an, ışık bir dalgaboyu daha hareket edip yeni döngüye başladı.
ve son döngüye yaklaştı insan.
insan hatırlamaya başladı.
insan irkilmeye başladı.
insan sorgulamaya başladı.
insan maddeyi tüketmekten yorulmaya başladı.
insan amaç soruları sormaya başladı.
insan sevginin gerçeğini, gerçek sevgiyi hatırlamaya başladı.
insan kaosta yolunu aramaya başladı.
hatırla ey sevgili;
her şey ışıktı, ve ışık bir an yavaşlamıştı...
Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC''de bir metro istasyonunda,
kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe
yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta
yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek
zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir
kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba
atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar
ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten
ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur.
Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle
kemancıya
bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar.
Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden
gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne,
babaları
tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir
süre
durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir.
Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise
sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki
3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını
anlamaz. Oysa Joshua Bell''in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce
Boston''da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell''in öylesine bir kılıkla metroda
keman
çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve
öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.
Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği
algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir
ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız
dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?
Bazen ayrılıklar iyi gelir insana, gereklidir. Özgürleşip tüm ağırlığından köhne duyguların, yola tek başına devam etmek güzeldir.
Elbette kolay değildir, o güzel gözlere bakıp “Artık görüşmeyelim demek”. Acıtır, kanatır insanı, buna rağmen biliyorum ki iyilikle söylenen her şey zamanla da olsa kalpteki yerini bulur.
Bir kalpten nasıl ayrılacağımı hiçbir zaman tam olarak bilemedim. Her seferinde aynı üzücü duygu kaplar benliğimi... O kırılgan kalp karşımda soğuk kanlılığını korumaya çalışırken, duygularım sel olur akar gözlerimden. Çaresiz hissederim kendimi onun bu “güçlü” olma çabasının karşısında. O ayrılık konuşmasının sancısı ikimizi de farklı şiddetlerde sallar.
Zordur, o anda en doğru bulduğum seçimimi tüm iyi niyetimle dile getirirken, karşımdaki gözler tarafından kötü görülmem.
Fakat ayrılıklar iyidir, anlayışı öğretir insana.
Belki de, benden ona yansıyan o kötülüğe daha fazla dayanamaz, söylenecek bir çok şeyi içimde tutup, derin bir nefes alır ve çıkarım kapıdan kendi hislerimden kaçar gibi.
Belki, biraz da ağlarım o eşikte başka ne yapacağımı bilemeden.
Fakat ayrılıklar iyidir, insanı büyütür.
Biraz önce Onunla dolu olan bu kalbimi, şimdi acısını rahatça yaşayabilsin diye hiç konuşmadan dinlerim. Belki yazarım bana anlattıklarını ve belki Ona da yollarım bilsin diye.
Ayrılıklar iyidir, insanı şair yapar.
Biliyorum ki bazen, duygular değilse de ilişkiler yıpranır, yara alır. O sevgi öylece dursa da ilk günkü tadında, artık olay ilişkiyi yürütmekten ilişkiyi itelemeye varır.
Zor bir seçimdir, vazgeçmek. Onu sevmekten değil, ilişkiden gidebilmek. Ve belki daha da zoru gittiğin yerde onu tüm şiddetiyle, tüm ateşiyle sevmeye devam etmek.
Onun tarafından şımarık, anlayışsız, kararsız ve hatta sevgisiz olarak etiketlenmeyi göze alıp çıkarım hayatından, kalbinden, evinden, telefon rehberinden…
Arkasın da durduğum kararlara sarıp bütün “acaba”larımı, inanırım doğru olanı yaptığıma.
Bilirim bir gün geçecek bu gönül yarası, dönecek bana kalbimin onda kalan yarısı.
Unutulmuş, önemsenmemiş, terk edilmiş saysa da kendisini “bir rüyaydı, bitti” dese de bilirim bir gün o da varacak kendi içinde ki gerçeğe…