Kavak Ağacı ile Kabak
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa: -Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki! ayda gelmeye çalıştığın için.
1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.
paylaşım için teşekkürler... sevinçler paylaşıldıkça artar,üzüntüler paylaşıldıkça azalır.Her zaman bizlere taş atanlara biz ekmek vermeliyiz.gün gelir elbet hatalarını anlarlar.
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür.
Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden ! dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.
Siperdeki diğer arkadaşı; -Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi...
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür.
Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden ! dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.
Siperdeki diğer arkadaşı; -Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi...
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
Abi bu türden hayat derslerini tatlı dilinizden çoğu kez dinledik. Sitedeki diğer arkadaşların da bu şekilde istifade etmesi son derece güzel. Konuyu sabitliyorum. Teşekkürler...
Üç üzüm tanesi İstanbul'un Topkapı semtinde, surların dışında Arakiyeci (Takkeci) İbrahim Ağa Camii diye bilinen mimari şaheseri bir cami vardır. Çevreyolunda seyahat edenler Topkapı mezarlıkları hizasından geçerken ahşap eyvanlarını ve zarif minaresini görebilirler. Hendesi mükemmelliği ve duvarlarındaki çinileriyle bize XVI. yüzyıl Türk mimarisinin pırlanta bir örneğini gösteren camiin yapılışıyla ilgili bir hikaye anlatılır. Arakiyeci İbrahim Ağa, Kapalı Çarşı esnafından olup takke yapıp satmakla geçinen dürüst, gözü tok, mütevazı bir insan imiş. Fakirlikten Topkapı dışında eski bir Bizans evinde oturur, her gün ta çarşıya kadar o yolu yaya gider gelirmiş. Bir gece rüyasına bir pir-i fani girip ona demiş ki: - Evladım, var Bağdad'a git. Köprünün karşısındaki hurma Ağacına sarılmış olan asmada 3 üzüm tanesi kısmetin vardır; onları al, afiyetle ye. İbrahim Ağa rüyaların sadık olduğu zaman tahakkuk edeceğini bilmekle beraber fazla da önemsenmeyeceğini düşünenlerdendir. Hani peygamberlerin yahut evliyaullahın rüyası tamam da, kendisi gibi sıradan bir adamın rüya görmüş olması ona pek bir anlam ifade etmez. Üstelik üç üzüm tanesi için aylarca yol meşakkati çekmek de pek öyle kolayca verilebilecek kararlardan değildir. Ancak İbrahim Ağa aynı rüyayı ertesi gece de görmesin mi? - Hayırdır inşallah! O gün işine gitmiş; ama aklı hep rüya ile meşgul. Nihayet üçüncü gün de aynı rüyayı görünce kimseye bir şey söylemeden, omuzda heybe, ayakta çarık, elde asa, ver elini Bağdad. İbrahim Efendi haftalarca yol alır ve nihayet Dicle'nin gürül gürül akıp yeşerttiği Darüsselam'ın merkezi köprüsünün yakınına varır. Yakındaki aşçı dükkanına girip karnını doyururken bir yandan da bakışlarıyla köprünün çevresini incelemeye, asmaya sarılmış bir hurma ağacı aramaya başlar. Hayret! Tam da rüyasında tarif edildiği gibi bir hurma fidanı köprünün karşı yakasında durmaktadır. Karnını doyurduktan sonra tatlı niyetine, rızkı olan üç üzüm tanesini yemek üzere asmanın yanına gelir. Ancak hangi salkımdan koparacağını bilemez. Sonra asmanın yanındaki peykeye oturup üzümleri incelemeye koyulur. Yaprakların arasında, yalnızca üç üzüm tanesi bulunan bir salkım gözüne ilişir. Ama biraz yüksekçe yerdedir. Yaklaşıp bir iki zıplarsa da eli yetişmez. O sırada yanına yaşlı bir adam gelir: - Selamun aleykum Ağa, üzüm yiyeceksen işte salkımlar önünde. Böyle niye zıplıyorsun? Takkeci İbrahim şaşırır. Öyle ya, buna ne cevap versin? Nihayet başından geçenleri bir bir anlatır. Adam dinledikçe gülmeye başlar ve nihayet, - Be hey herif !... der, ne kadar da safmışsın. Ben de üç seneden beri buna benzer bir rüya görürüm, bana da İstanbul diyarında Topkapı dışında Topçular'da bir takkecinin kömürlüğünün altında üç küp altın var; git al derler de yine yerimden kıpırdamam. Sen ise üç üzüm tanesi için gelmişsin, ahmaklığın bu kadarına bravo doğrusu! Bu sözleri duyan İbrahim Ağa bayılmamak için kendini zor tutar. Çünkü adamın tarif ettiği yer İstanbul'da oturduğu ev; kömürlük de kendi kömürlüğüdür. Adama bir şey sezdirmemek için o üç üzüm tanesini yiyip derhal gerisin geri yola çıkar. İstanbul'a gelir ve kömürlüğünü kazar. Gerçekten de üç küp altın orada durmaktadır. Altınları alır ve pek çok hayır hasenattan gayri şimdi kendi adıyla anılan o şirin camiyi yaptırır. *** ŞİMDİ ASIL SORU ŞU: Kanaatimce herkesin kısmetinde bir “üç üzüm tanesi” bulunmaktadır. Ya da üç küp altın mı demeliyim…. Yıllardır belki de üzerinde oturuyoruz da farkında değiliz…. Önce kendime soruyorum…. Benim hayatımdaki üç üzüm tanesi nedir; ya da üç küp altın ?.... Kanaatimce şunlardır: 1. ın beni müslüman bir anne ve babadan yaratması 2. Peygamber Aleyhisselama ümmet kılması 3. Sadatın kapısını nasip etmesi…. Ancak, yıllardır bu üç üzüm tanesinin ya da üç küp altının üzerinde oturmakla birlikte kıymetini tam olarak bilemediğimi ve nimetin şükrünü hakkıyla eda edemediğimi itiraf etmeliyim…. Peki sizin hayatınızdaki üç üzüm tanesi ya da üç küp altın nedir?... Kıymetini bilme ve şükrünü eda etme noktasında ne durumdasınız ?…. Kendinizi bu konuda hiç yokladınız mı ?.... Ramazan ayında olmamız dolayısıyla tam da kendimize sormamız gereken bir soru olduğunu düşünüyorum…. Ne dersiniz ?.... AŞKINIZ CEMAL, CEMALİNİZ NUR, NURUNUZ AYN OLSUN!...
çok mükemmel bir paylaşım çok hoşuma gitti teşekkür ederim..
o zenginlik bizede nasip oldu şükür ne kadar şükretsek az...Yinede şükrümüzü ne derece yapabiliyoruz Allah bilir... Allah bizi şükredebilenlerden etsin ve bu kapıdan ayırmasın...
ibretle okuyacaginiz bu olay Hollanda'da gerceklesmistir. Bir genc kiz odasinda müzik dinlemekteyken, anneside sesli bir sekilde Kuran-i Kerim okumakla mesgulmüs. Bu sirada annesi kizina müzigin sesini kismasini söylemis. Bunun üzerine genc kiz annesine bagirarak kendisinin susmasini istemis. Genc kiz annesinin onu dinlemedigini ve Kuran-i Kerimi hala sesli bi sekilde okumaya devam ettigini görünce hemen, insanlara rehber amaciyla indirilen kutsal kitabimizi annesinin elinden alip yirtar. O an genc kiz alev alip yanmaya baslar. Söndürmek icin üzerine battaniye atar annesi. Battaniyesini kaldirdigindaysa asagida görülen ibretli manzarayla karsilasir. Genc kiz su an Hollanda'da bi hastanededir. Ailesi igne yaptirip öldürülmesini istiyor.
Bu olay dünya basininda sizinde tahmin edebileceginiz nedenlerden dolayi pek yer almadi, fakat insanlar arasinda cok konusulmakta. Olayida bazi kaynaklardan duydugumuz kadariyla size anlatmaya calistik.
Kuran-i Kerim'den ayetler:
"Kur'an okundugu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin" (Arâf, 204).
- "Biz, Kur'an okundugu zaman, seninle ahirete inanmayanlarin arasina gizleyici bir örtü çekeriz. Ayrica, onu anlamamalari için kalplerine bir kapalilik ve kulaklarina bir agirlik veririz. Sen, Kur'an'da Rabbinin
birligini yadettiginde onlar, canlari sıkılmıs bir vaziyette, gerisingeri dönüp giderler" (Isrâ, 45, 46).
- "Biz, Kur'an'dan öyle birsey indiriyoruz ki o, müminler için sifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnizca ziyanini artirir" (Isrâ, 82).
- "Eger biz bu Kur'an'i bir daga indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan bas egerek, parça parça olmus görürdün. Bu misalleri insanlara düsünsünler diye veriyoruz" (Hasr, 21).
'Bir adam Hz. Ömer (r.a.)'in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Ömer ibnü'l-Hattâb hazretleri ona,
' Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir, dedi.
Orada bulunanlardan birisi,
' Ben onu tanıyorum, deyince Hz. ömer,
' Nasıl bilirsin? diye sordu. O da,
' Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum, cevabını verdi.
Hz. Ömer (r.a.) tekrar sordu:
' Gecesini gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur?
' Hayır, diye cevap verdi adam.
Hz. Ömer (r.a.) sormaya devam etti:
' İnsanın takvâsını ortaya koyan, muâmelesidir. Bu adam, alış'veriş yaptığın bir kimse midir?
Adam tekrar,
' Hayır, dedi.
Hz. Ömer (r.a.) bu defa;
' Bununla, insanın ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân veren bir yolculuk yaptın mı? diye sordu.
Adam bu soruya da,
' Hayır, cevabını verince, Hz. Ömer (r.a.),
' Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek,
' Git, seni tanıyan birini getir, buyurdu.'
Demek ki bir insanı iyi tanıyabilmek, doğruluk ve dürüstlüğünden emin olabilmek için; onunla, ya yakın komşuluk yapacaksın veya alış-verişte bulunacaksın yahut da beraber yolculuk edeceksin... Aksi takdirde, yani bu ölçülerden hiçbirisi ile tartmadığın bir kişi hakkında, müsbet veya menfî yönde şahâdette bulunmayacaksın. Zira bu demektir ki, sen onu tanımıyorsun
[/B] Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. 'Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?' diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu.
Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.
Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: 'Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?' diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.
Düşündüğü gibi de yaptı: 'Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.' diyerek beklemeye başladı.
Bekledi, bekledi... Ne gelen ne giden... Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:
'Ey tembel adam!' diyordu ses, 'kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.
Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.'
Ey genç insan!
'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma!
Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir.
Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.
Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış:
– Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?
Sonra da ilave etmiş.
– Bak, demiş, benim ne yüzümün siyahlığında, ne de dudaklarımın kalınlığında bir tesirim vardır. Onları Yaratan öyle yaratmış, öylesine uygun görmüş. Benim tercihim değil...
Evet, insanların yüz güzelliği, yahut da çirkinliğiyle kendilerine bir pay çıkarmaları son derece yanlıştır. Ne güzellikte bir etkisi vardır, ne de çirkinlikte. Her ikisini de yaratan ve layık gören Allâh-ü azimüşşandır. İnsan kendi iradesiyle kazandığından sorumludur