Eyvallah kardeşim,
Buna da şükür.Tabiri caiz ise sürünüp duruyoruz.Bakalım daha ne kadar sürecek...
Bu arada artık dırnaklı ekmek yeme şansım olacak.Zira bir HIYAMLI hemşerimiz buradaki lokantada çalışmaya başladı.
Ah bir de ciğer olsyadı...
Selamlar,sevgiler.
İmamHatip Lisesi
#10236
#10307
#10352
#10403
#10597
#10601
#10636
#10639
#10659
#10679
#10686
#10700
#10727
#10775
#10802
#10806
#10811
#10812
#10813
#10814
#10819
#10842
#10844
#10850
#10851
İmam Hatip Mezunları
Dostum,
Burada hepsi var.Buyur gel.
Selamlar saygılar
TÜRK ALİ BEY .
Vatandaş "Türk ALİ" ALİ Bey, sabah saat 7.00'de Casio masa saatinin
alarmıyla gözlerini açtı. Puffy yorganını kaldırdı. Hugo Boss pijamalarını
çıkarıp Adidas terliklerini giydi.
WC 'ye uğradıktan sonra banyoya geçti. Clear şampuan ve Protex sabunuyla
duşunu aldı . Colgate ile dişlerini fırçaladı.
Rowenta ile saçlarını kuruttu. Bill's gömleğini ve Pierre Cardin takımını
giydi.
Lipton çayını içti. Sony televizyonda medya özetlerini ve flashhaberleri
izledi.
Citizen kol saatine baktı. Aile fertlerine 'çav' deyip Hyundai otomobiline
bindi. Blaupunkt radyosunu açarak, rock müziği buldu.
Ağzına bir Polo şeker attı . Şehrin göbeğindeki Mega Center 'daki ofisine
varınca, Casper bilgisayarını calıştırdı. Microsoft Excel'e girdi.
Ofisboy' dan Nescafe' sini istedi.
Saat 10.00'a doğru açlığını yatıştırmak için Grissini yedi. Öğlen Wimpy's
Fast Food kafeterya ya gitti. Ayak üstü, Coca Cola ve hamburger i mideye
indirdi.
Camel sigarasını yakıp Star gazetesini karıştırdı. Akşam-üzeri iş çıkışı
Image Bar'a ugrayıp JB' sini yudumladı, sonra köşedeki Shopping Center 'a
uğradı. Eşinin sipariş ettiği Persil Supra deterjan , Ace çamaşır suyu,
Palmolive şampuan, Gala tuvalet kağıdı , Sprite gazoz ve Johnson kolonyayı
alarak kasaya yanaştı.
Bonus kartı yla faturayı ödedi. Hafta sonu eşi Münevver'le Galleria 'ya
giden ALİ Bey, Showroom 'lar dolaşıp Kinetix ayakkabı, Lee Cooper blue
jean satın aldı.
Akşam evde bir gazetenin verdiği TV Guide'a göz atan ALİ Bey,kanallar
arasında zapping yaparak, First Class , Top Secret, Paparazzi gibi
programlar izledi.
Aynı anda Outdoor dergisini karıştırdı.
Saat 22.00'ye doğru Show' da Türk dili üzerine panel başladı. Uykusu gelen
ALİ Bey, televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken, kendini mutlu
hissetti.
"Ne mutlu Türk'üm diyene!" diye gerindi ve uyudu. .
Hala da uyuyor..... .
Dostum,
Dilimize ve yaşantımıza girmiş bir bu kadar daha terim-kelimeler varki güzelim dilimizi neredeyse unutmaya başladık.Hatırlattığın için teşekkür ederim.
Selamlae Saygılar
Türk biçerdöveri dünyaya açılıyor Yurtiçi pazarında marka haline gelen Ertuğrullar Tarım Makineleri Fabrikası, ürettiği yeni biçerdöverler ile dünya pazarına açılıyor. Ertuğrullar, bu yıl yurt içi ve yurt dışında toplam en az 150 araç satmayı düşünüyor. Ekini anında samana çevirebilen yeni model biçerdöverler ile dünya devlerine kafa tutacak olan Ertuğrullar, bu yıl yurt içi ve yurt dışında toplam en az 150 araç satmayı düşünüyor. Türkiye''nin ilk ve tek biçerdöver üretimini yapan Ertuğrullar''ın ortaklarından Nurhan Ertuğrul, "4 yılda Türkiye''nin markası haline gelen biçerdöverlerimiz, bu yıl dünyaya açılıyor" dedi. Burdur''da 57 yıl önce Teknik-İş ve Torna Atölyesi adı altında kurularak küçük çapta tarım aracı imal eden Ertuğrullar, hızla büyüyor. Türkiye''nin makineli tarıma geçişsinde öncüler arasında yer alan ve Türk tarımının modernizasyonunda büyük rol oynayan Ertuğrullar, şimdi kendi imalatı olan biçerdöveri dünya pazarına çıkarıyor. 22 yıl önce Rusya, Mısır, Sudan, Tunus, Fas, Azerbaycan gibi ülkelere patoz makinesi ihraç ederek dışarıya açılan Ertuğrullar, tarım aletleri üretiminde rakip tanımıyor. Ertuğrullar Tarım Makinaları, bu yaz 4. biçerdöver modelini piyasaya sürmeye hazırlanıyor. Klimalı, teyp, radyo ve CD çalarlı biçerdöverler, tarım çalışanlarının işini rahatlatıyor.
Edited by - felsefefe on 31/05/2006 00:09:42
1. Adamın birinin evinde yangın çıkmış. Komşuları
yardıma koşmayıp olayı
seyretmeye başlayınca iş başa düşmüş.. İlk önce
oğlunu yangının
içerisinden çıkarıp dışarıda beklemesini söylemiş.
Dalmış tekrar duman ve
ateşin içerisine, kızını çıkartmış dışarıya. Sonra
karısını, sonra köpeği
ve kedisini. Daha sonra dışarı hiçbir şey getirmeden
3 kere daha içeri
girmiş çıkmış. Onu seyreden komşularından biri
sormuş:
- "Niçin yanan eve girip çıkıyorsun dışarı hiçbir
şey getirmiyorsun?"
diye. - "Kayınvalidem içeride!" demiş adam; "arada
bir girip çeviriyorum!"
2. Müdahale
hakim kaynanasını dövmekten sanık bir adamın
muhakemesine
>bakıyordu.Şahitlere sordu:
- "Bu adamı kaynanasını döverken gördün mü?"
- "Gördüm efendim."
- "Neden müdahale etmedin?"
- "Neden müdahale etmeyim hakim bey ... Yardıma
ihtiyacı yoktu ki evire
çevire dövüyordu!...."
3. Kaynana
Temel bir gün kahveye girmiş. Üstü başı yırtıkmış.
Ne oldu diye sormuşlar.
Temel :
- "Kaynanamı gömdük."
Kahvedekiler:
- "İyi de bu halin ne?"
- "Biraz direndi de."
4. Duyuru
Temel' in bir gün kaynanası kaybolur. Temel hemen
gazeteye ilan verir.
İlan aynen şöyledir:
Kaynanamu kaypettum. Körenlerin insaniyet namına
körmemezlikten
kelmeleri riça olunur
Kardeşim sen hangi gruba giriyorsun?
Ben kendime uygun bir grup bulamadım da...
Gurup derken biz dinazoruz hiç bir şeye benzemiyoruz
İşte benle ahmetordan burdan bazan sert bazan kibar bir şeyler karalıyoruz
yalnız dinazor olduğumuzu kimse bilmiyor sende çaktırma işte ....
Mustafa Kemal hakkında bir yazı yazdım Yusuf beni doneklikle suçluyor
Oysa heyhat ben bu yazıyı devam ettireceğim.
Gelenin hatırı için
gidene sovemem diye de bir şiir var oysa
ne bileyim donek olmak ...
https://www.e-grammes.gr/turkman.htm
buraya bir tıklayın çoooook güleceksiniz hoşunuza bile gidebilir.
https://www.360tr.com/topkapi/index.htm
Edited by - felsefefe on 02/06/2006 00:38:49
Dostum,
Ozi dinazor olduğumuzu neden yazıyorsunki?Arkadaşlar bizi genç zannediyorlar.(Gerçi bende kendimi genç hissediyorumda o ayrı mesele...)
Selamlar Saygılar
yalnız dinazor olduğumuzu kimse bilmiyor sende çaktırma işte ....
dedim ya
Hititlilerin M.Ö. 2000 YILINDAKi DUVAR YAZISINDAN
ALINMISTIR.)
TanrIm beni yavaslat,
Aklimi sakinlestirerek kalbimi dinlendir...
Zamanin sonsuzlugunu göstererek bu telasli hizimi dengele...
Günün karmasasi içinde bana sonsuza kadar yasayacak
tepelerin sükunetini ver.
Sinirlerim ve kaslarimdaki gerginligi, bellegimde
yasayan akarsularin
melodisiyle yika, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyilestirici gücünü duymama
yardimci ol...
Anlik zevkleri yasayabilme sanatini ögret; bir çiçege
bakmak için
yavaslamayi, güzel bir köpek ya da kediyi oksamak için
durmayi, güzel bir
kitaptan birkaç satir okumayi, balik avlayabilmeyi,
hülyalara dalabilmeyi
ögret...
Her gün bana kaplumbaga ve tavsanin masalini hatirlat.
Hatirlat ki yarisi her zaman hizli kosanin
bitirmedigini, yasamda hizi
arttirmaktan çok daha önemli seyler oldugunu bileyim...
Heybetli mese agacinin dallarindan yukariya dogru
bakmamı sagla.
Bakip göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olmasi
yavas ve iyi büyümesine baglidir...
Beni yavaslat Tanrim ve köklerimi yasam topraginin
kalici degerlerine dogru
göndermeme yardim et.
Yardim et ki, kaderimin yildizina dogru daha olgun
ve daha saglikli olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi...
Tanrim,
Bana degistirebilecegim seyleri degistirmek için
CESARET,
Degistiremeyecegim seyleri kabul etmek için SABIR,
ikisi arasindaki farki bilmek için AKIL ve
Beni askin körlügünden ve yalanlarindan koruyacak
DOSTLAR ver...
Cari açığın da bir merkezi var!
Sabah gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, yeni açılan bir alış veriş merkezindeki yabancı marka ve isim istilasına dikkati çekerek şunları yazdı: "Merak ettim, gezdim Kanyon`u. Amerika`da mıyız, Japonya`da mıyız, İtalya`da mı, anlamadım...Türkiye olmadığı kesin. Asabım bozuldu. Oturdum bir yere...
Şöyle yazıyor duvarda. "Kahvelerimiz Peru orijinli, Villa Rica çekirdeklerinden hazırlanmaktadır."
Aferin... Abartmıyorum... Çıldırırsınız.
Mağazalara bakıyorum. Havaya giriyor insan. Şeytan diyor, dal içeri, "how much" diye sor...
Çünkü sağımda Angelo Nardelli, Bally, Bashqua, Carnevale, Perigot, Haaz. Solumda Fornarina, Guess, So chic, Murphy&Nye, Patrizia Pepe, Swarovski. Önümde Scabal, Thomas Pink, Birkenstock, Cesare Paciotti, Furla, Shisly. Arkamda Mom-to-be, Only, Mandarina Duck, Vetrina, Kaloo, Via Pelle..."Allahım ben neredeyim" diye düşünüyordum ki... Sinemayı gördüm. "Mars Cinema" yazıyor. E Mars olabilir. Başta demiştim... Türkiye olamaz. Bu saatten sonra da, hiç kimse çıkıp, "tekstilimiz şöyle ilerledi, böyle atılım yaptı" filan demesin bana...
Özetle... Hani hep konuşuluyor ya, "hayatımız ithalat oldu, cari açık patladı" diye... Cümleten hayırlı olsun. Cari açığın, artık alışveriş merkezi de var."
Yılmaz ÖZDİL-SABAH
IMF''ye borcumuzu şakır şakır ödüyoruz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, göreve geldiklerinde Türkiye''nin, IMF''ye olan borcunun 24 milyar dolar olduğunu belirterek, ''''Göreve geldiğimizden bu yana IMF''ye borcumuzu şakır şakır ödedik. Şu anda kalan borcumuz 11 milyar dolar'''' dedi. Erdoğan, partisinin Şırnak Spor Salonu''nda düzenlenen il kongresinde yaptığı konuşmada, sonbaharda büyük kongreyi yapacaklarınıbelirterek, 2007 yılında yapılacak genel seçimlere hazır hale geleceklerini söyledi. Partililere, ''''Sizler zaten her şeye hazırsınız'''' diyen Erdoğan, AK Parti''nin daha güçlenecek bir noktaya taşınacağını söyledi. İktidara geldiklerinde yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadeleedeceklerini söylediklerini kaydeden Erdoğan, bu konuda gösterdikleri çabaları dile getirdi. Erdoğan, devletin nemalardan dolayı çalışanlara 14.5 katrilyon lira borcu bulunduğunu, bunun 12 katrilyon lirasını ödediklerini, Haziranın 20''si itibariyle de tamamını ödeyeceklerini bildirdi. İmar Bankası''ndan dolayı 8.5 katrilyon liralık bir maliyetin ortaya çıktığını anımsatan Erdoğan, şu ana kadar bunun 6.5 katrilyonunun ödendiğini kaydetti. Bazı çevrelerin AK Parti''ye yönelik olarak ''IMF ile yatıyor, IMF ile kalkıyor'' ifadelerinde bulunduğunu bildiren Erdoğan, Türkiye''nin, IMF''nin 29 kurucu ortağından biri olduğunu kaydetti. Erdoğan, ''''IMF dünyada hangi ülke için ''bu güvenilir ülke'' diyorsao ülkeye kredi veriliyor. ''Güvenilir ülke değil'' diyorsa o ülkeye kredi verilmez'''' dedi. Göreve geldiklerinde Türkiye''nin IMF''ye borcunun 24 milyar dolar olduğunu hatırlatan Erdoğan, ''''Göreve geldiğimizden bu yana IMF''ye borcumuzu şakır şakır ödedik. Şu anda kalan borcumuz 11 milyar dolar''''şeklinde konuştu. Erdoğan, göreve geldiklerinde Merkez Bankası rezervlerinin ise 26 milyar dolar olduğunu belirterek, şu anda rezervlerin 58 milyar dolaraulaştığını anımsattı. Aradaki farkın 32 milyar dolar olduğunu ifade eden Erdoğan, bunun Türk Lirası ile 48 katrilyon olduğunu nema ödemeleri, İmar Bankası ödemeleri ve IMF''ye ödenen parayla birlikte toplam 88 katrilyon liralık bir değer yaratıldığını bildirdi.
Edited by - felsefefe on 04/06/2006 22:13:15
Dostum,
Bilgilere derin devletteki dostların vasıtasıylamı ulaştın nedir?Haber kaynağını belirtirmisin?
Selamlar Saygılar
Edited by - Ahmet karadag on 05/06/2006 17:00:00
iyiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii.
Adamın biri doktora gider.Çok şiddetli öksürüğü olduğundan şikayet eder.Doktor da ona yanlışlıkla müshil ilacı yazar.Bu ilacı yemekten sonra al der.Bir hafta sonra da kontrola gelmesini söyler.
Aradan bir hafta zaman geçer.Adam kontrola gelir.Doktor ona öksürüğünü sorar.Adam çaresiz bir şekilde cevap verir:
-Ah doktor bey,der.Bir öksürebilsem...
Hepinize saygılar,selamlar...
Ayrıca Ahmet Kaya arkadaşımız da aramızda,bilginiz olsun...
VERMEYİNCE MA’BUD .
.
Ziya Paşa'nın ünlü Terkib-i Bend'inde yine ünlü bir beyti vardır. Halk arasında dil persengine dönüşmüş ve pek çok garibanın şikayetini dile getirmesine medar olmuş bu beyitte Paşa, .
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Baran yerine dürr ü güher yağsa semadan .
.
buyurur. "Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa, bahtı kapalı olanın bahçesine yine de bir damlası düşmez." demektir. Türkçemizde bu beytin mazmununu ifade eden pek çok deyim, darb-ı mesel ve vecize bulmak mümkündür. .
Muhallebi yerken dişi kırılan nasipsizden ata bindiği halde "ya nasib"i unutan geline, güvendiği dağa kar yağan mareşalden cemaziyelevveli keşf olunan mahzen memuruna kadar pek çok insan bu beyti tekellümde mazurdurlar. Ancak içlerinde bir tanesi, vardır ki şair belki de bu beyti onu derhatır ederek söylemiştir. Önce hikayeyi anlatalım: .
.
Rivayet olunur ki, Sultan II. Mahmud, tebdil gezdiği bir Ramazan gününde Üsküdar'da mücerred bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede “Tıkandı da tıkandı” dediğine şahit olmuş. Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş. Adam anlatmış: .
- Bir gece rüya gördüm. Çeşmeler vardı. Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de tıp tıp damlıyordu. O sırada bir pîr-i nuranî belirdi. Ona bu çeşmeleri sordum. .
"- Şu şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir. Sızanlar devlet erkanından filanca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir. Şu damlayan da senin talihindir." deyip kayboldu. Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım. Çöple biraz kurcalayıp lüleyi açmaya çalıştım. Ah, ellerim kurusaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık eski damlalar da damlamaz oldu. O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti. İflas ettim, bu hale geldim. Şimdi de talihimden şikayet ile "tıkandı da tıkandı" zikriyle boş örsü dövüyorum. .
Padişah kendini aşikar etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir. Meğer adamcağız herkes tarafından "Tıkandı Baba" diye tanınmakta ve nasipsizliğiyle bilinmekteymiş. O kadar ki çeşmeden su doldurmaya gitse kurnayı bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş. Sultan, mübarek Ramazan ayında bu garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder. Sonra tepsiyi, bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir. .
Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla birkaç günler iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmaz mı? .
Padişah, durumu öğrenip üzülmüşse de niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp yine içini altın ile doldurarak Tıkandı Baba'ya yollar. Baba'dan baklava tepsisini satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Baba'nın aklını çelmenin yollarını aramaktadır. Der ki: .
- Bre Tıkandı Baba! Sen bir garip ademsin. Tek başına bu hindiyi nice yiyeceksin. Gel sen yine bu hindiyi bana sat. .
Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa aşırı derecelerde öfkelenip derhal Tıkandı'yı saraya çağırtır. Çavuşlar eşliğinde iftar vaktine yakın, karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba telaşlanır. "Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!" diye kara düşünceler içinde huzura alındığında neredeyse bayılmak üzeredir. Bu hale padişahın yüreği dayanmaz ve öfkesi merhamete döner. Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman Tıkandı Baba hayretler içinde hünkarın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar. .
Padişah ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur. Sandık gelir. Sultan Mahmud selamlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve: .
-Tut şu küreği! Sandığa daldır. Ne kadar alırsa hepsini sana bağışladım, der. .
Tıkandı Baba, fazlasıyla heyecanlanır. Sevinçten titreye titreye küreği sandığa daldırır. Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters daldırılmıştır ve sandıktan ancak sap kısmında bir tek kızıl altın ile çıkar. Baba düşüp bayılır. Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise seçili bir üslupla o, tarihe geçen sözünü söyler: .
.
- Vermeyince Ma'bud, ne yapsın Mahmud?. .
.
Hikmetinden sual olunmayan yüce Ma'bud, kim bilir hangi kadere binaen o küreği ters çevirmişti. Onca yıllık Tıkandı Baba, acaba Açıldı Baba olsaydı kendisi için daha mı iyi olurdu? Hem kim bilir belki de sonradan Tıkandı Baba, haline şükretmiş ve hayırlısını istemekten dolayı gani gönüllü bir fakir olarak vefat etmiştir. Öyle ya, nasib işi başka şeye benzemez. Hani ne demiş dedelerimiz: .
.
Kısmetinse gelir Hind'den Yemen'den
Kısmet değil ise ne gelir elden .
.
Kısmet ardında koşmak elbette kişinin borcudur; illa kısmeti talepte ısrarcı davranmak ve bu yüzden ayrık yollara sapmak meşru değildir. Kul için en hayırlı kısmet, yine her şeyin hayırlısını talep etmekten geçer. Velev şair: .
Kara bahtım yoz olur .
Taşa bassam iz olur .
Ağustosta suya girsem .
Balta kesmez buz olur .
dese dahi. .
Sağlam bir iman ve akıldan nasibini aldıktan sonra, kişioğlu, yürük at misali kendi nasibini kendisi artırır. Sağlam iman, iyi ahlak, huzurlu bir hayat.. hepsi birer nasib işidir ve kıymeti bilinirse mal mülk nasibinden daha evladır. Gerisi kabiliyete bakar. Nitekim, .
.
Kabiliyyet dâd-ı Hak'dır her kula olmaz nasîb .
Sad hezâr terbiyye etsen bî-edeb olmaz edîb .
.
buyurulmuştur ve Allah bizi edebini muhafaza eden kabiliyet sahiplerinden eylesin. Aksi takdirde kısmetimiz, fani dünyanın fani işleri peşinde ömür tüketmekten başka bir şey değildir. Ve yine buyurulmuştur: .
Kısmetindir gezdiren yer yer seni .
Arş'a çıksan âkıbet yer, yer seni .
SUYUN KULAĞI VAR .
Japon bilim adamı Emoto'nun araştırmasına göre sevgi sözcükleri ve klasik müzik, su kristallerini güzelleştiriyor. Kötü sözler ve sesler kristalin yapısını bozuyor. .
Masaru Emoto adlı Japon bir araştırmacı, insan vücudunun ve yaşamış olduğumuz yer kürenin yüzde 70'inden fazlasını kaplamakta olan suyun moleküler yapısının insanların düşüncelerinden, sözcüklerinden ve dinlemiş olduğu müzikten etkilendiğini belirledi. .
Tokyo'da bulunan HADO Enstitüsü'nün internet sitesinde yeralan çalışma ve habere göre, insanların yaşam kalitesinin, vücutlarındaki ve yerküredeki suyun kalitesiyle bağlantılı olduğunu savunan Emoto, yaşama geçirilen pozitif düşünceler sayesinde insanın vücudunda yeralan suyun, kişiyi mutlu ve esen kılabileceğini bildirdi. .
Araştırmaya göre, müzik terapisinin son zamanlarda popüler olmasıyla birlikte Emoto müziğin suyun yapısı üzerindeki etkilerini görmeye karar verdi ve iki müzik hoparlörü arasına birkaç saatliğine distile su koyarak suyun donduktan sonraki kristal formlarını fotoğrafladı. .
Aynı tip su kristallerine önce Bethoven'ın pastoral müziğini dinleten Emoto, su kristalinin çok güzel şekillendiğini, Bach'ın "Air For The G String" parçası dinletilen su kristallerinin nispeten düzgün olduğunu, Heavy Metal müzik dinletilen su kristalinin ise tamamen şekilsiz ve dağınık olduğunu fotoğraflarla tespit etti. .
Bu çalışmayla, düşüncelerin ve kelimelerin su kristallerinin formasyonları üzerindeki etkisini tespit eden Emoto, bazı sevgi ve nefret kelimelerini kasete kaydederek cam şişelere gece boyunca dinletti. .
Bu deneyde ise sevgi, takdir ve teşekkür sözcükleri dinletilen şişelerdeki su kristallerinin çok simetrik ve güzel olduğunu, kin ve nefret sesleri dinletilen kristallerin ise tanınamayacak kadar dağınık olduğunu belgeledi. .
Japon bilim adamı Masaru Emoto, sitesinde yaptığı açıklamada, "Kelimeler doğanın titreşimidir, böylece güzel kelimeler güzel doğa, çirkin kelimeler çirkin doğa yaratır, bu da kainatın köküdür" dedi. .
.
Ö Ğ REN Dİ M K i .
Y ı llar sonra öğ rendim ki... Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazs ını z. Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz, gerisini kar şı tarafa b ırakırsınız . .
Öğ rendim ki... G ü veni geli ş tirmek y ı llar al ı yor, y ı kmak bir dakika. .
Öğ rendim ki... Hayat ı nda nelere sahip oldu ğ un de ğ il kiminle oldu ğ un ö nemli. .
Öğ rendim ki... Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak m ü mk ü n, ama sonras ı içi n bir ş eyler bilmek gerek. .
Öğ rendim ki... Kendini en iyilerle k ı yaslamak de ğ il, kendi en iyinle k ı yaslamak sonu ç getirir. .
Öğ rendim ki... İ nsanlar ı n ba şı na ne geldi ğ i de ğ il, o durumda ne yapt ı klar ı ö nemli. .
Öğ rendim ki... Ne kadar k üçü k dilimlersen dilimle her i ş in iki y ü z ü var. .
Öğ rendim ki... Olmak istedi ğ im insan olabilmem ç ok vakit al ı yor. .
Öğ rendim ki... Kar şılı k vermek, d üşü nmekten ç ok daha basit. .
Öğ rendim ki... B ütü n sevdiklerinle iyi ayr ı lman gerek, hangisi son gor üş me olacak bilemiyorsun. .
Öğ rendim ki... "Bittim" dedi ğ in andan itibaren pilinin bitmesine daha ç ok var. .
Öğ rendim ki... Sen tepkilerini kontrol edemezsen, tepkilerin hayat ını kontrol eder. .
Öğ rendim ki... Kahraman dedi ğ imiz insanlar bir ş ey yap ı lmas ı gerekti ğ inde, yap ı lmas ı gereken i ş artlar ne olursa olsun yapanlar dır . .
Öğ rendim ki... Affetmeyi ö grenmek deneyerek oluyor. .
Öğ rendim ki... Baz ı insanlar sizi ç ok seviyor ama, bunu nas ı l g ö sterece ğ ini bilemiyor. .
Öğ rendim ki... Ne kadar ilgi ve ihtimam g ö sterseniz, baz ı lar ı hi ç kar şılı k vermiyor. .
Öğ rendim ki... Para ucuz bir ba ş ar ı . .
Öğ rendim ki... D üş t üğü n anda seni tekmeleyece ğ ini d üşü nd ü klerinden baz ı lar ı kald ı rmak i ç in elini uzat ı r. .
Öğ rendim ki... İ ki insan ayn ı ş eye bak ı p tamamen farkl ı ş eyler g ö rebilir ..
Öğ rendim ki.. . Her ş artta kendisiyle d ürü st kalanlar daha uzun yol y ürü yor. .
Öğ rendim ki.. . Hi ç tan ı mad ığı n insanlar, iki saat icinde, senin hayat ını de ğ i ş tirebilir. .
Öğ rendim ki.....Duvarda as ılı diplomalar insan ı insan yapmaya yetmez. .
Öğ rendim ki.. . Kar şı ndakini k ı rmamak ve inan ç lar ını savunmak aras ı nda çi zginin nereden ge ç ti ğ ini bulmak zor. .
Öğ rendim ki... Ne kadar yak ı n olursa olsunlar en iyi arkada ş lar da ara s ı ra ü zebilir. Onlar ı da affetmek gerekir. .
.
Öğ rendim ki.. . Bazen ba şkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insan ı n kendisini affedebilmesi gerekiyor. .
Öğ rendim ki.. . Ş artlar ve olaylar, kim oldu ğ umuzu etkilemi ş olabilir. Ama ne oldu ğ umuzdan kendimiz sorumluyuz. .
Öğ rendim ki.. . Her problem kendi i ç inde bir f ı rsat saklar. Ve problem, f ı rsat ı n yan ı nda c ü ce kal ı r.
Öğ rendim ki... Allah(cc) ı n yolunda ymış gibi g ö r ü nmek kolay ama olmak ç ok zor. .
.
Öğ rendim ki.. . Bug ü n A. Kadir Geylaniyken , yar ı n ş eytan olabilirsin... .
Edited by - muharrem on 06/06/2006 22:28:32
Dostlar,
Muharrem gerçek yüzünü göstermeye başladı.
Hepinize selamlar saygılar
Eyvallah kardeşim,
Müfettişler gitti, dersler bitti, eşim iyileşmeye başladı... bundan iyisi can sağlığı...
Selamlar,saygılar...
MARKO PAŞA .
Marko Paşa'yı, Osmanlı târihinin renkli simalarından biri olarak biliriz. Hangi görevlerde bulunduğunu pek bilmeyiz ama, 'Derdini Marko Paşa'ya anlat!' deyimiyle, ismini duymuşuzdur.
Asıl adı Marko Apostolidis olan Marko Paşa, Sultan Abdülazîz Hân'ın hekimbaşısı idi. Daha sonra Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne Nâzırlığı'na, II. Abdülhamîd Hân döneminde de Meclis-i Âyan üyeliğine tâyin edilmişti. Kendisine başvuranları sükûnetle, sabırla dinlemesi, ancak hiçbir şikâyeti çözüme kavuşturmamasıyle ün kazanmıştı.
Marko Paşa'nın zarâfeti anlatılır, herkese iyilikle davranmasından bahsedilir. Biz, bu görünümün maskeden ibâret olduğunu ve arkasında cânilere kol kanat geren çok tehlikeli bir ruhu gizlediğini, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki bir belgeye istinâden ortaya koyacağız.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki 14 Cemâziyelevvel 1303 (18.2.1886) târihli belgede, devlet imkânlarıyle yetişip doktor olan bâzı Rumlar'ın ihânet ve cinâyetleri ortaya konmaktadır. Buna göre, Kırım Harbi esnasında askerî hizmette bulunan bâzı Rum asıllı doktorlar, Ordu-yı Hümâyûn Merkez Hastahânesi'nde birçok Osmanlı askerini zehirlediklerinin tesbit edilmesi üzerine meslekten kovulmuşlardır. Fakat, kendisi de Rum olan Tıbbiye-i Şahâne Nâzırı Marko Paşa tarafından göreve geri döndürülmüşlerdir. Belgeye göre, bunlardan biri o sıralarda mirliva (tuğgeneral) rütbesinde bulunuyor, birkaçı da baştabiblik yapıyordu.
Hasta zehirleme olayı, Girit isyanı sırasında tekrar sahnelenmiştir. Ancak Rum doktorlar bununla yetinmeyip, Suda Limanı Merkez Hastanesini, eşkıyaya bastırarak, hastaları öldürtmüşlerdi. Neticede, meslekten atılmalarına rağmen, Marko Paşa'nın çabaları ile yine göreve dönmeyi başarmışlardır..
.
SON DAKİKA .
Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum
namaz hiç bu vakte bırakılır mı?'' Anneannesinin yaşı
yetmişe dayanmış, ama ezan
okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek
bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.
Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne
oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu
sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu
düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı
ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her
iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim
namazı." dedi kendi kendine.
Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini
yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı.
Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda
etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden
edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine
bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz
kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla
seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki...
hicabından renkten renge girerdi.
O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık
vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin
arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu
şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi
oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti
öylece....
Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön
insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir
şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor,
kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında
bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor,
adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk
terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve
mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına
bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama
mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu
denli dehşet vereceğini düşünmemişti.
Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de
okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim
ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek.....
Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki
kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri
oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın
bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi.
Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı
önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi
geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun "
dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya
açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam
sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını İslam yolunda
harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor,
yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi
kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara
hizmete çalıştım. Onlara Allah'ı anlattım. Namazımı
kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine
getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı
gözyaşları
dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi
zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için
ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye
düşünüyordu.Tek sığınağı Allah'ın rahmetiydi.
Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu.
Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri
terazinin ibresindeki neticeyi
bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli
melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki
kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları
tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı.
Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak
kesilmişti.
Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları
yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler
listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten
dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola
koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım
boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla
beraber koşturdum. Hep rabbimi anlattım." Diyordu.
Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu.
Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını
sürüyerek ve kalabalığı yararak
alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye
başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım
eden çıkmayacak mıydı?
Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla
karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım....
Okuduğum Kur'anlar......Namazım....Hiçbiri beni
kurtarmayacak mı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu.
Cehennem melekleri onu hiç sürüklemeye devam ettiler.
Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi.
Son çırpınışlarıydı.
Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde
beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler,
günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle
temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da
mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu.
" Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye
hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye
devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler.
Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa
dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu.
Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.
Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem
meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden
bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir
iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu.
Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı
bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini
yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek
ihtiyarın yüzüne baktı.
"Siz de kimsiniz ?" dedi.
İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım."
"Neden bu kadar geç kaldınız ? Son anda yetiştiniz.
Neredeyse düşüyordum."dedi....
İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı;
" Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın
mı?
Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter
içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı.
Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı.
Abdest almaya gidiyordu.
.
ÜÇ İNSAN .
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
" " Bir insan gelmiş, fıçının başına,
" " karıncayı görmüş,
"Ne işin var senin burada?", demiş ve
karıncayı ezmiş, yok etmiş. .
.
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
" " Bir insan gelmiş, fıçının başına,
" " karıncayı görmüş,
"Kimseye zararın yok sevimli hayvan,
haydi fıçıda yaşamaya devam et", demiş. .
.
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
" " Bir insan gelmiş, fıçının başına,
" " karıncayı görmüş,
Bir kaşık şeker serpmiş fıçının içine. .
.
Bu üç insan kimdir? .
Birincisinin adı; BENCİL .
İkincisini; HOŞGÖRÜ , diye çağırıyorlar .
Üçüncü mü? O, SEVGİ , işte!..... .
Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.