Kültür tarihimiz içerisinde acının bal eylendiği menkıbeler,şiirler,deyişler,darb-ı meseller…hiç de azımsanmayacak derecede fazla!Toplumdaki muhalif unsurların, tarihte var oluş biçimlerini dikkatlice ele almadan,çoğu kere meşru ve de doğru bir şekilde,yerli yerince kullanılan bu “Mihnet ve Minnet duymama” halini apar topar devşirip önümüze koymaları,aslında bir aldatma ile aldanmayı da beraberinde getirmiştir!Özellikle Pir Sultan Abdal ile Nesimi üzerinden yürütülen,daha geniş manada Tasavvuf ile Tekke kültürümüzde var olan bu hal, şimdilerde daha çok çaresizliğimizi rol çalarak asil kılmaya yönelik bir oyuna dönüşmektedir.Hatta bu öykünme neredeyse Şii kültüründe var olan “Kerbela Olgusu” içinde belirginleşen acı ve ıstırap çekmeye dönüşmektedir.Yani kendimize acı çektirerek,kendimizi felaket ile helaketin tahtında bağdaş kurarak mutlu kılmaya,kan kustuğumuz halde kızılcık şerbeti içme numarasına, hatta çamlıca gazozu içerken,serhoş numarası yapmaya sevk etmektedir!Sözü fazla dallandırıp budaklandırmadan sadede gelirsem söylemek istediğim şudur;Bugün toplum olarak acılar içindeyiz ve kültürümüzün engin atlasında kendimizi avutmak için sebep ile sonucuna bakmaksızın bazı güzellikleri kendi halimiz ile aynılaştırıp,kendimizi avutuyoruz.Siyasal iktidarın son açılımları ve ülkemizde genel anlamda görülen demokratikleşme kültürünün bir sonucu olarak “Dağdan İnme” olarak da diyebileceğimiz proje kapsamında Türk halkının büyük bir kesiminin tavrı maalesef ve ancak “Acıyı bal eylemek” le tefsir edilebilir bir görüntü arz ediyor.Dağdakilerin yıllardır yaptıkları terör eylemleri,kaybolan binlerce can,milyarlarca dolar,çeyrek asırlık tökezleme…bütün bunlar acının en katmerli görüntülerinden başka nedir ki?Şimdi bu acının son bulması için iyi niyetten kaynaklandığına inandığımız, bir dizi açılım ve öneri; gelenlerin karşılanma biçimleri,muhalefetin tepkisi,v.b. unsurlardan dolayı tekrar askıya alınmaya çalışılmakta ve acı üzerinden,kan ile gözyaşı üzerinden ve de tahrikkar davranan bazı siyasi unsurlar üzerinden acı bize tekrar bal diye yutturulmaya çalışılmaktadır.Oysa bu acının uğramadığı il,ilçe,kasaba,köy…neredeyse mahalle bile kalmadı.Bütün ülke bu acı ile kanayıp duruyor.O halde her akl-ı selim sahibi insan bazı olumsuzlukları bahane ederek, büyük olan ,tatlı olan,gerçekten bal olan bütünü ıskalamamalıdır.Yani acının katmerli acı olduğu haykırılmalı ve bal’ın tadının, çektiğimiz acılardan dolayı tarafımızdan unutulduğu da dikkate alınmalıdır.Herkes kendi çapında bu cennet vatanın sınırları içinde barış için, bal için, savaş ile acıya mehdiye değil artık ağıt yakmalıdır.Gerçek manada acıyı bal eyleyenler bu vatan için,bu toprak için,kutsalları için acıyı yudumlayıp da ardından “Vatan sağ olsun” deme erdemini yürekten gösterenlerdir.Onların seslerini duyamıyoruz.Onların sesini bastıran ve o meşru sese eklenerek ortada bağıranların sesleri, bizatihi acının sesidir,acının tadıdır,acının rengidir.Ben bu acıdan hayata katlanmak için hiçbir neden görmeyenlerdenim.Hayatımızın gayesinin de bu olmadığına,İslam dinin terim anlamı olan “Barış ile Esenlik” kadar eminim.En azından 30 yıla varan bu yaşananlardan sonra bunu görmek ve buna dur demek durumundayız.Gelin hep beraber kısacık olan insan hayatını insana yakışan şekilde sürdürmek için gayret sarf edelim.Şayet gücümüz yoksa,en azından bu anlamda çaba gösterenlere destek olalım.Ve unutmayalım ki;acıdan asla bal olmuyor!
Ayaklanmaları incelemek netameli bir konudur. Ama hoşa gitmese de bu ülkenin tarihinde yaşanmış ve devletin ve toplumun geleceğinde hiç şüphesiz çok olumsuz etkiler yaratmış bir konudur. İsyanın haklı bir nedeni olamaz.
Aslında isyanın pek çok sebebi olmakla beraber özünde bir insan veya insan topluluğunun kurulu devlet nizamına baş kaldırmasının bedeli ağırdır. İnsanlar bunun riskini göze alarak devlete karşı geliyorlarsa bununda bir sosyolojik sebebi vardır. Bunların en başında, ekonomik ve sosyal temellere dayanan isyanların sonucu terördür.
İsyan olaylarının arkasında mutlaka dış güçlerin etki ve desteği vardır. Bu desteği sağlayan dış ve iç etkenlerin çıkarları ile isyancı grubun çıkarları örtüştüğü için isyan hadisesi meydana gelir, taban bulur ve toplumda ses getirir. Aksi takdirde olay bir basit kanunsuz ve adi zabıta olayı haline dönüşür.
Ayaklanma insanın aslında doğuştan yatkın olduğu bir olaydır.Bireylerin içinde yaşadığı toplumsal olaylar ekonomik, ideolojik, dinsel ve sosyal farklılıklar bu gibi isyanların sebepleri olabilir.
Devlet sistemi bunları ortadan kaldırabildiği oranda isyan olayı ile karşılaşmaz.
Osmanlı İmparatorluğunun karşılaştığı 43 ayaklanmanın en önemlisi Celali İsyanlarıdır. Bu bir seri devam eden devletin adaletsizliğine, keyfiliğine ve merkezi otoritenin zayıflamasından doğan boşluğun doldurulmasına yönelik hem hanedana ve hem de çevresindeki kitlelere veya bir tarikatın kendisini kabul ettirmeye yönelik çabası olarak düşünülebilir.
Bu isyanlar şunlardır:
Ayaklanmalar ve Tarihleri
1. İzmir Oğlu Cüneyt Bey ayaklanması / 1414
2. Anadolu’da Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanması / 1420
3. Rumeli’de Şeyh Bedrettin ayaklanması / 1420
4. Küçük Mustafa ayaklanması / 1423
5. Candaroğlu İsfendiyar Bey ayaklanması / 1424
6. Karamanoğulları ayaklanması / 1444
7. Şahkulu ayaklanması / 1511
8. Mısırda Hain Ahmet ayaklanması / 1524
9. İstanbul’da Yeniçeri ayaklanması / 1525
10. Celali ayaklanması / 1500-1609
11. Genç Osman’a karşı Yeniçeri, Sipahi ayaklanması / 1622
12. Anadolu’da Abaza Paşa ayaklanması / 1622
13. Balıkesir bölgesinde Cennetoğlu ayaklanması 1624
14. Tokat bölgesinde Hüsrev Paşa ayaklanması / 1632
15. İstanbul’da zorbaların saray baskını / 1632
16. Balıkesir bölgesinde İlyas Paşa ayaklanması / 1632
17. Lübnan bölgesinde Dürzi emiri Manoğlu / 1635
18. Sivas bölgesinde Vardar Ali Paşa ayaklanması / 1648
19. Sultanahmet olayı ve Sipahi ayaklanması / 1648
20. Anadolu’da Haydaroğlu Mehmet bey ayaklanması / 1649
21. Gürcü Nebi ayaklanması / 1649
22. Yeniçeri, Sipahi ayaklanması (Vak’a-i Vakvakıyye) / 1656
23. Halep Valisi Abaza Hasan Paşa ayaklanması / 1658
24. Eflak ayaklanması / 1659
25. Edirne Olayı ve Ordunun İstanbul üzerine yürümesi / 1703
26. Patrona Halil ayaklanması / 1730
27. İstanbul’da bulunan Arnavutların ayaklanması / 1731
28. Rumeli’de Pazvantoğlu ayaklanması / 1797
29. Sırbistan ayaklanması / 1806
30. Kabakçı Mustafa Paşa ayaklanması / 1807
31. Alemdar Olayı (Yeniçeri ayaklanması) / 1808
32. Mora ayaklanması 1808
33. Tepedelenli Ali Paşa ayaklanması (Yanya ayaklanması) / 1821-1822
34. Sakız Adası ayaklanması / 1822
35. Mısır’da Mehmet Ali Paşa ayaklanması / 1832
36. Epir ve Taselya ayaklanmaları / 1854
37. Girit ayaklanması / 1866
38. Hersek ayaklanması / 1875
39. Bulgar ayaklanması / 1876
40. Makedonya ayaklanması / 1902
41. Adana olayı (Ermeni ayaklanması) / 1909
42. Otuzbir Mart vakası-Harekat Ordusunun İstanbul’a yürüyüşü / 1909
43. Arnavutluk ayaklanması / 1910
Türk İstikal Harbi sırasında meydana gelen ayaklanmalar
İstiklal harbinde karşılaştığımız isyanların ortak özelliği, vatanı koruyacak bir ordunun olmamasını fırsat bilen iç ve dış destekli çıkar gruplarının, Padişah zaafından istifade etmesidir. Propaganda bu isyanların çıkmasında etkili olmuştur.Ülke üzerinde emelleri olan dış güçlerden Yunanlılar ve İngilizlerin destek ve teşvikleri etkilidir.
Bu isyanlar şunlardır:
1. Ali Batı ayaklanması / 11 Mayıs-18 Ağustos 1919
2. Ali Galip Olayı / 20 Ağustos-15 Eylül 1919
3. Birinci Bozkır ayaklanması / 29 Eylül-4 Ekim 1919
4. İkinci Bozkır ayaklanması / 20 Ekim-4 Kasım 1919
5. Kızıl kuyu olayı - Apa çarpışması - Dinek çarpışması
6. Şeyh Eşref ayaklanması / 26 Ekim-24 Aralık 1919
7. Ahmet Anzavur ayaklanması / 16 Şubat-16 Nisan 1920
8. Birinci Düzce ayaklanması / 19 Nisan-31 Mayıs 1920
9. İkinci Düzce ayaklanması / 19 Temmuz-23 Eylül1920
10. Kuvay-ı İnzibatiye Harekatı
11. 3'ncü Ahmet Anzavur ayaklanması / 10 Mayıs-22 Mayıs 1920
12. Birinci Yozgat ayaklanması / 15 Mayıs-21 Ağustos 1920
13. İkinci Yozgat ayaklanması / 5 Eylül-30 Aralık 1920
14. Zile ayaklanması / 25 Mayıs-21 Haziran 1920
15. Aynacıoğulları ayaklanması
16. Milli Aşiretin ayaklanması / 1 Haziran-8 Eylül 1920
17. Cemil Çeto olayı / 20 Mayıs-7 Haziran 1920
18. İnegöl olayı / 20 Temmuz-20 Ağustos 1920
19. Çopur Musa olayı / 21 Temmuz-30 Temmuz 1920
20. Kula olayı / 27-28 Haziran 1920
21. Konya ayaklanması / 2 Ekim-22 Kasım 1920
22. Demirci Mehmet Efe ayaklanması / 1-30 Aralık 1920
23. Çerkez Etem ayaklanması / 27 Aralık -23 Ocak 1921
24. Koçkiri ayaklanması 6 Mart- 17 Haziran 1921
25. Pontus ayaklanması / 9 Aralık 1919'da başladı, 1922'de sona erdi.
Cumhuriyet Döneminde meydana gelen ayaklanmalar
Cumhuriyetin ilanından sonra karşılaştığımız isyanların özelliği ise; kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini zaafa uğratmak, özellikle “Kürt” ayrılıkçı hareketlerinin artmasıdır. Türkler ile Kürtlerin kardeş kavimler olduğunu ve Orta Asya’dan bu topraklara birlikte gelip yurt edindiklerini söylesek de bunu büyük bir yanılgı ve ideolojik saplantı içinde olan Kürt militanlarına kabul ettirmek mümkün değildir. Kürt isyanlarının ortak özelliği daima Yunan ile işbirliği halinde olması ve Yunan çıkarlarını destekleyip kolaylaştıracak hadiselerde bu isyanlarla karşılaştığımızı görüyoruz.
Cumhuriyetin ilanından sonra karşılaştığımız isyanlar şunlardır:
1. Nasturi ayaklanması / 7 Ağustos-28 Eylül 1924
2. Şeyh Sait ayaklanması / 13 Şubat-31 Mayıs 1925
3. Raçkotan ve Raman'da tedip Harekatı / 9-12 Ağustos 1925
4. Sason ayaklanması / 1925-1937
5. Ağrı ayaklanması / 16 Mayıs-17 Haziran 1926
6. Koçuşağı ayaklanması / 7 Ekim-30 Kasım 1926
7. Mutki ayaklanması / 26 Mayıs-25 Ağustos 1927
8. İkinci Ağrı ayaklanması / 13 Eylül-20 Eylül 1927
9. Bicar Aşiretine tenkil Harekatı / 7 Ekim-17 Kasım 1929
10. Asi Resul ayaklanması / 22 Mayıs-3 Ağustos 1929
11. Tendürek Harekatı / 14 Eylül-27 Eylül 1929
12. Mardin Savur Tenkil Harekatı / 26 Mayıs-9 Haziran 1930
13. Zeylan ayaklanması / 20 Haziran-5 Eylül 1930
14. Oraman ayaklanması / 16 Temmuz-10 Ekim 1930
15. Üçüncü Ağrı Harekatı / 7-14 Eylül 1930
16. Pülümür Harekatı / 8 Ekim-14 Kasım 1930
17. Menemen Olayı / 23 Aralık 1930
18. Tunceli tedip Harekatı / 1937-1938
19. PKK / Kongre Gel / 14 Ağustos 1984-
İsyanlarla uğraşacak meşru otorite Devlettir. Devletin biçimi ve niteliği, kurulurken kabul edilen bazı kuruluş ilkeleri ile tescil edilmiştir. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti için şunlardır:
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.
Tek vatan toprağı esas alınmıştır.
Tek bir bayrak ve tek bir ulusal marş ve tek bir başkent vardır
Yok ammi insanlıgın ve İslam dinin en büyük kalesi olan bu ülkeyi parçalamaktı.Ayrıca bu kadar zalim ve haini bol olan bir milletinNe Hasan sabbahı ne Aposu biterNe alamut kalesi nede Kandili biter.Selamlar
Babailer İsyanı ve H.Sultan Hubyar.net tarafından yazıldı
Cumartesi, 10 Ocak 2009 11:45
Resim kaynağıResim kaynağıResim kaynağıBabaîler isyanı, Anadolu Türkmen Tarihi’nin en önemli olaylarindan birini teskil eder. Seyh Ebu'l-Beka Baba İlyâs-i Horasanî Mogol istilâsi sırasında Harezmşahlar'ın hakimiyetindeki Horasan’dan Anadolu'ya gelmis bir Türkmen Şeyhi’dir. Baba Resul diye de tanınan Baba İlyas 637'de (1239/40) Anadolu Selçuklu Sultani II. Giyaseddin Keyhüsrev'e karşı iktidar erkini ele geçirmek amac ile bir halk ayaklanması hareketi başlatır. Farslaşmış ve kuruluşunda yer almış Oğuz boylarına yabancılaşmış, Anadolu Selçuklu yönetimine başkandıran Türkmen oymakları Babailer İsyanınını gerçekleştirmişlerdir. İsyanla ilgili Sivas-Tokat yöresinde araşırma yapan ve izlerini araştıran Hüseyin BAY; “Essahname” adlı yayınlanmamış eserinde; İsyanının esas olarak Bayat ve Beğdili boyları tarafından gerçekleştirildiğini, isyan güzergahındaki köy ve yöre adları vererek anlatmaktadır. Prof.Dr. Ahmet Yaşar Ocak’da aynı şekilde isyan bölgesini ve yönünü Malya Ovası’na değin haritada da göstermektedir. Dr.İsmail Kaygusuz, Babai İsyanı önderi Ebul Vefa yolağından Dede Garkın’ın baş halifesi Baba İlyas olmasına rağmen başlatanın Bayat boyundan Baba İshak-ı Şami olduğunu söylemektedir ki bizde bu görüşe katılıyoruz. Dr.Kayguzu’un Hacı Bektaş-ı Veli’yi “Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi ya da onu izleyen çevre değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir” Görüşü bir yanı ile doğru olmasına karşın diğer yanı ile “Ahmet Yesevi”den kopuk oluşu “Anadolu Alevi Sözel Tarihi”ni redetme anlayışıdır ki bu yanına biz katılmıyoruz. Hâce Ahmet Yesevi (1103-1228)’in de biz Batıni İsmaili daisi olduğunu ve Alamut Piri Hasan Sabbah (D.1044-Ö.Mayıs1124) ile irtibatlı olduğu kanısındayız. Ahmet Yesevi’nin görüşlerine baktığımzda Batıni bir duruş ve eşitlikçi bir sosyal yapı öngörmektedir. Pir-i Türkistan Hâce Ahmet Yesevi’in kuramını Anadolu’da gerçekleşirende Hünkar Hâce Bektaş-ı Veli (1209-1271/3) olmuştur. Alamut Devleti'nin kurucusu Heft Bab-ı Seyyidine Kelam-i Pir Hasan Sabbah’nın Batıni öğretisi; eşitlikçi ve paylaşımcı yaşama biçimi ile, örgütlenme yöntemiyle Hatay’dan-Hitay’a kadar yayılmış ve yüzlerce kale olmak üzere çevre kasaba ve köylerde de yaşama geçirilmiştir. İsmaililerin hakim oldukları bölge İpek Yolu’nun geçtiği ticari kervan yollarıdır. Bu yön doğudan batıya doğru uzanan,Horasan-Deylem-Akrad-Dersim hattı, önemli Alevi merkezleri ve aynı zamanda Alevi Türkmen göçlerinin olduğu güzergahtır. Bugün dahi Türkistan’dan Pamir’lere kadarki bölgede İsmaili ve Kızılbaş adıyla topluluklar yaşamaktadır ki görüşlerimizi doğrulamaktadır.
AYAKLANMANIN NEDENLERİ
Ekonomik Sebepler:
Baba İlyas ayaklanmasının çeşitli sebepleri bulunmakla birlikte bunun daha çok ekonomik sebeplere bağlı bir isyan olduğu kabul edilmektedir. Örneğin, Rus Türkolog Gordlevwki ayaklanmanın ekonomik sebeplerle doğan bir köylü ayaklanması olduğunu iddia eder. Prof. Dr. Mustafa Akdağ, “Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi” adlı eserinde, Babailer ayaklanmasını diğer birçok olay gibi ekonomik krize bağlıyor. Ona göre kriz karşısında Rindliği ve dervişliği geçim kapısı olarak gören serseriler bu ayaklanmayı gerçekleştirmişlerdir. Ayaklanma, ekonomik kriz içinde bulunan halkın mal ve ganimet için giriştikleri bir eylemdir.
Yine Prof. Ahmet Yaşar Ocak da ayaklanmanın sebebi olarak ekonomik etkene özel bir önem veriyor. Ona göre XIII yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu Selçuklularında toprak rejimi bozulmaya başlamış ve köylerde önemli özel mülklere sahip bir toprak aristokrasisi türemiştir. Bu durum hem köylüleri devletten soğutuyor hem de Türkmenlerin hayvanlarını otlatacak mera ve kışlak bulmalarını güçleştirerek toplumsal huzursuzluğu artırıyordu. Bu duruma bir de Moğolların önünden kaçan Türkmenlerin Anadolu’da yarattığı nüfus yoğunluğunun ortaya çıkardığı sorunlar eklenmiştir. Türkmenler için geçim koşulları daha da güçleşmişti. Sürekli savaşların mali yükünü halk çekiyor, vergileri halk ödüyor, devlet örgütü son derece kötü çalışıyor, bütün sosyal sınıflar durumdan şikayetçi bulunuyordu. 1237 yılında, yöneticilik vasfı bulunmayan II. Keyhüsrev’in saltanata gelişi ile huzursuzluk son sınırına ulaşmıştı. Tuncer Baykara bu dönemden hemen önce Anadolu’nun karışık durumu ve kardeşler arasındaki mücadelelerinden de bahsetmektedir. Yeterli mera ve kışlak bulamamaktan zaten zor durumda bulunan ve bir de hoşgörüsüz vergi memurlarının ağır vergileri altında ezilen Türkmenler, ekonomik bakımdan çok zor koşullarda yaşıyorlar ve bu duruma düşünce ister istemez yaşayabilmek için yağma hareketlerine girişmek zorunda kalıyorlardı.
Dinsel Sebepler:
Türkmenlerle yerleşik halk arasındaki farklılıklardan birisi de din alanındadır. Yerleşik halk medreselerde öğretilen ve devletin resmi desteğini sağlayan Sünni Müslümanlığı benimsemişlerdi. Buna karşılık Türkmenler sürekli göçebeliğin gerektirdiği hayatı yaşıyor ve böylece Sünni Müslümanlığın beklediği namaz, oruç, gibi ibadetleri yerine getiremiyorlardı. Belki de bunun için zamanları olmadığı gibi bu konuda yeterli bilgilere de sahip değillerdi. Reha Çamuroğlu’na göre yerleşik hayatı yaşayan ve okuma-yazma bilmeyen insanlar Sünni Müslümanlığın gereklerini yerine getirebiliyorlarsa göçebe Türkmenler de isteselerdi bunu yapabilirlerdi, fakat onlar bu kurallara tepki gösterdikleri için bir Sünni gibi İslam’ı yaşamıyorlardı. Siyasal Sebepler İsyanı teşvik eden siyasal sebeplerin başında II. Keyhüsrev’in kötü yönetimi gelmekte idi. Buna içeriden ve dışarıdan gelen tahrikleri ekleyebiliriz. Bundan başka Anadolu’da ve kuzey Suriye’de Yağma hareketlerine girişen Harezm Türkleri’nin kışkırtmaları akla geliyor. I. Alaeddin Keykubat zamanında Orta Anadolu’ya yerleştirilen Harezmli’ler sultanın ölümüne kadar ona sadık kalmışlardır, II. Gıyasettin zamanında durum değişmiştir. Yeni Sultan etrafındaki bazı kimselerin kışkırtmasıyla Harezmli’lerin isyan edeceklerini düşünmüş ve reisleri Kayır Han’ı yakalatmıştır. Bu olay ve yaşadıkları baskılar, aslında hiç de isyana niyetli olmayan Harezmli’leri ayaklanmaya zorladı. Harezmli’ler, Malatya üzerinden ilerleyerek bütün Güney Doğu Anadolu Bölgesini yağma ettiler. İşte tam bu sırada Baba Resul isyanı patlak verdi. Her iki olayın aynı anda meydana gelmesi ister istemez akla baba Resul ile Harezmli’ler arasında bir işbirliğinin bulunabileceğini akla getirmektedir.
Sosyal Sebepler:
Anadolu’da yaşayan Türkmenlerin çoğu göçebe iken daha önceki göç dalgası ile gelen Türkler şehir ve köylere iskân edilerek yerleşik hayata geçmişlerdi. Yerleşik olanlar göçebeleri küçümsüyorlardı. Diğer taraftan Anadolu Selçuklu hükümeti devlet işlerinde Türkmenlere sırt çevirip özellikle İran unsurlarını tercih ederek adeta şehirli Türklerin duygularını paylaşıyorlardı. Bürokraside yüksek kademeleri işgal eden İranlılar da Türkmenlere karşı iyi davranmıyorlardı.
Bu dönemde Anadolu’ya gelen Türkmenlerin bir önceki yüzyılda gelip yerleşmiş olan Türkmenler ile iletişim kuramaması, göçebelerin hayvanlarına otlak ve kışlak bulma sıkıntısına düşmeleri, devamlı olan göçlerle Anadolu’da artan Türkmen nüfusunu iskân etme problemi, İslamiyet’le yeni tanışan Türkmenler için huzursuz bir ortam oluşturmaktadır. Bu durum “Babai Hareketi” diye adlandırılan ve Baba İshak İsyanı’na kadar varan tasavvufî düşüncelerle yoğrulmuş ayaklanmanın oluşmasında etkili olmuştur.
Mikail Bayram; Babailer Hareketi’ni Hetorodoksi bir hareket olarak niteleyenlerin onların mı, yoksa II. Giyased-din Keyhüsrev ve yandaşlarının mı Hetorodoks olduklarını insafla ve İslami ölçülerle düşünmeleri gerektiğini de burada bir daha hatırlatmak gerektiğini ifade etmektedir.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasal çöküşünün başlangıcı Babai ayaklanmasıdır. O zamana kadar saldırmak için hazır bekleyen Moğollar bu olaylardan sonra Anadolu Selçuklu Devleti’ne saldırma cesaretini göstermişlerdir. 1243 yılında Moğollarla yapılan Kösedağ Savaşı’nda Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Keyhüsrev bu savaşta Türkmenleri yanında bulamamıştır. Türkmenler, hem Moğollara hem de Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı savaşmışlardır. İsyandan kurtulanlar Anadolu’nun özellikle beylikler döneminde Orta, Batı ve Kuzeybatı Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmişlerdir. Babai tarikatı şeyhlerinden olan Hacı Bektaş Veli Babai ayaklanmasına taraftar olmasına rağmen bu savaşa katılmamıştır. Fakat kardeşi Menteş bu savaşta öldürülmüştür.
Bu olaylardan sonra Hacı Bektaş Veli, Hıristiyanlığın yaygın olduğu Suluca Karahöyük’e yerleşti. Buradaki Hıristiyanları sevgi ile İslam Dini’ne çağırarak onların bu dini benimsemelerini sağladı ve böylece Anadolu’nun Türkleşmesini ve İslamlaşmasına katkıda bulundu. Daha sonra Anadolu’daki Türkmen boylarını bir araya getirmiş, Alevilikte dedelik kurumunu kurarak çeşitli ocakları birbirlerine ve son ocak olarak da bunların hepsini kendisine bağlı bir örgüt haline getirmiştir. Türkmen boyları arasında dayanışma ve sosyal kontrolü sağlamıştır. Ayrıca onun ölümünden sonra kurulan Bektaşi tarikatı kendisini mürşit olarak kabul etti. Böylece sağlığında ve öldükten sonra kendisinden feyiz alan insanları ahlak bozukluklarından kurtararak topluma ve insanlığa faydalı, olgun insan olarak yetiştirilmesinde etkili olmuştur, diyebiliriz.
Anadolu iskân edilirken, büyük ve kuvvetli Türkmen aşiretleri muhtelif Parçalara ayrılarak birbirinden uzak sahalara gönderilmekte, irsî reislerinin idaresi altındaki herhangi toplu ve kuvvetli etnik bir birliğin isyanı ihtimalleri ortadan kaldırılmakta ve aşiret dayanışması kırılarak millî bütünlük sağlanmakta, memleket huzuru korunmaktaydı.
Günümüzde Babailerin Çorlu ve Tekirdağ’da yaşadığı söylenmektedir
Şimdi ammi ve kıymetli üyelerimiz sabırla bu isyanı okuyup birde dogu ve güney dogu kritigi yapalımulu orta tarışma yapacak olan ve edebiyat yapanlar lütfen yazı yazmasın ben bu kısır ve anlamsız vedahi boş boş bir tesbit ve dogruluk payı olmayan inatlaşma ve itişmelerden bıktım.Selamlar
Sevgili Osman!Öncelikle Ebu Suud efendi konusunu işlemeni iki yönden arzu ediyorum;1-Bu konuda maalesef özel bir araştırmam yok2-Ali Kuşçu'nun torunu olarak Ebu Suud'u ne kadar tanıyoruz bunun açıklanmasıBu iki sebepten dolayı yazmanı diliyorumDiğer yandan Fsoyarik kardeşin alıntısı ve yorumu ve sevgili Müslüm'ün merak saiki...gibi unsurlardan dolayı bu sayfada seviyeli bir tartışmaya zemin olabilirsek (Kemal Cengiz bey'in kastettiği seviyeyi aşarak) ne mutlu bizlere.selamlar
Sevgili Fsoyarik!kullandığın "BEN KENDİME SENSİZ NASIL BEN DERİM."in derin anlamını düşündüğümde bu tasavvufi ve irfani marifetin arabesk bir mantığa kurban gitmesinden de endişe ediyorum!Bu manada Şeyh Galip Efendi'nin;"Tedbirini terk eyle takdir Hüda'nındır.Sen yoksun bu benlikler hep vehm-i gümanındır.Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır." mısralarını da marifet ehline ithaf ediyorum.selamlar
1. İzmir Oğlu Cüneyt Bey ayaklanması / 1414
2. Anadolu’da Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanması / 1420
3. Rumeli’de Şeyh Bedrettin ayaklanması / 1420
4. Küçük Mustafa ayaklanması / 1423
5. Candaroğlu İsfendiyar Bey ayaklanması / 1424
6. Karamanoğulları ayaklanması / 1444
7. Şahkulu ayaklanması / 1511
10. Celali ayaklanması / 1500-1609
12. Anadolu’da Abaza Paşa ayaklanması / 1622
13. Balıkesir bölgesinde Cennetoğlu ayaklanması 1624
14. Tokat bölgesinde Hüsrev Paşa ayaklanması / 1632
16. Balıkesir bölgesinde İlyas Paşa ayaklanması / 1632
18. Sivas bölgesinde Vardar Ali Paşa ayaklanması / 1648
20. Anadolu’da Haydaroğlu Mehmet bey ayaklanması / 1649
Beni bu ayaklanmalar ilgilendirir.
Ama asıl ayaklanma ve zulüm gözükmüyor.
Tarihi olay olarak bile işlenmez.
Cem Sultan
Şehzade Mustafa olayları
en büyük zulümlerin başlangıcı olmuştur.
Bu sıradaYeniçeriliğin doğuşu Enderunun ahtapot gibi devleti elegeçirmesi
asıl problemlerdir.
Şu an Güneydoğuda bir isyan harekatı diyebileceğimiz bir şey yoktur.
Bunu PKK militanı ve Korucu sayısı çok güzel açıklar.
Devletin Güneydoğuda kaç korucusu vardır.
Bölge halkı ne istemektedir.
Kimse isyan misyan etmeyi düşünce olarak bile yapmamaktadır.
İşte PKK lıların teslim olması da bunu gösterir.
Önce bunu bilemeliyiz.
Sonra şu kuralı unutmamalıyız.
Herhangi bir şiddet ayrılmayı getirir.
Ebu Suud devride bu nedenle önemlidir.
Devletin imkan ve kaynaklarını kendi toplumunuza eşit paylaştırmadğınız zaman
Karşınıza en yakın kardeşiniz bile isyan ederek çıkar.
İşte HZ. Ali ve Muaviye arasında olan biten.
Güneydoğulu eşitlik istiyor.
Ben kendi anadilimde konuşayım demek isyan değildir.
Suç anadilde konuşana yask getirenin yaptığıdır.
1980'e kadar Kürtçe problemi olmadı.
Çünkü o tarihe kadar herkes anadiliyle Güneydoğuda konuşuyordu.
Bu yasak yanlıştır.
Bunu çözmek artık devletin asli görevidir.
Kürtler anadiliyle
okuyup yazabilir.
Kürtçe eğitim veren İlkokul ve ortaokulu devlet açar
Lise ve Üniversiteyi ise özel sektöre bırakır.
Yapılması gereken budur.
Bu yapılmadıkça bölge haklı eşitlikte ikna olmayacaktır.
Burada tarihe bu yüzdn bakmak istedim.
Ebu Suud Anadolu isyanlarının tam orta noktasında bie görev almıştır.
Ne yazık ki verdiği kararlar
sadece Şiddeti arttırmış ve Anadolu 400 yıl savaş halinde yaşamıştır.
Devlet azınlıkların eline geçmiş.
Maddi kaynaklar azınlıkların olmuş.
Türk Milleti ise ilkel toplum haline gelmiştir.
Savaş ganimetleri saray ve yandaşlarına akmış.
Ölen Türkler ise öldüğü ile kalmıştır.
Bu gün bile zenginlerin yabancı veya Milletine yabancılaşmış zenginlerin olması bu nedenledir.
Şimdi konu çok anlam kazandı.
Çünkü Acıyı bal eylemek için
Adalet ve merhamet lazımdır.
Adalet ve merhamet olmayınca
Zulüm ve şiddet olur.
Şİddet ise ayrılığı getirir.
Biz güneydoğuya Merhamet demek zorundayız.
Çünkü tersi ise ancak zulüm ve şiddetdir.
O zaman kuralım Şırnaka Cizreye birer mezbahane
Şehirdeki herkesi keselim.
Bu doğrumu sizce...
Kabul edermisiniz.
Yada herzaman teröre kaynak ayıralım.
Gençlerimiz ya Şehit olsun yada boşu boşuna ölsün.
Dağlarda gezsin.
Maddi kaynaklarımız silah tüccarlarına aksın.
Böyle mi olmalı yada...
Düşünmek ve karar vermek zorundayız.
Kronik hasta gibi
Her zaman terörle yaşarsak...
Ne olur sonuçları nelerdir.
Anadolu’da yaşayan Türkmenlerin çoğu göçebe iken daha önceki göç dalgası ile gelen Türkler şehir ve köylere iskân edilerek yerleşik hayata geçmişlerdi. Yerleşik olanlar göçebeleri küçümsüyorlardı. Diğer taraftan Anadolu Selçuklu hükümeti devlet işlerinde Türkmenlere sırt çevirip özellikle İran unsurlarını tercih ederek adeta şehirli Türklerin duygularını paylaşıyorlardı. Bürokraside yüksek kademeleri işgal eden İranlılar da Türkmenlere karşı iyi davranmıyorlardı.Bu Osmanlıda çok daha vahim hasarlar vermiştir. Selçukluyu pek incelememiştim. Orada da aynı Problem varmış.
Alalhıma Şükür Atatürk bir genel anlayış yerleştirmiş.
Türk olmayanlar devlet memuru ve Asker (subay) olamamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti bu işten bu şekilde kurtulmuştur.
Bu bağlamda Kurtler Türk sayılmış ve memur ve asker olmaktadırlar.
Asla Kürtler azınlık sayılmamış ve herhangi bir haktan mahrum bıakılamamıştırlar.
Mük edinme okuma devlet memuru olabilme
hakları her zaman olmuştur.
Sadece anadilde eğitim eksik kalmıştır.
O da sağlanmalıdır.
Osmanım coştun ırmak gibi gidiyorsun!Yazdığın,yazdığımız konular hepimizin ortak tarihi.İçinde insani bakış açısı, senin de ifadele; "merhamet ve adalet" olmayan her yaklaşım er geç insanlığın sağduyu duvarına toslayacaktır.Bize düşen; kırmadan,dökmeden,parçacı da olmadan,tarihimizi bütün olarak ele almak;olayalara bütünden bakmak ve analitik bir bakış açısı geliştirmektir.Ve unutmayalım ki;isyan ve ayaklanmaları devlet bakış açısı dışında bir hak ve özgürlük arayışı olarak anlamak da mümkün.Mesela;Lale Devri içerisinde 1730 da ayaklanan Patrona Halil denilen kasaplık da yapan Halil bey'in ayaklanması devlet-i ebed müebbed'e değil,sadece sefahetedir!Sevgili Sakalli0727!Sana da yazılarıma ilginden dolayı minettarım.selam ve hürmetle...
vampir filimlerinde bilinen sahnedir:sakin görünen bir insan kan gördümü birden dişleri uzuyor, korkunç görünüme dönüşüyor... ülkemizde de öyle bir hal almış ki kardeş mardeş dedigimiz kürt kelimesi yada kürtlerle ilgili bir düşünce geçtimi maalesef kan görmüş vampir gibi korkunç bir hal alıyoruz...
Sevgili Rıfat!Ülkemizde yaşayan bütün halkların ve tarihi imkanları doğru kullanmaları sayesinde devlet olma imkanlarına kavuşan Türklerin, Tanzimat ile Islahat fermanı sonrasında farklılıklarının farkında olmaları,modernizmin bize armağanıdır!Adı geçen süreçlere kadar Türk denildiğinde bir ırk anlaşılmazdı.Aksine bir millet,müslüman bir millet anlaşılırdı.Farklılıkların anlaşılması ve bunun çatışmaya dönüştürülmesi Kırım savaşı ve Berlin anlaşması ile belirgin hale geldi.Kırım savaşı modern batının doğuşuna işaret eder.Berlin anlaşması ise parçalanmaya, Osmanlı da denilen Türk devletinin yıkılışına işaret eder. "Teba'yı Sadıka"Sadık millet de denilen Ermeni milletinin; Hınçak,Taşnak v.b. fırkalara ayrılmasına zemin hazırlar.Ve Kanuni fermanlarında "Kürdistan" olarak ifade edilen(İspanya Kralı Karlo'ya gönderilen, Veziri Azam İbrahim Paşa tarafından Kanuni'nin emri ile kaleme alınan enfes ferman gibi.Bir ara burada onu yayınlamaya söz vermiş olayım) Abdülhamit Han'ın Hamidiye alayları ile,paşalık sistemi ile parçalanmasına müsade etmediği Doğu ile Güneydoğu maalesef bu süreçte İngilizlerin Musul ile Kerkük üzerindeki hesaplarından dolayı parçalnma ve de ayaklanmalarla tanışır.Yani olayın kökenleri son çeyrek asırda değil.aksine son 2 asırdadır.Bir milletin yok edilip "Ulus-Devlet" denilen modern ucubenin çıkarılmasıdır.4.000.000 km olan "Devlet-i Ali Osmani" nin "Türkiye Cumhuriyeti" olarak 780.000 km 'ye dönüştürülmesidir.Bu durum Nasreddin hocanın leyleğinin kuşa çevirilmesinden başka nedir ki?Yani bu bir tükeniş ve yokoluştur aynı zamanda!Bu durumu şair Metin Önal Mengüşoğlu şu şekilde ifade eder;"şu halk sözcüğü meselâ nedir gecenin ilerlemiş vaktinde ne arıyor hafızamda ve hanginiz halktır arkadaşlar ve yönetmek için kendi kendinizi kimdir sizi halkeden (yaratan) millet´tiniz ne güzel siyahlar sarı ırklar beyaz kırmızı tenler ansızın halk oldunuz ´on yılda onbeş milyon´ kırıla kırıla bitmeyen kavgalarda ansızın halk oldunuz düştü kasketiniz öne gayrı bakıverseniz hangi yöne ´demir ağlarla örülmüş bir vatan´ düdüklü polisler trenciler kültür yuvaları halkevleri balolar çok eskiden giyinmiştiniz oysa bu tulûat kefenini kim ne derse desin kim savunursa savunsun geçmişinizi kendi ellerinizle bozdunuz kendi güzelliğinizi benimse söylemekten başka çarem kalmadı bu çömelmenin ilâcı bulunur yine de kendi cevherinizde haydi başkalarının kefenine bürün yaşa, kendin olmayarak durmadan bir başkası olarak görün Şimdi siz,ben,yazan,yorumlayan...hepimiz akl-ı selim ile hareket etmek zorundayız.Eleştirmek,özeleştiri yapmak...hepsine eyvallah.Ama birbirimiz "Vampir,kan görmüş..." v.b. şekilde itham etmek doğru değil.Daha sahici ve daha kuşatıcı bir dil için gayret etmeliyiz.selam ve muhabbetle...
Sevgili Rıfat!Ülkemizde yaşayan bütün halkların ve tarihi imkanları doğru kullanmaları sayesinde devlet olma imkanlarına kavuşan Türklerin, Tanzimat ile Islahat fermanı sonrasında farklılıklarının farkında olmaları,modernizmin bize armağanıdır!Adı geçen süreçlere kadar Türk denildiğinde bir ırk anlaşılmazdı.Aksine bir millet,müslüman bir millet anlaşılırdı.Farklılıkların anlaşılması ve bunun çatışmaya dönüştürülmesi Kırım savaşı ve Berlin anlaşması ile belirgin hale geldi.Kırım savaşı; modern batının doğuşuna işaret eder.Berlin anlaşması ise; parçalanmaya, Osmanlı da denilen Türk devletinin yıkılışına işaret eder. "Teba'yı Sadıka"Sadık millet de denilen Ermeni milletinin; Hınçak,Taşnak v.b. fırkalara ayrılmasına zemin hazırlar.Ve Kanuni fermanlarında "Kürdistan" olarak ifade edilen(İspanya Kralı Karlo'ya, Veziri Azam İbrahim Paşa tarafından Kanuni'nin emri ile kaleme alınan enfes ferman gibi.Bir ara burada onu yayınlamaya söz vermiş olayım) Abdülhamit Han'ın Hamidiye alayları ile,paşalık sistemi ile parçalanmasına müsade etmediği Doğu ile Güneydoğu maalesef bu süreçte İngilizlerin Musul ile Kerkük üzerindeki hesaplarından dolayı parçalnma ve de ayaklanmalarla tanışır.Yani olayın kökenleri son çeyrek asırda değil.aksine son 2 asırdadır.Bir milletin yok edilip "Ulus-Devlet" denilen modern ucubenin çıkarılmasıdır.4.000.000 km olan "Devlet-i Ali Osmani" nin "Türkiye Cumhuriyeti" olarak 780.000 km 'ye dönüştürülmesidir.Bu durum Nasreddin hocanın leyleğinin kuşa çevirilmesinden başka nedir ki?Yani bu bir tükeniş ve yokoluştur aynı zamanda!Bu durumu şair Metin Önal Mengüşoğlu şu şekilde ifade eder;"şu halk sözcüğü meselâ nedir gecenin ilerlemiş vaktinde ne arıyor hafızamda ve hanginiz halktır arkadaşlar ve yönetmek için kendi kendinizi kimdir sizi halkeden (yaratan) millet´tiniz ne güzel siyahlar sarı ırklar beyaz kırmızı tenler ansızın halk oldunuz ´on yılda onbeş milyon´ kırıla kırıla bitmeyen kavgalarda ansızın halk oldunuz düştü kasketiniz öne gayrı bakıverseniz hangi yöne ´demir ağlarla örülmüş bir vatan´ düdüklü polisler trenciler kültür yuvaları halkevleri balolar çok eskiden giyinmiştiniz oysa bu tulûat kefenini kim ne derse desin kim savunursa savunsun geçmişinizi kendi ellerinizle bozdunuz kendi güzelliğinizi benimse söylemekten başka çarem kalmadı bu çömelmenin ilâcı bulunur yine de kendi cevherinizde haydi başkalarının kefenine bürün yaşa, kendin olmayarak durmadan bir başkası olarak görün" Şimdi siz,ben,yazan,yorumlayan...hepimiz akl-ı selim ile hareket etmek zorundayız.Eleştirmek,özeleştiri yapmak...hepsine eyvallah.Ama biribirimiz "Vampir,kan görmüş..." v.b. şekilde itham etmek doğru değil.Öyle ki;o şekilde bakan 3-5 kişi olsa dahi,her zaman söylediğim gibi bütünü görmek zorundayız.Daha sahici ve daha kuşatıcı bir dil için gayret etmeliyiz.selam ve muhabbetle...
Osmanım şu anda Afganistana bir bak Puştinler yani yerli afgan halkı birinci sınıf vatandaş Özbek Türkleri ikinci sınıf vatandaş en az 3 milyon nufus sahibiler ve raşit dostum ve ekibini tasfiye ettilerYine uygurlar ha kezairanda azeriler hahezayine Küveytte köylü araplar ikinci sınıf vatandaş şöferlikten öteye gideniyorlar devlet memuru ve asker olmaları yasak Sudide ve bütün arap alemi böyleSevgili dostum felsefe çok güzel bir konuya degindiniz benim nizip comda anlatmak istedigimde bu ilim dairesinde sohbet edip dogruları bulalımNizamül mülk yüzünden azmı kavgalar ve isyanlar çıktıBizim en zaf noktamızda bu hakkı ya vermeyiz yada çok fazla veriririzYoksa bu ülkenin son başbakanlarına bir bakalım Mesut YIJMAZ da Tayyip ERDOGANDA LAZ bu ülkede azınlık problemi yok İşin dogrusunu konuşmak lazımsa ben Ankaraya 80 kilometre mesafede suyu acı olup hala Romorkla su taşıyan ve topraktan evde oturan yüzlerce binlerce köy biliyorum Çankırıya,bayata,iskilibe,yapraklıya sulakyuta bir baksınlar vallahi dogunun güney dogunun çogu yeri paris gibi kalırBir olayı anlatmadan gecemeyecegim.Bir gün Abdulhamit Han sarayın bahçesine pencereden bakarken devşirme bir paşa ile bahçıvanın konuşmalarına şahit olur,Devşirme paşa bahçıvana;Dikkatli kes gül fidesini kestin PİS TÜRK diye hakarewt edince.Abdulhamit han Arkadan bagırır-Paşa paşa Unutmayasınki bende bir TÜRKÜMSelamlar
sayın DAVUT HOCAM,yaptığım benzetme,ne yazık ki ülkemizde son 20-25 yılda medyayı kulanarak beyinleri zehirlenmiş insan gerçegi içindir.inkar etsekte etmesekte en cahilinden,üst düzeyde egitim almış insanımızda bu var.kimseyi vampirlikle itham etmedim.sorunun çözümü önündeki tek engel zehirlenmiş bu beyinlerdir.inancım odur ki ülkemizin huzura kavuşması zehirlenmiş bu beyinlerin panzehiri bulunduğunda olur...