>> 1.) "Diş macunu alırken fluoridli olmasına dikkat ederiz, fakat
>>fluoridin aslında arsenikten bile 15 kat daha zehirli oldugunu
>>bilmeyiz..(Artik biliyoruz)
>> 2.) "Bir atsineğinin saatte 145 km hıza ulaştığını biliyor
>>muydunuz?!"
>> 3.) "Amerika Kalp Derneği’nin yaptığı bir araştırmaya göre aşırı
>>dozda
>>alınan C vitamini damar tıkanıklıklarına yol açabiliyor
>> 4.) "Hindistan’daki doğum sayısı Belçika nüfusuna eşittir."
>> 5.) "Ortalama bir erkek yaşamının 3350 saatini tıraş olmakla
>>geçirir."
>> 6.) "Geçen 3500 yılın sadece 230 yılı barış içinde geçmiştir."
>> 7.) "Köpeklerin ter bezleri ayaklarındadır."
>> 8.) "Global ısınma yüzünden yükselen deniz seviyesi 2050 yılında
>>Shangai
>>ve deniz kıyısındaki diğer Çin şehirleri sel altında kalacak ve 76 milyon
>>kişi evsiz kalacak."
>> 9.) "Salatalığın %95’i sudur."
>> 10.) "Bir kilo limonda, bir kilo şekerden daha fazla şeker vardır."
>> 11.) "Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden
>>daha fazladır."
>> 12.) "Her 25 kişiden biri astım hastasıdır."
>> 13.) "Peru’da hiç umumi tuvalet yoktur"
>> 14.) "Yarım kilo bal yapabilmek için arılar iki milyondan fazla
çiçekten bitki özü toplamak zorundadırlar."
>> 15.) "Hipopotamlar insandan daha hızlı koşarlar"
>> 16.) "Dünyadaki hayvanların yüzde sekseni altı ayaklıdır."
>> 17.) "Aslanlar günde 50 kez ciftleşebilir."
>> 18.) "Tarantula iki buçuk yıl yiyeceksiz yaşayabilir."
>> 19.) "İnsan elinde en yavaş büyüyen tırnak başparmak tırnağıdır, en
>>hızlı büyüyen ise orta parmaktır."
>> 20.) "Bir okyanusun en derinine demir bir topu atarsanız, bu topun
>>dibe
>>çökmesi bir saatten fazla tutar."
>> 21.) "Bu güne kadar ölçülmüş en büyük buzdağı 200 mil uzunluğunda ve
>>60 mil genişliği ile Belçika’dan bile büyüktür."
>> 22.) "Rodin’nin ünlü "Düşünen Adam" heykeli aslında İtalya şair
>>Dante’nin portresidir."
>> 23.) "Albert Einstein 9 yaşına kadar düzgün konuşamamış."
>> 24.) "Yataktan düşerek ölme olasılığı iki milyonda birdir.
>> 25. ) "Antibiyotikler virüsleri öldürmez.."
.
.
Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralıdeğilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri, en küçük olanıymış. Saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Bu masallarda "bacak" adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. "On beş yaşını beklemen gerekir" demiş büyükanneleri. "O zaman gidip görebilirsin..."
En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış.
O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: "Niçin geldiğini biliyorum deniz kızı" demiş. "İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?" "Bilmiyordum" demiş küçük denizkızı, "ama insan olabilmek için neyse öderim." "Sesini istiyorum" demiş cadı, "şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun." "Çabuk" demiş küçük denizkızı. "Ben kararımı çoktan verdim zaten." Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş.
Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük deniz kızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş. Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük deniz kızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından.
O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden deniz kızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. "Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak." Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş. Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. "Biz havanın kızlarıyız" demişler. "Artık bizimle mutlu olursun." Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş. .
Buraya ilk geldiğim zaman kendimi çok yalnız hissettim. Çok kederliydim ve bana ilgi ve anlayış gösterilmesini bekliyordum.Bu olmadı. Sadece, vücutları en az benim ki kadar kötü berelenmiş binlerce başka insan gördüm. Bana bir numara verildi ve "trafik kazasından ölümler" bölümüne gönderildim.Öldüğüm gün, okulda sıradan bir gündü. Otobüse binmiş olmayı ne kadar isterdim! Ama otobüsü küçümsüyordum. Annemden arabayı nasıl zorla aldığımı hatırlıyorum. "Lütfen" demiştim. "Bütün çocuklar okula arabayla geliyorlar." Saat 2:50’de zil çaldığı zaman, kitaplarimı dolabıma attım. Ertesi sabaha kadar özgürdüm. Park yerine koştum. Arabayı kullanacak ve kendi kendimin patronu olacak olmam bana çok heyecan veriyordu.Kazanın nasıl olduğu önemli değil. Avarelik ediyor, hızlı gidiyor, çılgın hareketler yapıyordum. Ama özgürlüğün tadını çıkarıyor ve eğleniyordum. Hatırladığım en son şey çok yavaş ilerleyen yaşlı bir kadının önüne geçtiğimdi. Sonra bir çarpışma sesi duydum ve müthiş bir sarsıntı hissettim. Her yer cam ve çelik parçalan ile dolmuştu. Bedenimin sanki içi dışına çıkmıştı. Birisi haykırıyordu. Bu galiba bendim.Sonra, birden uyandım. Etraf çok sessizdi. Bir polis memuru başımda duruyordu. Derken bir de doktor gördüm. Bedenim paramparçaydı. Her tarafım kan içindeydi.Bir sürü yerime cam parçalan saplanmıştı. Çok tuhaftı, çünkü hiçbir şey hissetmiyordum. Ayy, durun neden o çarşafı yüzüme örtüyorsunuz? Ölmem mümkün değil. Daha henüz 17 yaşındayım. Bu gece bir kızla randevum var. Önümde upuzun bir hayat var. Daha ben ne yaşadım ki? Hayır, ölmüş olamam.Sonra, beni bir çekmeceye yerleştirdiler. Ailem beni teşhis etmeye geldi. Neden beni böyle görmek zorunda kaldılar? Neden, annem hayatında başına gelen en korkunç şeyi yaşarken onun gözlerine bakmak zorundaydım? Babam birdenbire ihtiyarlamış gibiydi. Sorumlu kişiye, "Evet, bizim oğlumuz" dedi.Cenaze töreni çok garipti. Bütün akrabalarım ve arkadaşlarım tabutumun yanına geldiler ve bana hiç görmediğim kadar üzgün gözlerle baktılar. Arkadaşlarımın bazıları, ağlıyordu. Bazı kız arkadaşlarım ise elime dokundular ve hıçkırarak uzaklaştılar.Lütfen, birisi beni uyandırsın. Beni buradan çıkarın. Annemi ve babamı bu kadar üzgün görmeye dayanamıyorum. Büyükannem ve büyükbabam o kadar bitkinler ki yürüyemiyorlar. Kız ve erkek kardeşlerim hayalet gibi dolaşıyorlar. Herkes bir şaşkınlık içinde. Robot gibi hareket ediyorlar. Herkes beni dinlesin. Kimse buna inanamıyor. Ben de inanamıyorum.Lütfen beni gömmeyin! Ben ölmedim! Benim daha yapacak çok şeyim var. Tekrar gülmek ve koşmak istiyorum. Şarkı söylemek ve dans etmek istiyorum. Lütfen beni toprağa vermeyin. Tanrım, sana söz veriyorum, bana bir şans daha verirsen, dünyanın en dikkatli sürücüsü ben olacağım. Tek istediğim bir şans daha verilmesi. Lütfen Tanrım, daha 17 yaşındayım.
İçene kapanık bir delikanlı vardır.Hergün işten çıkınca parka arkadaşlarının yanına uğrar.Birgün gittiği parkta çok güzel bir kız görür,ve yanında gidip oturmaya karar verir.Cesaretini toplayıp dediğini yapar.Kıza merhaba oturabilirmiyim der.Kız gülen bir yüzle tabiki der.Ve orda konu ilerler delikanlı kızın yanından ayrılırken telefon numarasını ve bir daha buraya gelip gelmeceğine sorar.Kız ben hep burdayım,ayrılırlar.Delikanlı iş çıkışlarında artık hep kızla buluşur arkadaşlarıda artık sitem etmeye başlar.Birgün eve arkadaşları ile gider.Annesi kapıyı açar.Anne arkadaşlarım geldi yemek yiyip dışarı çıkıcaz der.Annesi ağlayarak odayı terkeder.Delikanlı bu olay karşısında şaşırır.Arkadaşları ile yemek yer sohbet eder ama aklı hep annesindedir.Neden böle yaptığına anlam veremez.Aradan uzun zaman geçer.Parktaki kız arkadaşı ile artık evlenmeye karar verirler.Bu olayı annesine anlatmak için koşa koşa eve gider.Kapıyı açıp içeri girdiğinde annesinin ağlama sesini duyar.Sizin oğlunuz şizofren diye bir ses duyar ve sessizce mutfağa girip dinlemeye devam eder.Annesi doktor bey bir çaresi yok mu diyerek doktoru uğurlarken çocuğunu yerde ağlarken görür.O sırada çocuğun aklından evleneceği kız geçer ya oda hayalse der..
Annesin sesiyle irkilidir delikanlı.Sen der, delikanlı evet anne bütün konuşmalarınızı duydum deyerek kendini dışarı atar.Aklında heğ evlenceği kız vardır.Allah’ım ne olursun o hayal olmasın der ne olursun olmasın..Sakinleşince eve gider ve annesi çocuğa herşeyi anlatır.Eve getirip gülüp konuştuğu yemek yediği arkadaşlarının bir hayal olduğunu söyler.Delikanlı şaşkın bir halde oda hayal evet biliyorum der. Aradan iki gün geçtikten sonra kız arkadaşını arayıp evine yemeğe davet eder.Kız bu nazik olay karşısında teklifi kabul eder.Delikanlı annesine herşeyi anlatır.Bana doğru söyliceğine dair annesine yemin ettirir.Oda hayal mi değil mi diye sadece annesine güvenmektedir.Akşam olup çatar.Kızı iş yerinden alıp eve gotürür.Ama hep dua eder ALLAH’IM inşallah hayal değildir diye.Evin kapısını heyecanlı bir şekilde çalar.Kız çocuğun bu hareketlerine anlam veremez.Vee annesi kapıyı açar yüzünde bir gülümse merhaba KIZIM der.Delikanlı bu olay karşısında şok içindedir.SADECE EVET EVET HAYAL DEĞİLSİN DİYE BAĞIRIR... Delikanlının bugün hayal olmayan 2 tane çocuğu vardır Melis ve Hakan adında..
Zamansız olmuştu sana sevdalanışım, sonradan öğrendim ki, sevdalar zaten zamansız olurmuş......
Aylardan hangisi olduğu mühim değil ama mevsim sonbahardı, yapraklar yeni yeni düşmeye başlamıştı ağaç diplerine. gideceğim demiştin bana, buralardan gideceğim..
ilkin yıldırımlar düştü gözlerime, sonra yağmurlar indi yanaklarıma.. susmalıydım sustum da zaten... sen gidiyordun, arkandan sana bakmaya korkan bir çift göz vardı, hafif elaya çalan bir çift göz... dur demek geldi içimden; dur gitme! ama söyleyemedim işte. hiç kimseden aşk dilenmemiştim ve dilenmeyecektim. sustum sadece ve susturdum kalbimi... .
şimdi işte yine sonbahardayım, yapraklar gittiğin günkünden daha fazla dökülmüş bu sonbaharda, yıldızlar gittiğin günkünden daha sönük... kaçkere yelken açmak istedim aşk’a, kaç kere sevdalanmak istedim bilemezsin senden sonra.. ama insan bir kere sevdalanırmış hayatında..
şimdi sadece sana yazıyorum ve sadece seni yazıyorum. okuyamasan da , hançerlediğin yüreğimi göremesende ben sadece sana yazıyorum. ola ki bir kuş sesine karışır sesim, bir ceylanın yaralı bakışlarına karış bakışlarım ve sana ulaşır diye....
1 yıl sonra , bir başka sonbaharda yine sana yazacağım... hoşçakal şiir gözlüm....
(yaklaşık 2 aydır girmiyordum bu bölüme, kalbimi acıtır diye şiirler, uzak duruyordum ama olmadı.. ibrahim sadri gecen yıl Nizip’e geldiğinde şöyle demişti bana: ’’şairler yazmazsa yaşayamaz’’).
Günlerden bir gün kurbagalarin yarisi varmis.Hedef,yüksek bir kulenin tepesine cikmakmis.Bir sürü kurbaga arkadaslarini seyretmek icin toplamis ve yaris baslamis.Gercekte seyirciler arasinda hicbiri yarismacilarin kulenin tepesine cikabilecegini inanmiyormus.Sadece su sesler duyuluyormus:"Zavallilar!Hicbir zaman basaramiyacaklar!"Yarismaya baslayan kurbagalar kulenin tepesine ulasmayinca teker teker yarisi birakmaya baslamislar.Iclerinden biri inatla ve yilmadan kuleye tirmanmaya ugrasiyormus.Seyirciler bagiriyorlarmis:"Zavallilar!Hicbir zaman basaramiyacaklar!"Sonunda birtanesi haric,diger kurbagalarinin hepsinin ümitleri kirilmis ve yarisi birakmislar.Ama kalan son kurbaga büyük bir gayretle mücadele ederek kulenin tepesine cikmayi basarmis.Digerleri hayret icinde bu isi nasil basardigini ögrenmek istemisler.Bir kurbaga ona yaklasmis ve sormus:"Imkansizi nasil basardin?"O anda farkina varmislarki,kuleyi cikan kurbaga sagirmis!Olumsuz düsünen insanlari duymayin!Onlar kalbinizdeki ümitleri calar!
Resim kaynağı
İtalya’nın kuzeyindeki Mantua kasabasında yapılan arkeolojik kazılarda üzerinden 5 bin yıldan fazla zaman geçen ama görenleri bugün bile şaşkına çeviren bir aşkın kalıntıları bulundu. Bir kadın ve erkeğin birbirine sarılmış kemikleri arkeoloji ekibini bile şaşırttı. Kalıntıların bulunduğu kasabanın Romeo ve Juliet’in aşkına konukluk etmiş olması olayın esrarını daha da artırdı.
İskeletlerin bulunduğu bölgenin Cilalı Taş Devri’ne ait bir bölge olduğu sanılıyor. Uzmanlar şimdi buldukları bu kemiklerin gerçek yaşlarını tespit etmeye çalışıyor. Arkeologlar ilk aşamada erkeğin herhangi bir nedenle öldüğünü, kadının ise onun yanına uzanarak intihar ettiği tahmininde bulundu. Ancak esrarı laboratuvar çalışmaları çözecek.
Valdaro Nehri yakınlarında yapılan kazının lideri Elena Menotti, daha önce böyle bir şeyin bulunmadığını söyleyerek "Bu eşsiz bir görüntü" dedi. Menotti, daha önce buna benzer buluş yapıldığını, ancak kemiklerin bir anne ile çocuğuna ait olduğunu vurguladı.
Daha önce birçok kazıda çalıştığını söyleyen Menotti, "Bu işi 25 yıldır yapıyorum, Pompei de dahil bir çok ünlü kazı alanında çalıştım. Ancak daha önce hiçbir şey beni bu kadar heyecanlandırmamıştı. Bu bulduğum en özel şey" dedi.
Sevgililer günü için 40 romantik öneri
14 Şubat’ta sevdiğinizi sürprizlerle şımartın
1 Romantik mum yolu
Mumların romantik gücü tartışılmaz! Evinizin giriş kapısından başlayarak yatak odanıza kadar yere küçük, renkli mumlar yerleştirerek bir ‘mum yolu’ yaratın. Eşiniz yatağınızın kenarındaki son muma ulaştığında kendisini orada bekliyor olun.
2 Fotoğraf sürprizi
Birlikte çekilmiş en sevdiğiniz fotoğrafları arşivden çıkarın ve bir kolaj yapın. En güzel anlarınızdan oluşan küçük bir albüm hoş bir sürpriz olabilir.
3 Aşkınızı çizin Eğer resim yapabiliyorsanız ya da çiziminiz kuvvetliyse, aşkınızı kağıda yansıtmaya ne dersiniz? İlişkinizi mutlu sonla bitiren bir çizgi roman hem sıradışı hem de eğlenceli olabilir.
4 Mum ışığında yemek
Belki biraz kla**** ama hala en romantik alternatiflerden biri mum ışığında bir akşam yemeği. İster bir restoranda, isterseniz en sevdiği yemeklerden oluşan bir mönü eşliğinde evde; hafif bir müzik ve bir kadeh şarap eşliğinde bu gecenin keyfini çıkarmak elinizde.
5 Aşk kutusu İstediğiniz boyda bir ayakkabı kutusu edinin ve üzerini resim, yazı, fotoğraf, çiçek, vs. ile süsleyin. İçine de en sevdiği şekerlerden veya çikolatalardan doldurun. Bir de ‘sen bunlardan çok daha tatlısın’ yazılı bir kart eklemeyi unutmayın.
6 Biraz macera
Çılgın bir kişiliğe sahipseniz, onun işyerinde dış cephe camları silen asansöre binin. Çalıştığı kata geldiğinizde camı tıklatıp ’seni seviyorum’ yazan notu gösterin.
7 Aşkınızı anons edin
O gün birlikte bir mağazaya alışverişe gidin, sonra birden ortadan yok olun ve onu ne kadar çok sevdiğinizi mağazada mikrofonlar aracılığıyla anons edin. Elbette tüm bunları mağaza yetkilileriyle önceden organize etmeyi unutmayın.
8 Aşk balonu Ona aldığınız hediyenin ucuna üzerinde ’seni seviyorum’ yazan kocaman bir balon bağlayıp yatak odasında yatağın üzerine koyabilirsiniz.
9 Özel bir gece
Uzun zamandır onunla yalnız kalamadığınızı mı düşünüyorsunuz? O zaman maddi durumunuza göre şık bir otelde bir oda ayırtın ve bu özel günün başbaşa tadını çıkarın.
10 Şiir takvimi Kocaman bir takvim hazırlamaya ne dersiniz? Büyük bir kartonun üzerine tüm ayları ve günleri sıralayın. Her gün için bir sevgi sözü yazın ve üzerini minik kağıtlarla kapatın. Sevdiğinizin her gün sizi düşüneceğinden emin olabilirsiniz.
11 Nostalji yaşatın
Onu eski zamanlara geri götürmek ve gülümsetmek istiyorsanız, kenarda köşede unutulmuş mutlu bir çocukluk fotoğrafını büyüttürüp çerçeveletin.
12 Başbaşa olmanın tadını çıkarın
Bu özel günün keyfini evde çıkarmak istiyorsanız, yemeğin ardından en sevdiği oyunları hazırlayıp (kutu, iskambil, bilgisayar oyunları, tavla, satranç gibi) onu mutlu edin. Bu eğlencenin ardından da kendi ellerinizle hazırladığınız tatlı kurabiyeler eşliğinde birlikte romantik bir film seyredin ve telefonlara yanıt vermeyin.
13 Evde piknik Bahar aylarında yemyeşil kırlarda piknik yapmak çok güzel olabilir. Ama bu mevsimde de imkansız değil. Salonunuzda kocaman bir alan açın ve yere bir piknik sofrası kurun. Kokulu mumlar, loş bir ışık ve romantik bir müzik ortamı daha da farklılaştıracaktır.
14 Kendi puzzlenızı yapın
Büyük bir kartondan kalp şekli yapın ve üzerine bir aşk sözcüğü yazın. Sonra bu kartonu dilediğiniz kadar küçük parçalara bölüp şık bir kutunun içinde ona armağan edin. Ardından bu parçaları birleştirerek puzzle yapmasını isteyin.
15 Aşkınızı kaydedin
Bir kaset veya CD’ye onu ne kadar sevdiğinizi ve sizin için ne kadar önemli olduğunu anlatan bir konuşma kaydedip ona hediye edin.
16 Ona özel aşk şarkısı
Müzikle aranız iyiyse, ona aşkınızı anlatan bir şarkı yapmaya ne dersiniz? Tabii şarkıyı da kendiniz söylemek kaydıyla.
17 Ona keyif hediye edin
Sevdiğinizin son zamanlarda çok çalıştığını ve yorulduğunu düşünüyorsanız, belki de ona keyifli dakikalar hediye edebilirsiniz. Seçeceğiniz bir fitness center’de önce havuzda yüzeceğini, ardından saunaya gireceğini ve son olarak masajla rahatlayacağını öğrendiğinde mutlu olacağına emin olabilirsiniz.
18 Radyodan aşk ilanı
Sürekli dinlediği bir radyo programı varsa, ona bu program aracılığıyla da aşkınızı ilan edebilir ve şarkınızı gönderebilirsiniz. Elbette bunun organizasyonunu önceden planlamalısınız.
19 Sade ve romantik İster çalıştığı işyerine, isterseniz eve; ona ’Seni seviyorum’ notuyla göndereceğiniz tek bir kırmızı gül kalbini ısıtacaktır.
20 Billboard’da ilan-ı aşk
Eğer maddi durumunuz elveriyorsa, evinizin yakınlarında bir billboard kiralayın ve ona ordan aşkınızı ilan edin.
21 Ona özel havai fişek gösterisi
Yine maddi durumunuz elveriyorsa, onun için bir havai fişek gösterisi düzenleyebilirsiniz.
22 Gazeteye ilan verin
Her Sevgililer Günü’nde gazetelerde aşk ilanları yayınlanıyor. Siz de gazeteye bir ilan vererek, ona olan aşkınızı herkese duyurabilirsiniz.
23 Aşk pastası
Sevgililer Günü’ne özel bir pasta yapabilirsiniz. Kırmızı gıda boyası kullanarak kalp şeklinde bir pasta yapın ve üzerine krem şantı ile ’seni seviyorum’ yazın.
24 Ona özel şiir
Eğer gerçekten romantizm rüzgarları estirmek istiyorsanız, sevdiğiniz için bir şiir yazmayı deneyebilirsiniz. Kırmızı bir kağıda dökeceğiniz satırlardan oluşan şiiri küçük bir kalp kutuda hediye edebilirsiniz.
25 Onun için bir parfüm yaratın
Parfümerilerden elde edeceğiniz esans kokularıyla ona özel farklı bir parfüm yaratabilirsiniz.
26 Sevginizi örün
En sevdiği renklerden oluşan bir atkı veya bere örüp, soğuk kış aylarında içinin ısınmasını sağlayabilirsiniz.
27 Şarkılarınızı kaydedin
Sizin için özel olan bütün şarkıları bir kasete veya CD’ye kaydedin. Kapağını da birlikte çekilmiş bir fotoğrafınızla süsleyin.
28 Arabasını süsleyin
Arabasına çiçekler, çikolatalar ve aşk sözcüklerinin bulunduğu minik notlar yerleştirin. Sonra da bir bahane uydurup onu arabaya gönderin.
29 Bir tekne kiralayın
Eğer sevgiliniz denizi seviyorsa, onun için küçük bir tekne kiralayabilirsiniz. Ay ışığında yapacağınız romantik bir gezi hoş bir sürpriz olabilir. Ağların arasında bulunan bir şişe beyaz şarap ve tavuklu sandviç de bu sürprizi pekiştirebilir.
30 Ofiste sürpriz
İş yerindeki çekmecesine, odasının duvarlarına, sandalyesine veya dolaplarının üzerine sevgi mesajları ve küçük sürpriz hediyeler yerleştirin.
31 Küçük bir tatil
Eve dev bir dünya haritası alın ve en sevdiği ülkeleri kalplerle işaretleyin. Bir kalbin içine de ’çekmeceye bak’ ya da benzeri bir not yazın. Çekmeceye de o ülkeye gitmek için iki tane uçak bileti koyun.
32 Yatakta kahvaltı
Belki diğer günlerde de bunu yapıyorsunuz, ama çiçekler, aşk sözlerinin bulunduğu minik kartlar ve küçük bir hediye eşliğinde bu özel günde yapılacak kahvaltı da özel olacaktır.
33 Minik bir dost
Eğer uzun zamandır kedi, köpek, kuş veya balık sahibi olmak istiyorsa, neden Sevgililer Günü’nde olmasın?
34 Sahnede aşk
Sadece ikiniz için bir tiyatro salonu kiralayın ve sahneye şık bir sofra kurun. Perde açıldığında ve garson sizi sahneye davet ettiğinde tüm salonu romantizm kaplayacaktır.
35 Yollarına gül dökün
Eğer bir restoranda yer ayırttıysanız, kapının girişinden masanıza kadar olan yola önceden gül döktürün ve gül yaprakları arasında ona masaya kadar eşlik edin.
36 Posterini asın
İkinize ait en sevdiğiniz resmi poster olacak kadar büyüttürün ve bu posteri gideceğiniz mekana asın.
37 Aşkınızı üzerinizde taşıyın
İkinizin resmini bir tişört üzerine bastırıp, arkasına şiir, sevginizi anlatan sözler veya tanışma hikayenizi yazdırabilirsiniz.
38 Size özel takı
İster başharflerinizden oluşan bir kolye ucu, isterseniz isimlerinizin yazılı olduğu bir yüzük ya da herhangi başka bir takı. Önemli olan sadece size özel olması.
39 Aşkınızı gökyüzüne yazın İmkanınız varsa küçük bir uçak kiralayın ve kuyruğuna aşkınızı anlatan bir bez afiş asın.
40 Hikayenizi yazın Nasıl tanıştığınızı ve onu ne kadar çok sevdiğinizi satırlara döküp bunu küçük bir kitapçık olarak bastırabilirsiniz
bize pek uymasada...:))))
Resim kaynağı Hiç kurşunkalemle aramızda benzerlikler olabileceğini düşündünüz mü?"Nasıl?" dediğinizi duyar gibiyim. İşte açıklaması: *Kurşunkalem gibiyiz, hatalarımız düzeltilebilirse de izlerini tümüyle yok edemeyiz. Geçmişi değiştiremeyiz ama düzeltme yoluna gidebiliriz.Hiç kurşunkalemle aramızda benzerlikler olabileceğini düşündünüz mü?.
"Nasıl?" dediğinizi duyar gibiyim. İşte açıklaması:.
*Kurşunkalem gibiyiz, hatalarımız düzeltilebilirse de izlerini tümüyle yok edemeyiz. Geçmişi değiştiremeyiz ama düzeltme yoluna gidebiliriz..
*Kurşunkalem gibiyiz, acılarımız bizim kalem açacaımızdır. Yaşadığımız zorluklar kişiliğimizin biçimlenmesine yardımcı olurlar..
*Kurşunkalem gibiyiz, birisinin elimizden tutmasına izin verirsek çok şey yapabiliriz..
*Kurşunkalem gibiyiz, her fırsatta izimizi bırakabiliriz. Yaşamda var oluş nedenimiz budur, izimizi bırakmak. Belki küçük bir yolda, belki birlikte olduğumuz insanlarda, belki yetiştirdiğimiz insanlarda, ama kesinlikle arkamızda iz bırakmaya çabalamalıyız..
*Kurşunkalem gibiyiz, içimizde ne olduğu önemlidir. Anlayış ya da hoşgörüsüzlük, sevgi ya da şiddet, barış ya da huzursuzluk, nezaket ya da benmerkezcilik, umut ya da umutsuzluk, yüreklilik ya da korku, önemli olan içimizde ne olduğudur..
Şimdi yazı yazmak için elinize bir kurşunkalem aldığınızda, bir an için durun ve bu küçük yazı aracını düşünün. O, bize yaşam hakkında kimi önemli dersler öğretmektedir..
Steve Goodier / kisisebasari.
Edited by - alibey2727 on 23.02.2007 21:06:04
Uzun yillar once Cinde Li-Li adli bir kiz evlenir ve ayni evde kocasi ve kaynanasi ile birlikte yasamaya baslar..
Lakin kisa bir sure sonra kayinvaldesi ile gecinilmenin cok zor oldugunu anlar..
Ikisininde kisiligi tamamen farklidir buda onlarin sik sik kavga edip tartismalarina yol acar..
Bu cin geleneklerine gore hos bir davranis degildir ve cevrenin oldukca tepkisini alir..
Birkac ay sonra bitmez tukenmez gelin kaynana kavgalarindan ev onun ve annesi ile karisi arasinda kalan esi icinde cehennem haline gelmistir..
Artik birseyler yapmak gerektigine inanan genckiz dogru babasinin eski bir arkadasi olan baharatciya kosar ve derdini anlatir..
Yasli adam ona bitkilerden yaptigi bir ekstre hazirlar ve bunu 3 ay boyunca hergun azar azar kaynanasi icin yaptigi yemeklerin icine koymasini soyler..
Zehir az az verilecek , boylece onu gelininin oldurdugu belli olmayacaktir..
Yasli adam genc kiza kimsenin ve esinin suphelenmemesi icin kaynanasina cok iyi davranmasini ona en guzel yemekleri yapmasini soyler..
Sevinc icinde eve donen Li-Li yasli adamin dediklerini aynen uygular ..
Hergun en guzel yemekleri yapiyor..
Kaynanasinin tabagina azar azar zehiri damlatiyordu..
Kimseler suphelenmesin diyede ona cok iyi davraniyordu..
Bir sure sonra kayinvaldeside cok degismisti ve ona kendi kizi gibi davraniyordu..
Evde artik baris ruzgarlari esiyordu..
Genc kiz kendisini agir bir yuk altinda hissetti Yaptiklarindan pisman bir vaziyette baharatci dukkaninin yolunu tuttu ve yasli adama su ana kadar kaynanasina verdigi zehirleri onun kanindan temizleyecek bir iksir icin yalvardi, Yasli kadinin olmesini artik istemiyordu..
Yasli adam yasli gozlerle karsisinda konusup duran Li-Li ye bakti ve kahkahalarla gulmeye basladi Sevgili Li-Li dedi , sana verdiklerim sadece vitaminlerdi..
Olsa olsa kayinvaldeni sadece daha da guclendirdin hepsi bundan ibaret..
Gercek zehir ise senin beyninde olandi..
Sen ona iyi davrandikca oda dagildi ve yerini sevgiye birakti boylece siz gercek bir ana kiz oldunuz " dedi....
Kissadan Hisse: Eski bir Cin atasozu soyle der ; Gul veren elde gul kokusu kalir. .
Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandir ..
Delikanlı adamın gözleri ışıl ışıldır. Sınırların ve çizgilerin bir güzelliği tanımlamak için var olduğunu bilir. Çerçevelerin ve farklılıkların ayırmaya, dışlamaya, bölmeye, itmeye değil, yeniden tanımaya yaradığını öğrenmiştir. Öyle gözünü kat kat katarakt bağlamış gibi kendisine yakın olanları gözlerine kilitleyip, kendisi gibi olmayanları kirli, puslu, neşesiz bir grinin biçimsizliğinde eritmek yazmaz delikanlılığın kitabında. Trabzonlu delikanlı ne kadar can parçası ise, Diyarbakırlısı da o kadar ana kuzusudur anasının gözünde. Yirmi küsür yıl kadar önce, yeni doğduklarında, beşik kertmesiyle ’düşman’ yazılmadılar birbirlerine.
Delikanlı adamın yüreği pırıl pırıldır. Sevmenin, sevilmenin, aşık olmanın, sevgilinin gözlerinin içine bakmanın taraf tutmadığını bal gibi bilir. Aşk padişah fermanını tanımadığı gibi; cumhuriyetin ’misak-ı millî’ sınırlarını da hesaba katmaz. Kalp, siyasî haritalara göre açmaz kanatlarını. Politikacıların kalplerini masa altına saklayarak çizdikleri ’masa üstü’ çizgileri ciddiye almaz. Karşı köyden ’sarı gelin’ de olsa sevdiği, bizim köyün Mihriban’ının sarı saçlarına dolandığı gibi dolanır gönlü. Acıları, ayrılıkları, kayboluşları, ölümleri, yıkılışları adamına göre kategorize etmeler delikanlılığa sığmaz.
Delikanlı adam bileğinin hakkıyla elde eder asaletini. Öyle doğuştan ayrıcalıklara fit olmaz; şikeli başarılarla övünmez; hakkını vermediği etiketi yakasına takıp hava atmaz. Asaletin damarlarında dolaşan kanın biyokimyasına değil, Rabbine hakkıyla kul oluşuna bağlı olduğunu pekâlâ bilir. Hep hatırındadır ırkını kendisinin seçmediği. Kendisini ırkından, köyünden, babasından, dedesinden dolayı övenlere gülüp geçer. Eliyle emeğiyle tek bir taş koymadığı duvarlar üzerine basarak yükselmeyi kendine yakıştırmaz. Olsa olsa, asil dedelerinin torunu olmaya çabalar, güzel işlerle anılan milletine yakışır şeyler yapmaya özen gösterir. İlkokul yıllarından beri belletilen ’etrafı düşmanlarla çevrili ülkedeyiz’ telkinlerine kanıp, sınırların ötesine adım atmaya korkmak delikanlının işi değildir.
Delikanlı adam delikanlılığın Rabbine kul olmaktan geçtiğini bilir. Peygamberleri ’en delikanlı’ adamlar bilir. Babasına baş kaldıracaksa, ’genç’ İbrahim[as] gibi isyan eder. Yapıp ettiklerini sorgulamadan kuşaktan kuşağa aktaran kokuşmuş törenin kanlı ve kirli ipine bağlamaz aklını. Dimdik durur İbrahim[as] gibi. Erkekliğini ispatlayacaksa, yakışıklı Yusuf[as] gibi durur şehvetle süslenmiş billboardlar karşısında. Erkek olmanın önüne gelen yılışık çağrılara, gözünü boyayan sığ aşufteliklere, tenden ötesini vaad etmeyen, hatta teni bile vaad etmeyen sırnaşık teklifsizliklere kapılanmak olmadığının farkındadır. İntikam almak gerekirse kendine çektirenlerden, Mekke’yi fetheden Muhammed Aleyhisselatüvesselâm’ın yaptığını yapar. Düşmanlık edenlere, onların kendisine yaptığının aynısını yapmaz; kötülüğün yerine yeni bir kötülük daha eklemez. Kötülüğün yerine iyiliği koyar; onların yaptığının tam tersini yapar. İntikamını böylece alır.
Delikanlı adam eline silah almadan önce kitap alır, Kitab’ı alır. Dedelerinin, bugünkü küraesel güclerin yerinde yeller eserken, korktukları için değil, şirin gözükmek için de değil, laik oldukları için hiç değil; kopkoyu müslüman oldukları için, bütün İbrahimî dinlerin hatırası olan Kudüs’ün kapısına ’Lâ ilâhe illâllah’dan sonra ’İbrahim halîlullah’ levhasını yazdırdıklarını okur. Delikanlı adam, duruşunu, bir ihtilal nefretiyle yeryüzüne kusulmuş, kaba ve softa ’ulusalcılık’ üzerinden değil, dini sığlaştırıp taraftarlığa dönüştüren, gerçeği siyasallaştırıp ’öteki’ne çevrili mızrak gibi karikatürleştiren, oryantalist icadı ’İslamcılık’ üzerinden de değil; kendi kalbini kendisini bildiğinden çok bilen Rabbine adam gibi teslim olmanın inceliği üzerinden belirler. Heva ve hevesini alt etmeyi büyük cihat diye öğreten, öfke ve nefretini yeneni en delikanlı pehlivan ilan eden incelikler Peygamberinin[asm] gül nefesiyle inceltir kendini. Bilir ki, müslüman incedir, incelir, incitmez, incinmez.
Delikanlı adam, sevdiğini serseri kurşunlara kurban etmeyi hak etmemiş bir kadının acıyla fısıldadığı ’bir bebekten katil yaratan karanlık’a, bugünlerde, yeni bebeklerin doğduğunu görüp ’nur’a kandil olmak için yanıp tutuşur. .
SENAİ DEMİRCİ.
YAZDIĞIMI YARIN OKUYAMAYACAKSIN
’En güzel yastığın nedir?’ diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz ’yarın’ derdim. Yastık. Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık. Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın. Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.
’Nasılsa yarın var!’ deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? ’Yarın yaparım!’ deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?
Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam, sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır. Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor.
Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını ’bugün’ diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini hayallerken, ’dün’lerde ’yarın’ diye idealleştirdiği bir ’yarın’ı daha elinin tersiyle ittiğini fark etmeyende suç. Bizde!
Şairin dediği gibi ’yarın artık bugündür.’ Yarın diye beleyip beslediğimiz, hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek günler, o bitmez zamanlar, o geniş zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir ’bugün’ oluveriyor. Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı ’bugün’ olduğunda, bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini. Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip ’bugün’ olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki başkaca ve bir daha yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün imbiğinde damıtmaları gerekir yarın sevdalılarının.
Sahi, bugüne kadar kim ’yarın’ gerçekleştirmiş başarısını? ’Yarın’ ödev yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını ’yarın’ yazmayı başaran bir yazar olmuş mudur?
Hayır, hayır, içimizden hiç kimse ’yarın’ı yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak. Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.
İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının ’bugün’ünde gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi sıradan bildiğimiz herhangi bir saatin içinde olup bitti. ’Yarın’a, ’az sonra’ya, ’hele dur, zamanı değil!’lere yaslananlar, ’bugün’lerin içinde siliniverdi, ’şimdi’nin kalbine can olamadı, ’an’ın göğsünden çekildi. Hiç dokunmadan geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bugünden yarına..
İspat etmemi ister misin? Ben de bu kısa yazıyı sürekli ’yarın’lara erteledim. Ama sonunda oturdum ve yazdım. Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım, koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim. Yazıyı, ’bugün’ yazdım, ’şimdi’ bitirdim. Sen de ’yarın’ okuyamayacaksın bu yazıyı. Eminim ’bugün’ okuyor olacaksın.
Bugünü uyanık geçirmek istersen, ’yarın’ yastığını başının altından çek, sevgili zamane!
İyi uykusuzluklar!
SENAİ DEMİRCİ
AZ ÖNCE EVE GELMEDEN ÖNCE BAKTIM DA KIRAATHANELER DOLUYDU HEMDE NE DOLULUK....
NEDİR KIRAATHANE....
kıraathaneler, kahve içenlerin toplandığı ve muhabbet ettiği kahvehaneler gibi, okuyanların, okuduklarını tartışanların toplandığı mekanlarmış eskiden. şimdi kahvehaneler de, kıraathaneler de kaaave haline getirildi, geyik ortamı oldu...
BİZLER NE KADAR OKUYORUZ NE YAPIYORUZ ORALARDABAKIYORUMDA HERKES ORADA GÖZLERİME İNANAMIYORUM AMA DOKTORDA ORADA ÖĞRETMENDE ORADA HER KESİMDEN İNSAN VAR ORADA ÜZÜCÜ BİR DURUM BENCE...
DİYORUM Kİ....
KİTAP OKUMA KAMPANYASI BAŞLATALIM OKUYALIM OKUTALIM BU OLAYI BÜYÜTELİM...
NE DERSİNİZ???...
ÖLDÜR BENİ ANNE
bu anlatıcaklarımı,aşık olduklarını sanıp,daha gerçek aşkın ne olduğunu bile bilmeyenlerin daha dikkatli okumasını istiyorum,ondan sonra yaşadıkları gerçek aşkmıymış,basit bi hoşlanmamıymış karar versinler. kalbimin hiç tanımadığı duyguları daha yeni yeni hissetmeye başladığı dönemlerdi,çevremde bir sürü erkek ve kız arkadaşlarım vardı,ama bi gariplik vardı,mutlu değildim sanki aradığım başka birşeydi,her akşam eve gelir odama çekilir ağlardım,noluyordu bana anlayamıyordum,birgün yine arkadaşlarla beraberdim,beraberdim derken nasıl bi beraberlik,onlar bi araya toplanır gülüp eğlenirlerken bense bi kenara çekilip içimdeki fırtınaları dinliyordum her zamanki gibi,artık arkadaşlarımda alışmıştı bu durumuma,yanıma gelip oturduğunu hiç farketmemişim,taki sanki çok derinlerden gelen bi SELAM sesini duyana kadar,selam dedim bende,neden yalnız oturuyosun dedi,bilmiyorum dedim,kimse seni anlamıyor,hatta kendin bile kendini anlamıyorsun değilmi dedi,evet dedim,bende bu yüzden yanına geldim zaten dedi,bende aynı durumdayım,seni arkadaşlarından ayrı derin düşüncelere dalmış görünce işte benim gibi biri daha dedim, ve ilk defa onun yüzüne baktım,o anda kalbim durdu sanki,donup kalmıştım,ne zaman ayrıldık eve nasıl geldim bilmiyorum,o gün sürekli onu düşündüm,sanki aradığım şey buydu hissedebiliyordum bunu, o günden sonra hergün buluşmaya başladık,evleri iki mahalle kadar uzaktaydı,bizim mahallede akrabaları vardı,ilk tanıştığımız gün onlara gelmişler,böylece aylar geçti,artık ailelerimizde biliyordu,ya ben onlara gidiyordum yada o bize geliyordu,yani her günümüzü birlikte geçiriyorduk, ama ikimizinde anlayamadığı birşeyler vardı,birbirimizi çok seviyorduk,görmeden yapamıyorduk,arkadaşlık değildi bu,çünki diğer arkadaşlarımızıda seviyorduk,bu çok farklı bişeydi,kimseyede soramıyorduk,nasıl soralımki,biz bile bilmiyorduk ne olduğunu,bu çok yoğun duyguların etkisiyle bazen mutluluktan bulutlara kadar çıkıyorduk,bazende o küçücük kalplerimize sığdıramadığımız ve bi türlü anlamadığımız hisler dünyasında sebepsiz yere ağlıyor gözyaşlarımızı birbirimize hediye ediyorduk,,belki size saçma gelicek ama birbirimizi ilk gördüğümüz günü anlatmıştım,ondan sonraki ilk buluşmamızda biraz konuştuktan sonra bi ara gözgöze gelmiştik,ve daha ne olduğunu anlamadan ikimizde sebepsiz yere birden ağlamaya başlamıştık,hemde ne ağlama sanki hiç bitmeyecek gibiydi göz yaşlarımız,işte o günden sonra bir daha biribirimizin yüzüne uzun süre bakamadık,hatta çoğu zaman sırtlarımız birbirimize dönük otururduk,bi gören olsa bize gülerdi heralde,ama elimizde değildiki bakamıyorduk işte, ama ne olursa olsun çok mutluyduk,artık ne güneşin doğuşunun,ne çiçeklerin kokusunun,nede kuşların aşk şarkılarının farkındaydık,biz birbirimizde kaybolmuştuk,taki bi akşam bizim evin zili uzun uzun çalana kadar,kapıyı annem açtı,gelen onun teyzesinin kızıydı,anneme bişeyler söyledi,annemde hemen babamla bişiyler konuşup,banada sen evden ayrılma biz hemen geliyoruz diyerek aceleyle çıktılar,bende hemen arkalarından çıktım,hava kararmıştı,beni görmesinler diye onları uzaktan takip ettim,biraz gittikten sonra bizim evin biraz ilerisinde bi market vardı,orada bi kalabalık gördüm,oraya gidiyorlardı,biraz daha yaklaşınca babam koşmaya başladı,yerde yatan biri vardı,bende biraz daha yaklaştım,babam yerde yatan kişiyi kucağına almıştı,bikaç adım daha yaklaştım ve kalbime binlerce ok birden saplandı sanki,yerde yatan benim meleğimdi,oda beni gördü,eliyle bana gelme diye işaret yaptı,ve bana bişeyler söylemek için ağzını açtığında,ağzından kan boşaldığını gördüm,yanına gittim,o güzel başını babamın kucağından kendi kucağıma aldım,hafifçe gülümsedi ve bak dedi napmışsın yeni gömleğine,onun kanına bulanmış gömleğimi göstererek,iki hafta önce doğum günümde o almıştı,ve birden başını karanlıkta benim seçemediğim kazanın olduğu bi yere çevirip tüh yaa dedi,ne demek istediğini anlamamıştım,başını tekrar çevirdiğimde ölmüştü,ondan sonrasını hatırlamıyorum,gözümü evde açtım,orada bayılmışım,beni doktora götürmüşler sakinleştirici filan yapmışlar,uzun süre baygın halde yatmışım, kendime gelir gelmez ağlamaya başladım,kimse müdahale etmedi,doktor ağlarsa müdahale etmeyin demiş,tekrar kendimden geçene kadar ağlamışım,ondan sonraki günlerde gözyaşım hiç dinmedi,aradan iki ay filan geçmişti,birgün anneme onlara gitmek istediğimi söyledim,annem önce kabul etmedi ama yalvarmalarıma dayanamayıp bi şartla kabul etti,gideriz ama orada ağlayıp annesini üzmeyeceğine söz verirsen dedi,bende söz verdim ve gittik,bi süre oturduk ama ben kendimi zor tutuyordum ağlamamak için,bak oğlum dedi annesi,biribirinizi ne kadar çok sevdiğinizi hepimiz biliyoruz,ne kadar üzüldüğünüde biliyorum ama senden bir ricam var dedi,kızım son nefesini senin kucağında vermiş,bana son anlarını anlatmanı istiyorum dedi,şaşırdım,nasıl anlatabilirdimki,anneme baktım boynunu büktü,bende onu üzmeyecek şekilde anlattım,ama bi ara karanlıkta bi yere bakıp tüh yaa dediğini anlamadığımı söyleyince,annesi bana sarılıp öyle bi ağlamaya başladıki,bende zaten zor tutuyordum kendimi,ikimizde uzun süre ağladık, biraz sakinleştikten sonra,artık bu dünyada yaşamam için hiç bir sebebin kalmadığına karar vermeme sebep olan şeyi anlattı, ogün annesi evlerinde benim çok sevdiğim bir yemeği yapmış,anne demiş bu yemeği ayhan çok sever,bizim yiyeceğimiz kadarını ver ben ayhanlara gidip onunla beraber yiyeceğim demiş,anneside yalnız göndermemek için yakınlarında oturan teyzesinin kızıyla bize göndermiş,yolda gelirlerken teyzesinin kızı,sen biraz bekle bende marketten içecek birşeyler alayım demiş,kaldırımda beklerken bi araba vurup kaçmış,bize yakın oldukları için teyzesinin kızı hemen bize haber vermeye gelmiş o akşam,ve o karanlığa bakıpta tüh yaa dediği şeyde,bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzüldüğü içinmiş,son anlarını yaşayan birisinin canından daha çok bana getirdiği yemeklerin dökülmüş olmasına üzülecek kadar seven bir kalp varmıdır daha şu lanet dünyada,başkasını sevebilirmiyim artık,aşık olabilirmiyim başkasına,tahammül edebilirmiyim artık saçma sapan şeylerin adını aşk koymalarına,bizim yaşadıklarımız bilemesekte gerçek aşktı,bunu şimdi biliyorum, ama o bilmiyor,birgün birbirimize bir söz vermiştik,hangimiz önce ölürsek diğerimizi cennetin kapısında bekleyecekti,şimdi bende bilmeden yaşadığımız o tarif edilmez duygunun gerçek aşk olduğunu,o aşkı sonsuza kadar yaşayacağımız cennetin kapısında beni bekleyen meleğime anlatmak için,gelmesi için hergün yalvarıp dua ettiğim beni ona kavuşturacak kişiyi bekliyorum,AZRAİLİ O ÖLDÜKTEN SONRA bu gün hafta sonu,aşkımla buluşacağız,en güzel elbiselerimi giymeliyim,hangi gömleği giysem acaba,yanakları gibi kırmızı olanımı yoksa gözleri gibi kapkara olanımı,yada kazanın olduğu gün kanıyla üzerine çiçekler yaptığı gömleğimi,ne kazası ne kanı yaa nerden çıktı şimdi offf,ben en iyisi son buluşmamızda başını omuzuma koyduğu o kokan gömleği giyeyim,evet evet bu daha iyi,anne ben çıkıyorum,onamı, tabiki anne yaa,her hafta sonu kiminle buluşurum ben,iyide neden ağlıyosunki,şimdi gidip annesindende izin almalıyım,günaydın müsade ederseniz kızınızla gezicez biraz,tabi oğlum,ona iyi bak olurmu,bak buda ağlıyor,noluyo bunlara anlamıyorum,koşar adımlarla gidiyorum aşkıma,bu yolda ne kadar uzun,her zamanki gibi bekçi amca karşılıyo beni,hoşgeldin oğlum,oda seni bekliyodu,biliyorum,günaydın aşkım ben geldim,bak hala yatıyo,hemde bembeyaz gelinliğiyle,yanaklarına küçük bir öpücük kondurup uyandırıyorum onu,her zamanki gibi toprak kokuyor meleğim, uzatıyor kollarını yattığı yerden,tutuyorum ellerinden,tüy kadar hafif,ne kadarda güzel meleğim benim,hoşçakal bekçi amca,bak koskoca adamda ağlıyo,iyi eğlenin olurmu diyor kirli sakallarından süzülen yaşları silerek, onun en sevdiği yerleri geziyoruz elele,allahım onunla olunca o kadar mutluyumki,bi ara yine gözgöze geliyoruz,bakmamalıydık,yine ağlıycaz,ne kadar ağladığımızı akşam ezanını duyunca anlıyorum,işte bu günde bitti,gitmeliyiz,bekçi amca kızar sonra,hoşgeldiniz iyi eğlendinizmi bari,neler yaptınız bakalım,ağladık akşama kadar,her zamanki gibi ha,evet,hadi meleğim sen şimdi yat,ben haftaya yine gelirim,,birgün diyorum,birgün bende bembeyaz damatlıklarımı giyip geleceğim yanına,kapkara gözlerini açarak yalvarırcasına,çabuk gel olurmu diyor,yakında meleğim çok yakında,biliyorum şimdi iyi geceler öpücüğüm olmadan uyuyamaz bi tanem,yanaklarına bi öpücük konduruyorum,yine o toprak kokusu,geldim anne,hoşgeldin oğlum,ÖLDÜR BENİ ANNE BENDE TOPRAK KOKMAK İSTİYORUM. AYIŞIĞINDA YAĞMUR o öldükten sonra,herşey durdu sanki,onsuz bir cehennem olan şu dünyanın günleri geçmek bilmedi,sanki bana dayanılmaz acılar çektirmekten zevk alırcasına yavaşladı hayat,hiç acımadı bana,aşkım beni beklerken,ben yine her zaman olduğu gibi,lanet olası sabahlara açtım gözümü,beni bu hayatta tutan bedenimi,dudaklarımda bi gülümsemeyle bırakıp gideceğim günün özlemine dayanamayıp,bi çare aradım,günlerimin nasıl geçtiğini bilmeyecek birşey,hızlandırmak istedim hayatı,ama nasıl,onunlayken su gibi akardı günlerim,akşamın nasıl olduğunu anlamazdık bile,öyleyse bende onunlayken yaptıklarımı yaparsam daha çabuk bitecekti günler,hemen başladım,mesela her zamanki buluştuğumuz yere gittim,ama nasıl olur,burası cennet gibiydi,şimdi ne kadarda sıkıcı olmuş,kuş seslerini dinler birbirimizin elini tutardık,yine kuşlar var,yine ötüşüyorlar ama artık aşk şarkıları söylemiyor çığlık atıyorlar sanki,olmadı,papatyayı çok severdi,elimize bir papatya alır onu evimizin bahçesine dikerdik hayallerimizde,doğum günümde bana bir demet papatya getir yeter derdi,tek tek saçlarına takardım,aslında saçlarına dokunmak içinde bi bahaneydi,yine ne çabuk akşam olurdu,evet evet eniyisi papatya,gittim,aynı yer ve papatyalar,bunlarda değişmiş,dünyanın en güzel çiçekleri ne hale gelmiş,ne renkleri kalmış,nede kokuları,renklerinide kokularınıda ondan alıyorlarmış,onsuz ne kadar solgunlar,buda olmadı,gezerdik rastgele,nereye gittiğimizi bile bilmeden,bazen kaybolurduk,yine akşam olduğunu farketmez,aceleyle sora sora geri dönerdik geç kalmamak için,bıraktığımız izleri takip etmeliydim,aynı yerleri gezersem yine bitirebilirdim bu günü,ama benim ayaklarım bu kadar ağır değildiki,onunlayken uçar gibi yürürdüm,şimdi tonlarca ağırlık var sanki ayaklarımda,hem izlerimizide bulamadım,nerelere gittiğimizin farkında değildikki bulayım,yollar ne kadar uzun,adımlarım ona gitmek istiyor,sokaklar ne kadar kalabalık,her yer bir tanesinin azrail olmasını umduğum insanlarla dolu,ama hepside insan işte, bir tanesine saati soruyorum,sekiz diyor,sabahın sekizi,nasıl olur,birine daha,yine sekiz,birine daha,yine sekiz,ama ben evden yedide çıkmıştım diyorum,garip garip bakıyorlar bana,artık yanınada gidemiyorum meleğimin,her gün beni bekleyen aşkımın yanına gitmeye yüzüm kalmadıki,hala neden gelmiyorsun diyince ne cevap veririm ona,son gitmemde ona,ne zaman ayışığında yağmur yağarsa o zaman geleceğim demiştim,kahrolası birgün daha bitti diyorum başımı yastığa koyarken,uyumadan önce gökyüzüne bakıyorum, bugün ay var,hemde dolunay,birde yağmur yağarsa. 3 ARALIK Bugün 3 aralık,doğum günüm ölüme bir adım daha yaklaştım koskoca bir yıl beklediğim gün her dakikasını,her saniyesini sayarak geçirdiğim bir ömür bitti sanki yada ben öyle umuyorum yılda bir kez giydiğim,beyaz takım elbisemi giydim yine içine beyaz gömlek,beyaz çoraplar ne annem,ne arkadaşlarım,ben hariç hiç kimse istemiyor böyle giyinmemi nedenki,kefene benziyor diyemi ama ben çok seviyorum bugün hiç çıkarmayacağım üzerimden taki güneş, onsuz yaşamayı kendime yediremediğim şu lanet dünyanın üzerine bir defa daha doğup hala yaşıyor olmamın utancını yüzüme vuruncaya kadar neden diyorum bazen,neden ben daha çocuk denecek yaşta doğdu gerçek aşk’ın güneşi kalbime çevremde bir sürü arkadaşım vardı,onlar güler eğlenir,bense onlar gibi olamazdım sanki bir amacım,yapmam gereken bir görev varmış gibi hissederdim kendimi ta o zamanlar severdim geceyi ve yalnızlığı bazen sabahlara kadar düşünürdüm ben delimiydim neden yaşıtlarım gibi değildim neden küçücük yüreğim gögüs kafesime sığmazdı hergün gözyaşlarımla karşılardım sabahın ilk ışıklarını yine böyle sabahlardan biriydi babaannem girmiş odama,ağlamam bitinceye kadar beklemiş konuşmak istermisin dedi evet dedim,zaten kendime yakın bulduğum tek insandı neden ağlıyosun dedi bilmiyorum dedim evet dedi bilmiyorsun,ama öğreneceksin nasıl dedim sen anlat dedi bende içimde fırtınalar koparan ama ne olduğunu bilmediğim herşeyi anlattım bak dedi,dikkatli dinle bütün insanların bir ömür boyu aradığı ama daha ne olduğunu bile bilmediği bulanlarında bunun kıymetini bilmediği bir duygu çok güzel ama dünyadaki en büyük acılarla en güzel duyguların harman olduğu tek duygu dengesi çok hassas ve bu dengeyi güzel duyguların olduğu tarafada acı veren tarafada kaçırırsan dünyanı cehenneme çevirecek bir duygu acısınada mutluluğunada dayanamaz bu zayıf bendenlerimiz işte herkesin arayıp bulamadığı ama sana çok erken verilmiş bir şey var o kalbinde dedi peki ne yapmalıyım dedim leyla ile mecnun,aslı ile kerem,ferhat ile şirin ne yaptıysa onu dedi ne yaptılar dedim vuslat’ı cennet’e ertelediler şu anda onların hakkında anlatılanların çoğu insanların kendi uydurmalarıdır aslını sadece gerçek aşk’ı bulan kişiler bilir onları ancak şu anda kalbinin tümünü kaplayan o çözemediğin duyguya yani gerçek aşk’a sahip kişiler anlayabilir mesela leyla ile mecnun aynı şehirde yaşıyordu kavuşmaları içinde hiç bir engel yoktu ama sanılanın aksine kavuşamadılar değil,kavuşmadılar eğer bir araya gelselerdi birbirlerine olan aşk’ın gücüne bedenleri dayanamayacaktı onlarda en doğru olanı yaptılar bedenlerini öldürüp,aşk’larını ruhlarının derinliklerinde yani gerçek aşk’ın yaşayabileceği,ve layık olduğu tek yerde yaşattılar vuslat’ıda cennet’e ertelediler cennet’e diyorum çünki,bu tür insanların kalbi o yüce duyguyla o kadar doludurki orada ne kötülüğe nede günaha yer yoktur işte,sende dünyada nesli tükenmek üzere olan bir avuç aptaldan birisin neden aptalım çünki kimse seni anlamayacak anlatamayacaksında dünyanın zevklerine aldırış etmeyen sahte güzelliklerine kanmayan birisi olacaksın ve bu yüzdende sana aptal gözüyle bakacaklar zamanı gelince sana aptal diyenler dünyanın sahte güzelliklerine aldanarak mahvettikleri hayatları için son nefeslerinde pişmanlık gözyaşları akıtırken senin dudağındaki tebessümün anlamını kimse bilmeyecek yalnızlığı sevmeyi öğren çünki bundan böyle en iyi dostun olacak.. onunla gözgöze gelemememizin elini bile tutamamamın sebebi buydu birbirimizin yüzüne bile bakamayacak kadar büyük bir aşk’ın acısına dayanamayıp sırt sırta otururken bize,aptallar demelerinin sebebide buydu bizde cennet’e ertelemiştik vuslat’ımızı bugün 3 aralık.. kutladığım son doğum günüm olması dileğiyle ona kavuşacak olmamın heyecanı ve ümidiyle doluyken nice yıllara diyenlerden nefret ettiğimi bilmiyorlar kuyruğuna değirmen taşı bağlanmışçasına yavaşlayan her damla gözyaşıma bir gün daha ekleyip kalbimin her atışında damarlarıma beni yenmenin zaferini pompalayan ve yıllardır yanaklarımda gözyaşlarımın çizdiği yol kadar uzayan bir hayat kahrolası bir hayat yaşadığımıda bilmiyorlar beni bekleyene verdiğim sözü tutamadığım bir yılı daha bitiriyor güneş utancından kıpkırmızı olmuş yanaklarımdaki rengi alarak batıyor ufukta onun gözlerinin rengi kaplayacak birazdan dünyamı mezarının başına diktiğim fidan koskoca bir ağaç oldu her bahar geldiğinde o ağacın bir yaprağına adımı yazarım canımı iliştirdiğim o yaprakta yaşadığımı farzederim ve sonbahar’ı beklerim sararıp dalından kopması için bir sonbahar daha bitti işte bu yılda yeni filizlenen bir fidanın yeşil yaprağına yazdı adımı hayat sahte aşklarla dolu dünyada bir yıl dahamı kimbilir,belki üzerinde adımın yazılı olduğu,son bir yaprak kalmıştır düşecek, bu gece,evet bu gece kopacak belki dalından süzülerek düşecek aşkımın mezarının üzerine ve keskin bir tırpandan çıkan kıvılcım aydınlatacak ona giden yolumuResmi aç
Halife Hazret-i Osman (radiyallahu anh), gorevini ihmal ettigini dusundugu kolesine kizarak seslenir :.
-Gel bakayim buraya, su kulagini bir cekeyim de gorevini ihmal etmenin cezasi neymis goresin!...
Kole ise gorevini ihmal etmedigi dusuncesindedir. Ama Halife’ye oyle intikal ettirilmistir..
Gelir, Halife’nin onune diz cokerek boynunu uzatir..
Aslinda sefkat, merhamet kaynagi Hazret-i Osman (radiyallahu anh), onune diz coken kolenin kulaginin yumusagindan hafifce tutar, terbiye maksadiyla soyle yukariya dogru yavasca ceker. Ancak kulagi aciyan kolenin dudaklarindan dokulen sozleri de duyar. Ama nasil sozler bunlar?.
Islam’i, Halife’nin terbiyesinde iken ogrenmis olan kole bakin ne diyor :.
- Cek bakalim ey Rasulullah’in halifesi kulagimi cek!.. Nasil olsa Islam’da kisas vardir. Burada haksiz olarak kulagi cekilenler, orada hakli olarak kulak cekeceklerdir!...
Bu sozler Halife’nin beyninde bomba gibi patlar. Hemen kulagi birakan el, sanki iki yanina cansiz duser, Dusunceye dalan Halife sasirmis haldedir. Kolenin sozleri ise durmuyor arka arkaya yankilaniyor kulaklarinda:.
- Cek bakalim ey Rasulullah’in halifesi kulagimi cek!.. Nasil olsa Islam’da kisas vardir. Burada haksiz olarak kulagi cekilenler, orada hakli olarak kulak cekeceklerdir!...
Islam’in bu sarsilmaz gercegini simdi bir de kolenin titrek seslerinden dinleyen Halife, adeta kendinden gecer, bir anda cocuklasir. Kararini degistirip hemen kolenin onune kendisi diz coker, boynunu uzatarak ayni sekilde titreyen sesiyle teklifini yapar :
.
- Eger sen bu iste hakli isen, hic gecikmeden kisasini burada yap, sen de benim kulagimi hemen burada cek, ahirete birakma! Sunu unutma ki, sen hakliysan kuvvetlisin demektir, kole bile olsan. Ben haksizsam zayifim demektir, Halife bile olsam!...
Manzarayi geriden seyredenler, Halife’nin kararliligini gorunce kas goz isaretiyle kolenin Halife’nin kulagini cekmesini isterler... Ondan sonra rahatlayan Hazret-i Osman (radiyallahu anh) :.
- Sukurler olsun, der, kole dahi olsa bir haklinin onunde diz cokup boyun egdim, kisasimi burada yaptirdim, oraya birakmadim, benden sonra gelenlere kotu ornek olmadim!...
Mesnevi’den : Dua hâli
Dua edenin, ’Rabb’im’ demesi, Allah’in ’Buyur ey kulum’ demesinin ta kendisidir...
Birisi her gece kalkip Allah’i aniyor, O’na dua ediyordu... Seytan ona dedi: Ey Allah’i cok anan kisi! Butun gece Allah deyip cagirmana karsilik seni buyur eden var mi? Sana bir tek cevap bile gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin? Adamin gonlu kirildi, basini yere koydu ve uyudu.
Ruyasinda ona soyle dendi : Kendine gel, uyan! Niye duayi, zikri biraktin? Neden usandin?
Adam : Buyur diye bir cevap gelmiyor ki, kapidan kovulmaktan korkuyorum, dedi.
Bunun uzerine dendi ki ona : Senin Allah demen, O’nun buyur demesi sayesindedir... Senin yalvarisin, Allah’in senin ruhuna haber ucurmasindandir... Senin cabalarin, careler araman, Allah’in seni kendine yaklastirmasi, ayaklarindaki baglari cozmesindendir... Senin korkun, sevgin, umidin Allah’in lutfunun kemendidir... Senin her Ya Rabbî demenin altinda, Allah’in buyur demesi vardir... Gafilin, cahilin cani, bu duadan uzaktir... Cunku Ya Rabbî demeye izin yok ona... Agzinda da kilit var, dilinde de... Zarara ugradigi zaman, aglayip sizlamasin diye Allah ona dert, agri, sizi, gam, keder vermedi...
Bununla anla ki, Allah’a dua etmeni, O’nu cagirmani saglayan dert, dunya saltanatindan daha iyidir...
Dertsiz dua soguktur. Dertliyken yapilan dua gonulden kopar....
[*]"Ayakta ölmek, dizüstü yaşamaktan daha çok onur vericidir...!
[*]"Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa;orada güneş batıyor demektir’’
[*]’’Ya olduğun gibi; ya da gördündüğün gibi ol’’
[*]’’Rüzgar ne kadar sert esse de, kayadan alacağı toz’dur’’
[*]’’Bekayı Hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir.. Çalış çalış ki Beka sa’y olur ise Hak edilir..
[*]’’Hak bela vermez kul azmadıkça;Kula bela gelmez Hak yazmadıkça
.
[*]’’Bir dağ ne kadar ulu olsa da, kenarı yol olur..
[*]"Ilerlediginiz yolda hiçbir zorluklakarşılaşmıyorsanız ,bilinkioyol asla sizi doğruyaulaştırmaz..!"
Edited by - Tuğra on 21.03.2007 16:08:12
DOSTLARA GELSIN BU HIKAYE
Oldukça hirçin karakterli bir genç varmis.
Bir gün babasi ona çivilerle dolu bir torba vererek,
ona söyle bir nasihatte bulunmus;
" Bir arkadasinla tartisip kavga ettiginde,
bir arkadasini herhangi bir sebepten dolayi
incittiginde veya kalbini kirdiginda,
o arkadasin için odana koymus oldugum
su tahta perdeye bir çivi çak."
O günden sonra genç adam babasinin tavsiyesine uyarak
birinci gün tahta perdeye 37 çivi çakmis.
Sonraki günlerde kendi kendini kontrol etmeye çalismis
ve geçen her günün sonunda daha az çivi çakmis.
Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis.
Babasina gidip söylemis.
Babasi onu yeniden tahta perdenin önüne götürerek ogluna;
"Bugünden baslayarak tartismayip kavga etmedigin
her gün için tahta perdeden bir çivi çikart (sök) demis."
Günler aylar geçmis.
Bir gün gelmis ki tahta perdede hiç çivi kalmamis.
Babasi ona "aferin evladim, bu durum senin arkadaslarina
iyi davrandiginin ve onlarla iyi geçindiginin
bir göstergesidir ama bu tahta perdeye
biraz daha dikkatli bakmani senden rica ediyorum.
Görmüs oldugun gibi tahta perdede bir çok delik var.
Artik arkadaslarin ve dostlarinla arandaki iliskiler
geçmisteki gibi güzel olmayacak" demis.
Arkadaslarinla tartisip kavga ettigin zaman onlari kirici,
incitici kötü kelimeler söylemis olabilirsin veya
yapabilme imkanin oldugu halde onlarin makul ve mantikli
istek ve arzularini yerine getirmeyerek
onlari incitmis veya elinde imkanlarin oldugu halde
zor anlarinda arkadaslarina yardim etmemis olabilirsin.
Arkadaslarina söylemis oldugun her kötü kelime veya
yapmis oldugun olumsuz bir davranis veya
elinde imkanin oldugu halde onlarin makul isteklerini
yerine getirmemis olman, bil ki arkadaslarini derinden incitir
ve onlarin yüreginde derin bir yara birakir.
Aynen bu çivilerin tahta perdede biraktigi delikler gibi.
Yaptigin her olumsuz davranis sonrasi arkadasina seni
bin defa affetmesini söyleyebilirsin ama bu delik
aynen arkadasinin yüreginde kalacaktir ve
asla kolay, kolay kapanmayacaktir.
Ve babasi son olarak ogluna su nasihatte bulunmus:
"Gerçek bir dost veya bir arkadas
ender bir mücevher gibidir.
Seni güldürür, yüreklendirir,
sen her ihtiyaç duydugunda sana yardimci olur,
seni dinler, sana yüregini açar" demis.
Gül Sultanım
Gül kokusunu sizden mi almış bilmem
Bir ateş attınız içime sönmez yanar her dem
Bükülür boynum, bir gariplik çöker
Doyulmaz güzelliğinize hasret kaldı bu gözler!
Efendim benim güzel efendim
Sultanım benim gül sultanım
Dilenciyim, kapınıza geldim dayandım
İşte bu zalim nefsim işte bunlar günahlarım
Size uzattım ellerimi şahidim olun
Biz gözyaşı dökemedik, tövbemiz için siz dökün;
Efendim benim güzel efendim
Sultanım benim gül sultanım
Altın bir nesilden geldiniz
Hoş geldiniz sefa geldiniz bizlere şeref verdiniz
Rabbimizin şahidi, peygamberimizin varisi
Gönüllerimizin şifası, aşka susamışların deryası
Efendim benim güzel efendim
Sultanım benim gül sultanım
Dünya’dan eser bulunmaz kalbinizde
Misk kokuları eksik olmaz elbisenizde
Güzellik sizinle güzelliğini bulur
Yürüyünce toprak sizi kıskanır olur
Efendim benim güzel efendim
Sultanım benim gül sultanım
Gelenler kozaydı, kelebek oldu, sonsuza uçtu
Bu garip hasretinizle yandı kül oldu
Bu tendeki can, can evinden çıkıp size gelmek ister
Son nefesinde sizden himmetinizi bekler
Efendim benim güzel efendim
Sultanım benim gül sultanım
ANLATAMAM SENİ YA RESÛLALLAH
Dediler bana -Bu dünya O var diye yaratıldı-
Geldim dünyaya, açtım gözlerimi, aradı bu gözler seni
Ama sen yoktun...
Haber göndermişsin
-Kardeşlerime selam olsun- demişsin...
Seni göremeyen kardeşlerine selam
Senden gelen selama can kurban Ya Resûlallah.
Sen ki eşsiz tebessümüyle kalpleri anahtarsız açan,
Sen ki dört mevsim açan gül,
Sen ki bir yavrucağın kuşu ölmüş diye taziyeye giden ince gönül,
Sen ki harbe en önde giden korkusuz cengaver.
Çocukların bile fikrini soran büyük düşünür,
İsmi Allah la yazılacak kadar şereflisin.
Bir hayvan ölüsünden herkes uzaklaşırken
Onun güzel dişlerini görecek göz vardı sende...
Selam vermeyi çok sevmene rağmen
Tembellik yapana bunu layık görmeyecek kadar çalışkandın sen.
Çocuklarla oyun oynayan alçak gönüllü sevgi güneşi,
İki kurbanlığın oğlu olarak asildin sen.
Can düşmanlarının malını emanet ettiği,
Sözüne güvendiği emindin sen
Hz. Yusuf tan güzel, tüm insanlar içinde özeldin sen
İnci dişlerinin arasından çıkanlarla kimsenin incinmediği yürektin sen.
Sen yürüyünce dağlar erirdi, mahlûkat selam verirdi sana,
İftira atanlar üzünce seni melekler öperdi yanaklarından
Münkirler ağlatınca Amine yoktu ki kucaklasın seni?
Abdullah görmedi nasıl cezalandırsın kafirleri?
Ama Rabbin vardı, alemleri senin için yaratan Rabbin...
Miraca çıkardı seni, sevgiliyi görmek herşeye değerdi.
Bahiranın bahçesindeki kuruyu yeşerten sevgili !
Gel ey nebi.
Gönlümün bozkırları seni bekler.
Seni sevmek her ruhun yiyeceği, içeceği,
İlahi aşkın gıdası seni sevmekten geçer.
Benim sevgim nedir ki?
Ayçiçeğinin güneşe olan sevgisi...
Önemli olan güneşin, ayçiçeğine ışık göndermesi.
Sana öylesine muhtacım ki...
Ölesine muhtaç...
Hindistan`da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine uzanan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece bir buçuk kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:
Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.
Neden? diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun?"
Kova cevap vermiş:
Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.
Sucu şöyle demiş:
Patronun evine dönerken yolun üstündeki çiçekleri fark etmeni istiyorum.
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:
Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçekler olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.
PAPATYA
Kapalı kapıları açandır adın
Senin olsun bütün güzellikler şanın
Ne çıkar dünya kadar olsa hanın
Gonca gülsün tomurcuksun papatya
Zelfidir boyun, bilmem nasıl huyun
Toprağa dikilen fidanlar çiçek açar
Açılmış papatya ne güzel koku saçar
Gonca gülsün, açılmamışsın papatya
Demiş VELİ( öter bülbül Elif ) diye
Muhteşem adın sana olmuş hediye
O endamı karartsan kim ne diye
Gonca gülsün nar da yanma papatya
Her mahlukat sayıklar o lafzı tek tek
Yüce mevlam dan senin için dileğim tek
O na güzel kul ol kimse olmaz köstek
Gonca gülsün yemyeşilsin papatya
Kimin Kimseye söyleyecek lafı yoktur
İşin özünde beyinsiz safsata çoktur
Böyle giderse cümlemizin sonu yoktur
Gonca gülsün, Haktan korkmalısın PAPATYA
İnsan oğlu ölümsüz değildir
Aklı başa almak eğri değildir
Güzellik fani dünyaya baki değildir
Hak dünyayı düşün PAPATYA
Üç beş günlük safaya aldanma
İnançsızında inancı var ona kanma
Kainatın sahibi var ondan korkma
Kendini ona ver kaçma Papatya
Teseddüre girsen kaybolmaz güzelliğin
Daha çekici olur daha alımlı benliğin
Sağlama almış olursun HAKKI çalışsın belleğin
YARADANA yalvar NARDA yanma PAPATYA.