Tüm üye arkadaşlara bana teşekkür mesaşı yazan ve kitap hakkında düşüncelerini belirten arkadaşlara bir kez daha teşekkür ediyorum. Kitabı ben bulamadım bu yayın evi bana buldu fakat kredi kartı kullanamadığım için alamadım. Belki üye arkadaşlar alabilir diyerekten tekrar web adresini ve msn adresini veriyorum. İrtibata geçerlerse sevinirim.
https://www.bilgikare.com/book_detail.php?id=45716&mn_id=mn_id25
msn adresinide veriyorum buradan daha kolay irtibata geçersiniz
Bilgikare MSN adresi
msn@bilgikare.com
AZRAİLİN ÖBÜR ADI
Etiket Fiyatı: 15,00 YTL
BİLGİKARE'de: 12.00
KAZANCINIZ: %20.00
Fiyatlara KDV Dahildir.
Puan : 10 Online Müşteri Temsilcisiyle Görüş
Müşteri Hizmetlerine Mesaj BırakKitaplarıma Ekle
Kitap Hakkında
Yayınevi : Ümit Yayıncılık
Yazar : Turhan TİMUÇİN
Basım Yeri : Ankara
Basım Tarihi : 2005
Sayfa Sayısı : 330 syf
Abdullah Dayı ya da Antep Canavarı olarak tanınmış, 38 ayrı cezaevinde, tam 48 yıl yatmış. Toplam 43 kişiyi öldürmüş. 1991 Haziranında dışarı çıkmış. Yarım yüzyıllık cezaevi yaşamını yazar Dr. Turhan TEMUÇİN´e bir bir anlatmış, bu kitapta onun anılarını okuyacaksınız. Abdullah Dayı, cezaevinde 48 yıl yaşamış, ancak dışarıdaki yaşama 48 gün dayanamamış ve ölmüş. Babası, Kurtuluş Savaşı´nda Antep direnişçilerinden. Ailesi varlıklı. Ancak ailedeki kan davaları bitmek bilmemiş. Çocuk yaşta kendini kötüleri öldürmekle görevlendirmiş. İçerde de dışarıda da "aletsiz", yani silahsız yaşamamış. Kötü olduğuna inandığı cezaevi yöneticileri ve mahkumlarla uğraşmış, öldürmüş. Bursa Cezaevi´nde Nazım Hikmet´le aynı koğuşta kalmış, ondan etkilenmiş. Anılarında kan gövdeyi götürüyor, üstelik inanılması zor bir cezaevi tablosu çiziyor.
Genç Muhabbet
#121579
#121609
#134812
#134849
#135042
#135144
#135189
#135222
#135231
#135233
#135259
#135394
#135431
#135455
#135695
#135823
#135865
#136035
#136037
#136038
#136041
#136046
#137199
#137221
#139222
Azrailin öbür adı Abdullah Palaz'ın gerçek hikayesi
abi ben yarım tekrar ıspartada kitapa bakıcam inş. bulurum bulursam alıcam abi inş.
valla uzun zaman sonra bu kıtabı buldum gerçektende harika bi kitap ankarada buldum orjinal baskı iki günde bitmeye geldi herkese okumasını tavsiye ederim...
Sevgili nizipli_mehmet kardeşim kitabı bulduğuna sevindim. Kitaptan bir tanede ben almak istiyordum Gaziantepte bulamadım. İstersen kitabı okuduktan sonra burada sen yazıyı devam ettirebilirsin. Hiç değilse onun fanatik okuyucuları bizler istifade ederdik. Görüşmek üzere yaradana emanetsiniz....
İzmir cezaevine geldiğinde artık namı tüm cezaevlerinde duyulmuştu. Arkasında resmi davalar göre altı cinayet olan, Bursa cezaevinde müdür başgardiyan ve başçavuş öldürme olayına karışan ve sayısız yaralama yapan ünlü bir mahkumdu. Adı artık "Antep Canavarı"na iyiden iyiye çıkmıştı. İzmir cezaevinde zamanın ünlü mahkumları yatmaktadır.
Tabii bize yapılan ikram boşa değildi. Ben daha 20 yaşımdaydım, ama namım beni geçmişti. Türkiyen'in bütün cezaevlerinde namım duyulmuştu. Cinaytelerim olaylarım dilden dile dolaşıyordu.
Üstelik artık kendime de bakıyordum. Çocukluk dönemimi geçmiştim. Tam bir delikanlı gibi davranıyordum. Üzerimde her zaman şık ve pahalı elbiseler vardı. Fötr şapkam, İspanyol Barcelona markaydı. Elbiselerimi giyip üzerine de fötr şapkayı geçirdim mi, bir voltaya çıkardım, herkes bana bakardı. Bazen de, bizim Antep işi şalvar giyer üzerine Halep işi ipek kuşağı takar öyle voltaya çıkardım. İpek kuşağımın içinde banknot ve Reşat altını hiç eksik olmazdı. Cezaevinde para demek, her şey demektir. Babamın, akrabalarımın getirdikleri, ya da gönderdikleri dışında silahları hep para ile aldım. Parayı bastırdın mı, en babayiğit gardiyan bile karşı duramazdı.
İzmir’de günlerimiz düzenli bir şekilde geçiyordu. Beni rahatsız eden bir şey olmuyor, cezaevinin ağaları olan efeler ise bana karşı son derece dikkatli davranıyorlardı. Artık misafirlik bitmiş sayılırdı. İşte bu misafirliğin bittiği günlerde, cezaevinin efeleri beni kumara çağırdılar. Ben kumarı sevmem. Oynadığım zamanda kazanırım. Çünkü param bol, gözü kara oynarım. Kazandığım parayı ise garibanlara dağıtırım. Bu davete gitmemek olmazdı. Çünkü oyun kurmuşlar benimde param olduğunu biliyorlar, oyunu büyütmek istiyorlar. Bu işin raconu idi. Gitmemek olmaz kalktım gittim. Ben gittiğimde oyun kurulmuştu. Hepsi ayağa kalktı bana hürmet ettiler. Yer gösterdiler, içki ikram ettiler. İçkilerini almadım. Nedeni ise, içinde başka maddeler olabilir. Su uyur düşman uyumaz, beni pusuya düşürebilirler. Düşman sahibi adam hiç uyuşturucu kullanmamalıdır. İçkiyi ise çok yakın dostları dışında kimse ile içmemelidir. Bunlar cezaevi için geçerli kurallardır. Bunlara uymadın mı adamın postunu delerler. Bana ikram edilen yemeği bile, ikram eden yemeden yemem. Böyle yapmalıyım ki ancak yaşayabilirim
Ama onlar, esrar da çıkardılar çift kâğıda sardılar. Ben almadım içmem dedim. Esrar içmem içeni de sevmem. Ben sadece nargile içerim. Onu da babam çok küçük yaşta aşılamıştı bana. Ben gelirken yanımda kumarı seven bir koğuş arkadaşımı da getirdim. Ama bu arkadaşın oynayacak gücü yoktu. Yüz lira ile oyuna girdi. Geride başka parası olamadığı için korkarak oynuyordu. Böyle olunca da tabi kayıp etti. Benim cebimde beş yüz elli liram vardı. Ayrıca kuşağımın içinde de üç tane mor binlik duruyor. Cebimden yüz lira çıkarıp bu arkadaşa verdim,
“Al” dedim, “Kaybını ben veriyorum”
Kürt Ali
“Olmaz kabul etmem küçük Efe” dedi.
Biz o zaman efenin ne demek olduğunu bilmeyiz. Bana küçük adam diyor sandım. Buna ters baktım, elimi de kuşağımın içindeki Antep işi sustalıya saldım.
“Ben küçük adam değilim” dedim. “Sözünü geri al.”
Kürt Ali çok olgun davrandı:
“Yeğenim” dedi, “bizde, yani burada İzmir’de yiğidin hasına efe derler. Bende şarklıyım, sen gençsin, seni o şekilde sevdiğim için böyle dedim. Şarkta ağa neyse, burada da efe odur.
Kürt Ali’nin bu sözlerine ikna oldum. Bu cehaletim yüzünden kendisinden özür diledim. Özür dilemekte bir yiğitliktir. Arnavut Büyük Cafer:
“Haydi, bakalım sende katıl kumara” dedi.
Postun başına çöktüm. Cebimden iki yüz elli lira çıkarıp içlerini de binlikleri sardım. Çünkü Arnavut Büyük Cafer’in önünde 3250 lira vardı. Tamı tamamına olsun dedim. Hanefi ile Arnavut Cafer ortak oynuyorlardı. Üç zar attım üçü de kötü geldi. Dördüncü zarı serbest bıraktım:
“Postanız büyük para yer mi?” dedim
“Tabii yer neden yemesin?”
Ben yüzlüklerin içinde sarılı bütün parayı öne sürdüm. Zarı salladım ve koy verdim düşeş geldi. Hanefi bozuldu:
“Ortadaki paraya bir daha at bakalım” dedi.
“Olmaz! Önce paramı alayım sonra atarım.”
“Param benim cebimde” dedi Kürt Ali. “ Sen at zarı, paran kuruşu kuruşuna kadar bendedir.”
Şimdi bunlara inanmamak raconu bozar. Onun için zarı salladım ve attım Zar gene “alır” geldi. Hanefi önümdeki paraya baktı:
“Önünde ne kadar para var?”
“Benim postam 3250 liraydı.”
“ Nasıl olur 3250 lira? Ortada görünen ne?”
Paraları açtım ve önlerine sürdüm:
“Buyurun işte sayın tam 3250 lira.”
“Bizim oyunumuzda öle şey yoktur, diye diklenecek oldular.”
Ama Arnavut Büyük Cafer:
“Bırakın gevezeliği” dedi. “Bu adam postanız büyük para yer mi dedi, sizde yer dediniz neden itiraz ediyorsunuz? Bırakın postayı. Para Abdullah’ındır.”
Postayı bana verdiler. Ama sözle verdiler. Çünkü postanın karşılığı olan para cebelerinde yoktu. Bunun üzerine 1735 kişilik cezaevinde efeler iki saat süre ile para toplamaya çıktılar. Ve getirip parayı bana verdiler.
Bunun 750 lirasını imkânsızlara, fakirlere, yolsuzlara, hastanede olanlara, sevke gidenlere ayırdım. Bir de efelere dedim ki:
“Bu iş burada bitiyor tabii. Sizden bir istirhamım var. Affedin, sizlere para vermek istiyorum kabul edin.”
Kabul ettiler. Onlara da 700 lira verdim. Geri kalanı hiç saymadan mendile koyup koğuşa döndüm. Mendile sayıp getirdiğim parayı bir saydım ki, tam 6800 lira. Çok büyük bir para. O zaman bununla çiftlik alınırdı. Ben tabii ki bu parayla koğuşa halı, dönme gramofon, her bir şey aldım. Çok güzel bir koğuşumuz oldu.
Sevgili nizipli_mehmet romanı bir çırpıda okuduk, romanın devamını sabırsızlıkla bekliyoruz. Bizi fazla bekletme olurmu :D :D
tabi abi ne demek elımde geldıgı kadarıyla bos zamanımda yazıyorum
İzmir’de düzenli bir hayatım olmuştu. Efelerde benim üstüme gelmemiş, başka kumarda oynamadığım için tatsız bir şey olmamıştı. Zaten efeler benimle iyi geçince geri kalan sıradan mahkûmlar pek bir şey yapamazlardı.
Cemil Nuri Bey İzmir’e geldikten 8–10 ay sonra beni çağırttı. Bana adliyenin çay ocağını vereceğini söyledi. İki arkadaşımla birlikte beni adliyeye alacaktı. Ben sabahları adliyeye gideceğim akşamları da cezaevine dönecektim. Bu işe çok sevindim. Yıllardır dışarıyı hiç görmemiştim. Adliyelere gidiş gelişler dışında hiç dışarı çıkmamıştım.
Hemen ertesi günü bir gardiyanla birlikte biz üç kişi adliyeye geldik. Çay ocağını teslim aldık. Tepecikten gidip semaver, çay takımı, çay, kahve, şeker alıp adliyeye yerleştirdim. Savcılar, hâkimler çay ocağının açılışını yaptılar. O gün ocakta elli lira toplandı ki, iyi paraydı bu. Paranın hepsini benimle birlikte gelen arkadaşlara verdim.
Böylece çok güzel günler geçirmeye başladım. Kazanılan paranın hepsini arkadaşlara verdiğim için, beni hiç çalıştırmıyorlardı. Bende gidip Tepecikte, Karşıyaka’da, Bornova’da, Beyler sokağında, Kordon’da dolaşıyordum. İlk kez deniz görüyordum, Aklım almadı bir türlü, bu kadar çok suyu.
Adliyede olduğum zamanlarda Hâkimlerle, Savcılarla dostluk kurmaya başladım. Onlara karışı çok saygılıydım. Onlarda şaşırıyordu benim nasıl “canavar” olduğuma. Davalarım sürüp gidiyordu. İşin ucunda idam bile vardı. Hep kaçmayı düşünmüştüm. Ama şimdi öyle bir kapana girmiştim ki, kaçmama imkân yok. Cemil Nuri Bey bana güvenip beni insan içine saldıktan sonra nasıl kaçardım? İdam alsam bile kaçamazdım. Adliye böyle düzgün bir hayat sürüyordum işte. Bu arada 65. Tümen hâkim ve savcıları ile de tanıştım. Malatyalı Avni Bey hâkim binbaşıydı. Onunla ve savcı Zihni Beyle de tanıştım. Bunlar çok muhterem insanlardı. Kısa sürede beni çok sevdiler. Oğulları gibi davranıyorlardı bana. Beni evlerine götürüyorlar, misafir ediyorlardı. Bende onlara hizmet eder. Sofralarını kurar, mezeler hazırlardım.
Böylece çok büyük imkânlarım oldu. Gönlümün istediği gibi yaşıyordum. Ama kadın, kız konusunda hiçbir tecrübe edinmemiştim. Çünkü ben beşik kertmesi evliydim. Bizim terbiyemizde bu olmuyor. Yani bozulmamış bir delikanlı olarak İzmir’de dolaşıyordum.
Bu arada benim kesinleşmiş cezam, yeni aldığım yedi yıllık bir ceza ile yirmi iki yıl olmuştu. Yatmakla bitmez bu. Yeni işler yapmak istemiyorum. Ortalıkta af söylentileri dolaşmaya başlamıştı. Ondan yararlanırsam, kurtulurum diye düşünüyordum. Onun için İzmir’de iki yıl süre ile hiçbir hadisem olmamıştı. Benim hem adım büyüktü, hem de Cemil Nuri Bey’in yakınıydım. Bir sabah adliyeye gitmemişim, beni idareden çağırdılar. İdareye giderken merdivenin altına üç kişinin pusuya girdiğini fark ettim. Bana olmaması gerekir diye düşündüm ama gene de tedbiri elden bırakmamak gerekti. Üstümde Halep işi kalın bir palto var. Altında da ceket ve kazak. İdareden çıktıktan sonra bunlar gene pusuda. Bunların önünden geçerken sanki onları görmüyormuşum gibi davrandım. Elim paltonun cebindeki büyük sustalıda. Daha önlerinden geçer geçmez bunların arkamdan koştuklarını hissettim ve aynı anda sırtımda bir acı oldu. Ne var ki üstümdekilerin kalın olması sebebiyle bu bıçakları etkisiz hale getirmişti. Yani parmak işi gibi bir şey olmuştu. Benim gibi bir adam böyle parmak işlerinden bir şey olmaz. Aniden geri döndüm bunlar benim düşeceğimi sanıyorlardı. Suratlarına üçünün de birer sustalı patlattım. Yandım anam yandım anam diye bağırarak geri kaçıyorlardı. Bunların kaçmalarına engel oldum önlerini kestim. Benim sırtımda altı bıçak yarası vardı. Böyle yapmam hala düşmemem onları şaşkına çevirdi. Tepelerine dikildim:
“Bakın sizi gebertsem ceza yemem. Ama gebertmiyorum. Çünkü savcı beyin cezaevinde cinayet olsun istemiyorum. Basın gidin, bir daha da karşıma çıkmayın, ikinci defa affetmem.”
Bu olay tam bir nefsi müdafaa idi. Bu olayda ilk kez ben değil bana saldıranlar sürgüne gitti. O zamanlar öyle bıçağın sustalının falan fazla bir cezası yoktu. Onun için bana hiçbir ceza verilmedi. O yeni yetmeler gittikten sonra cezaevin de yeniden huzur sağlandı. O sıralarda bir Pazar günü İsmet İnönü İzmir’e geldi. Yapılacak olan 46 seçimleri için konuşma yaptığı yerden cezaevine hoparlör çektiler. İsmet Paşa,
“Cezaevlerin de kimse kalmayacak” dedi.
Mahkûmlar buna çok sevindi. Ama 1946 seçimlerini kazanmasına rağmen sözünü tutmadı ve af çıkarmadı. Cezaevlerinde ayaklanmalar oldu, adamlar öldü. Ama ben İzmir cezaevin de hiçbir olaya izin vermedim. İzmir cezaevi benim yaşantımın en rahat, en olaysız geçtiği bir cezaevi oldu. Orada altı yıl kaldım. İzmir’i baştanbaşa tanıdım. Gezdim, dolaştım, cezaevinde adaletli bir düzen sağladım. Ve orada tam altı yıl yattıktan sonra 1950 affı ile tahliye oldum. Toplam on yıldır cezaevin de sürekli yatmıştım. Bu af ile tüm cezalarımı sıfırladım.
Değerli nizipli_mehmet ellerin vede klavyen dert görmesin. Bizleri merakta bırakma kalanını bekliyoruz......
sevgili kardeşim,çok güzel bir hikaye emeğine sağlık.çok heyecanlı ve sürükleyici,inan çok beyendim.Nazım Hikmet'in akıbeti daha sonra ne olmuş,bizim Palaz'la görüşmüşler mi...bi gayret devamını bekliyoruz.selamlar.
tamam abi elımden geldıgı kadarıyla sureklı atarım inş.
Asker Abdullah Palaz
Özgürlük gibi bir şey yoktu. Bir takım nedenlerle insanları öldürmüştüm. Haklıydım ama insanın özgürlüğünün olmaması gibi kötü bir şey yok. Şimdi sıra askerliğe. 27 yaşındaydım, gençtim ama bu yaş askerlik için çok ileriydi. Bir an evvel askerliğimi yapmam gerekiyordu. 65. Tümen savcısı Zihni Bey bana bir babalık yaptı ve askerliğimi İzmir’de yapmamı sağlamıştı.
Askere alınınca çavuş kursuna gittim. Üç ay sonra 65. Tümen komutanlığında yapılan atış müsabakasında birinci olmuştum. Buna mükâfat olarak, birazda yıllardır memleketimi görmediğimi düşünerek beni Antep’e geçici göreve verdiler. Antep’te dört ay kaldım. Ama sonra sıkıldım, tekrar İzmir’e döndüm. İzmir’e dönünce beni 230. Piyade alayının levazım çavuşluğuna verdiler. Beni çok seviyorlardı. İstediğimi yapıyorum ama onlara karşı bende terbiyeszlik ve saygıda kusur etmiyordum. Öyle afili giyiniyorum ki, bazı acemi erler beni subay sanıp yolda görünce selam duruyorlardı. 1950’de İsmet Paşa köşkten inince, onun muhafız alayında bölük komutanı olan Ş.A’ yı bizim alayın bölük komutan vekilliğine verdiler. Üsteğmendi. 1.90 boyunda 110 kilo ağırlığında, babayiğit bir adamdı. Benim odam veteriner yüzbaşının odasının yanındaydı. Yani beni askerlerle yatırmıyorlardı. Bu üsteğmen ile ben tam odaya girerken karşılaştık. Beni tanımıyor, yeni gelmiş. Kılığıma kıyafetime baktı ve sordu:
“Necisin sen?”
“Askerim”
“Ne biçim askersin sen?”
“Bayağı askerim işte.”
Bunun üzerine Ş.A üsteğmen bana bağırmaya başladı, küfür de ediyor. Ben de buna bağırmaya başladım belki bağıramazdım ama, alkollüydüm. Onun etkisiyle bende bağırmaya başladım. Bu düdük çaldı, devriyeleri çağırdı. Beni alıp nöbetçi amirin odasına götürdüler. Nöbetçi amir ise içen bir adamdı. Ben her dışarı çıkışımda buna bir iki şişe rakı getirirdim, beni severdi. Nöbetçi amiri, Üsteğmene,
“Sen yenisin. Bu Abdullah, bizim alayın evladıdır. Herkes onu sever” dedi. “Kusura bakma”
Üsteğmen biraz direndi ama nöbetçi amirin ısrarı üzerine dışarı çıktı. Bende yanımda ki rakıları nöbetçi amire verdim ve odam gittim. Ama sabaha kadar uyumadım canım sıkıldı.
Sabah Kurmay Yüzbaşı Lütfü Kaya’ya durumu anlattım. O da önemli değil, ben gidip paşa ile konuşurum dedi. Ben iş kapadı diye bakıyordum. O haftanın Pazar günü Antep ve Adana’dan cezaevi arkadaşlarım gelmişti. Alayın ağaçlık bir yeri vardı biz orada oturup yemek yiyor ve içiyoruz. Bu Üsteğmen Ş.A da aksiliğe bak gene nöbetçi imiş. Çıktı, ağaçların altına doğru geldi
“ Abdullah!” diye seslendi.
Baktım at üstüme doğru geliyor. Hemen ayağa fırladım, tabii gene kafamı tutmuşum. Bağırdım;
“Ayağa kalk! Selam dur.”
Bu hışımla atı üzerime sürdü.
“Ulan puşt!” dedi. “ benimle dalgamı geçiyorsun?”
Arkadaşlarımın yanında çok ağır bir sözdü bu. Ben daha bir şey demeden bu kez elindeki kamçı ile kafama öyle vurdu ki… Nevrim döndü. Bana hızlıca vurunca süngünün kını yere düştü. Süngü bunun elinde kaldı. Yani kamçının içine süngü gibi bir şey yaptırmış. Hemen fırladım yerden bir taş aldım bunu var gücümle fırlattım. Tam kulağının tozuna geldi. Bu attan yere düştü ve süngü hala elinde. Tam ayağa kalkmaya davranırken tepesine dikildim, benim emektar Antep işi sustalı ile bunun kıçına iki üç tane yapıştırdım.
“ Yapma… İdam ederler seni… Kurşuna dizerler.”
“ Ben kaç idamın altından kalktım biliyor musun sen? Puşt sensin.”
Arkadaşlarıma,
“Kusura kalmayın” dedim, “siz hemen gidin, Şimdi gelir bu işe sizi de dâhil ederler. En iyisi hemen gidin.”
Bu olaya alay karıştı. Alay Komutanı Ziya Orbay işe el koydu.
“Senden bunu beklemezdim” dedi.
“Hak etti komutanım” dedim. Bana bu ikinci oluyor küfür etti. Arkadaşlarımın yanında etti. Bunu da öldürmem gerekirdi. Ama sizi de, alayımı da çok seviyorum. Onun için dokunmadım sadece yaraladım. Ben on yıl ceza çekmişim bunun için de çekerim. Ne yapalım? Kaderim bu.”
O zaman çok asker dövüyorlar falakaya yatırıp eziyorlar. Benim tek korkum bana da öyle yapmalarıdır. Böyle olursa, iş gene kan davasına dönerdi. Kim yaptıysa ona, kim neden olduysa onu kimeyse kime. Ama bu olaydan sonra kimse bana tokat bile vurmadılar. Saçımı bile kestirmediler. 17 gün askeri cezaevin de kaldım. Kurmay Yüzbaşı Lütfü Kaya, askeri mahkemede üye idi. Beni ziyarete geldi.
“Ben arkadaşlarımla konuştum. İnşallah seni tahliye ettiririm” dedi.
Bir duruşmaya girdim. Kendimi hiç savunmadım olayı olduğu gibi anlattım.
Hemen ertesi günü adliye subayının yazıcısı geldi. Antepli Hasan Daylı müjde verdi:
“ Ağabey tahliye oldun.”
Ben böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. Cezaevini göze almıştım. Tahliye olunca, beni adliye subayı çağırdı. Dedi ki
“Abdullah bak! Saçını, bıyığını düzelt. Seni Bornova 65. Tümen mahkemesine yazıcı olarak gönderiyoruz. Orada kalacaksın. Mahkeme bitinceye kadar alaya verilmeyeceksin.”
Rahmetliyi okumak büyük keyif veriyor. Tatar Ramazan filimi, Abdullah Palazın gölgesinde kalıyor. Yarına bizi mahrum etme yine senden gelecek olan romanın devamını bekliyoruz....
tamam abi valla yazıyorum zaman buldukça :)
Ben burada yazıcılık yaparken, tüm subaylar hâkimlerle, savcılarla çok yakın dost oldum. Onları gazinolara lokantalara götürüyor, birlikte eğleniyorduk. Durumum gene normale döndü. Kimse bana sataşmıyordu. Merkez Komutanı Urfalı Halil Bey vardı. Öğlen olduğunda ben mahkemeden çıkar, Halil Beyi jiple evine götürürdüm. Öğlen Halil Bey yemek yerken bende jipi Asmalı kahvenin oraya çeker, kendime bir nargile söyler ve beklerdim.
Gene böyle bir gün Halil Beyi bekliyorum, tömbeki basmış nargilemi fokurdatıyorum. Kapıdan belinde acem şalı bir kuşak, çuha şalvar, üstü bürümlü çuhadan cepken, parmağında iki ağır yüzük, bizim Antep adamlarına benzer bir adam girdi. Ben ona öyle bakarken, bu da benim masama doğru geldi. Anladım ki bana misafir olacak. Hemen ayağa kalktım:
“Buyurun bey amca” dedim. “Hoş geldiniz.”
“ Sen nerelisin bakayım yeğenim?”
“Antepliyim ağam.”
Elini omzuma koydu,
“Ben Demirci Mehmet Efeyim” dedi.
Ben Demirci Mehmet Efenin adını hapishanede duymuştum. O da bu memleket için düşmana karşı savaşmış yiğit bir kişiydi. Elini öptüm.
“Askerlik niye gecikmiş yeğenim?”
“Aftan yeni çıktım da ağam, ondan. On yıldır yatardım.”
Geçmiş olsun, deyip masaya oturdu. Ben hemen bir tömbeki söyledim. Kendi tömbekisi varmış. Cebinden çıkardı. Nargileyi yıkadım. Bir şekerli kahve söyledim.
Mahkûmiyet nedenimi sordu. Başımdan geçenleri anlattım.
“Bu ceza evinin temelini yapanlar kör olsun” dedi.
“Ben de İzmir Ceza evinde beş gün yattım. Aydın’dan, Bozdağ’ a gidiyorduk.
Yunanlılar İzmir’i işgal etmiş, memleketimiz taksim edilecek. Biz de birkaç çete birleştik, beş altı yüz kişi olunca baskınlar yapmayı düşünüyoruz. Biz ilerlerken yorgun düştük uykusuz kaldık mola verdik. Bu esnada zaptiyeler izimizi bulur ve üstümüze geldiler bizi teslim ettiler. Sonra İzmir’e getirip tevkif ettiler. İçeride bizi baktım çok tutuyorlar tutup komutana bir mektup yazıp Yörük Ali Efenin kızanı olduğumu söyledim. Beni buradan çıkar, iki jandarma ver gidip altınları alayım birisini de sizin jandarmaya ya vereyim diye. Zaten o altınlardan İzmir jandarmasına da verecektik. Bu mektup üzerine beni bir takım jandarma ile çıkardılar ve Bozdağ’a kadar kelepçeli olarak gittik. Bir teneke altını jandarmalara verdim. Öbürlerinin yerini değiştirdim. Çeteye geldim. Efeye durumu anlattım. Otuz beş kişi seçtim. Akşam olunca ceza evini bastık. Ben içeri girince bir de baktım ki, Dağdeviren benim kafama çaydanlığı vuran adamı kama ile dut ağacına çakmış:
“Bak efem! Beğendin mi?” dedi.
“Dağdeviren’in bana “efe” demesi üzerine diğer mahkumlar bizi alkışlamaya başladılar. Tam dışarı çıkıyorduk ki Dağdeviren,
“Efem” dedi. ‘Bu adam bizim saçımızı kesmişti. İzin verde bende şunun bıyığını keseyim.’
“Olur” dedim, “kes…”
Dağ deviren, bu dam ağasının bıyığını dudadığı ile alı verdi. İşte, yeğenim, benimde böyle bir hapishane hatam vardır.”
Ben İzmir’den ayrılıncaya kadar Demirci Efe ile baba oğul gibi olduk. İşte efede olsan hapisaneye düştün mü, insanın başına ne gelir kimse bilemez. Kırk yılda bir iyi bir müdür, haftada bir hatırını sorarsa iyi. Geri kalanın hepsi tahrik eder. Anlayışlı mahkumlar bundan yıkılırlar. Azıcık huzurun varsa oda gider. Bunları, bu adileri öldürmekle bitmiyor ki Üstelik bunları öldürmenin cezası da idamdır.
Adamın ziyaretçisi dünyanın ucundan gelir. Görüştürmezler. Kadın Türkçe bilmiyor. Nereye gidecek? Nerde kalacak? Kimse aldırmaz. Ama pavyoncu milleti sömüren herif müdürün yanında oturur. Ziyaretçisini müdür odasında kabul eder. Bu durumlarda ben kalkıp gidiyorum, durumu anlatıyorum. Kendi işim olsa rahatsız etmem diyorum. Bunları görüştürün diyorum. Pezevengin ise görüşe gelen karısı çocuğu yanında oturuyor. Bunları kimse söylemiyor. Ben söylüyorum işte. Çünkü gerçeği söylemeyen insan değildir.
Şimdi ben üsteğmenle davanım kapandığını sanıyordum. Askerliğimin de artık son safhalarına gelmiş bir durumdaydım. Bu üsteğmen 1. Ordu Komutanlığına, Genel Kurmay Başkanlığına her tarafa şikayet etmiş. 1. Ordu Komutanlığından bir emir geliyor benim derhal tutuklu olarak Erzurum Askeri cezaevine gönderilmem isteniyor. Hâkimlerde şaşırmış kalmışlardı. Birazda korkmuşlardı bu işten.
Zihni Bey’in baldızı İzmir Hastenesinde hekimdi. Beni oraya havale ettiler. Yalnız orada sinir uzmanı yokmuş. Beni sivil hastanede bir sinir hastalıkları uzmanına gönderdiler. Oradan da ruhi depresyon raporu verdiler. Rapor askeri hastanede tasdik edildi, cezam ortadan kalktı ve tezkerimi de elime verdiler.
Fiyuuuuu (ıslık sesi) Helal olsun şu adama. Okudukça hayranlığım kat be kat artıyor. Keşke rahmetliyi ölmezden önce görseydim. Böyle büyük bir adamın elini öpmek bana şeref verirdi. Mehmet kardeşim yazını geciktirme sabırsızlıkla bekliyoruz...
tmm abi zaman buldukça yazıyorum valla
Dışarıda Yaşam
Askerliği bitirip kendi köyüne dönen Abdullah Tırnatan köyünde yaşantısına devam etti.
Bir gün tırnatan köyündeki evin geniş avlusunda yanlarında çalışan adamları topladı:
“Bakın” diye söze başladı. “ Asayiş amirlerinin haklıları mağdur etmeleri, beni hem dışarıda, hem de içeride cinayetler işlemeye mecbur etti. Benim şahsıma, bizim ailemize kimse kötülük yapamaz. Çünkü biz hüküm sürmüş bir aileyiz. Ama bize haksızlık yapılmaz demek, başkalarına yapılan haksızlığa ses çıkarmayacağız anlamına gelmez. Kimseye haksızlık yapmam, sizlerde yapmayacaksınız. Bundan böyle Rabbi alemin bize verdikleri ile kanaat edip geçineceğiz.”
Adamları ses çıkarmadan bu ünlü Ali ağanın oğlunu, ünü babasını geçmiş genç ağalarını dinliyorlardı.
“Şimdi hep birlikte gidelim, bir gezelim, bakalım ne olmuş bizim malımız. Davarımız. Arazilerimiz?”
Köyün hemen yakınında 5–6 bin dönümlük bir buğday tarlası var oraya doğru gittiler. Toprak kıraçlaşmıştı. Tarlanın üzerinde ki ürün tarlada ki ırgatların yömyesini karşılamayacak kadar az görünüyordu. Evden ayrılırken anası, ailesi ve diğer kadınlar ise ırgatlara öğle yemeği hazırlamak için yırtınırcasına çalışıyorlardı. Abdullah buğday saplarının yanına doğru geldi ve cebimden çıkardığı muhtar çakmağı ile sapları ateşe verdi. Saplar birden çok büyük bir hızla alev aldı harıl harıl yanıyordu buğday sapları.
“ Şimdi gidin, tez elden gidin, ne kadar davarımız varsa tez elden toplayıp getirin buraya.”
Ne yaptığını kimse anlamamıştı ama itiraz edende olmadı. Üç beş kişi koşarak köye gittiler. Onlar giderken köyden buğday tarlasının dan çıkan alevi gören köylülerde koşarak gelmeye başladılar. Köylüler Abdullah sanki davarları da yakacakmış gibi bir hisse kapılmışlardı. Öyle duruyorlar, hiç ses çıkarmadan Abdullah’ın vereceği emri bekliyorlardı.
“Sürün… Davarları biçilmemiş ekinlerin içine sürün. Yaylansınlar, karınlarını doyursunlar, meraya kadar gitmesinler bugün.”
Sanki havyalar da bu sözlerden anlamış gibi, yanan sapların çevresinden dönerek bir anda ekinlerin içine daldılar. Sapların alevleri azalırken köylülerin önüne geçti:
“ Ben bu araziyi bütün köylüye armağan ediyorum. Ekin, biçin ne yaparsanız yapın. Ürünü ortaklaşa yiyin. Eğer sizden artan bir şey olursa, onu da aileme verirsiniz. Olmazsa onu da istemem.”
Köylüler söylenenlerden bir şey anlamamış gibi bakıyorlardı. Abdullah devam etti:
“Ortaklaşa dan vazgeçtim. Öyle olursa aranızda hır çıkar. Onun için araziyi köydeki her ailenin nüfusuna göre pay ediyorum. Herkes nüfusuna göre hisse alacak. Tabii önce toprağa bakacaksınız. Bakın kıraç olmuş toprak, bakılmamış, dinlendirilmemiş. Böyle miydi bu toprak eskiden? Bakmazsanız böyle olur işte…”
Sustu. Düşündü. Devam etti:
“Bağı da köye veriyorum. Onu da aynı şekilde pay edeceksiniz.”
Birden Abdullah’ın çevresine toplandılar. Abdullah’a sarılıyorlar, elini, ayağını öpmek istiyorlardı. Köylüler ırgatlıktan mal sahipliğine geçiyorlardı. Abdullah geri çıktı:
“Bırakın beni! Bunda bir şey yok. Allahın bizim atalarımıza verdiğini ben de Allahın kullarına veriyorum. Allah kabul etsin. Haydi, şimdi herkes damına dönsün. Ben burada biraz daha eyleşeceğim.”
Köylüler sevinçten hoplaya zıplaya gidiyorlardı. Abdullah bir süre daha yaylanan hayvanları seyretti. Sapların yanması bitmişti. Arkasından yaylanan davarların neşeli sesleri geliyorlardı. Bir hafta daha köyde kaldı. Sonra, o cezaevinde iken doğan oğlu Ali’yi yanına alarak Antep’e geçti. Antepliler onu çok iyi tanıyorlardı. 17 yaşında iken Antepliler için efsane bir adam olmuştu. Onun için Antep’e yerleşmesi, ona bazı imkânların kapısını da açmıştı. Parası eskisi gibi değildi. Ama ne var ki kredisi sonsuzdu. Kimseden bir şey istemesine gerek yoktu. İsteyecekleri kendiliğinden geliyordu. Böylece bir kamyon sahibi oldu. Odunculuğa başladı.
vay be en adammış yahu...
Vay sen sağolasın Mehmet kardeşim. Sayende bu romanı bitireceğim. Hayatı o kadar ilginç ki günden güne maceradan maceraya koşan bir western kahramanını okuyor gibiyim. Ah ne olaydı bu kitap elime geçseydi ...Samimi olarak söylüyorum sabaha kadar yatmaz bitene kadar okurdum...Paylaşımın için teşekkürler...Bizi merakta koyma sabırsızlıkla bekliyorum....
devamı çabucak gelir inşallah,eline koluna sağlık.selamlar canım kardeşim.
elinize saglık.devamını gecıktırmeyın arkdlr hepsını atında bır cırpıda ookuyalım
Mehmet kardeş n'oldu bizim Abdullah Palaz'ın hikayesi. Bu gün yarın diye diye 10 gün oldu sen tek satır dahi yazmadın. Artık bizi fazla bekletme olur mu?? Merakla sabırsızlıkla bekliyoruz....
abi sınavlara çalısıyorumda sınav haftasına gırdık ondan pek vakıt bulamıyorum... yazmaya
Mehmet kardeş devamı yazarsan çok sevinirim.abdullah palaz benim akrabam sayılır.bende antepliyim savcılıyım.araştılırsan abdullah palazın babasıda savcılı.O kitapda yazanların bazılarını biliyorum yani olayları felan bize büyüklerimiz anlatırdı.benim de adım abdullah sen kitabın devamını yaz bende bildigim ve o kitapda olmayanları yazim
Cevap yazmak için hesabınıza giriş yapın.